Alman Ordusu

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Alman Ordusu

Alman Ordusu

Alman deyince Türkün, aklına önce “asker” gelir. Büyük bir genellemeyle Almanya’nın tarihi, Alman ordusunun tarihi, daha özgül olarak da, Prusya ordusunun tarihidir. Bu keyfiyetin 1945 hezimetine kadar geçerli olduğunu, özetle ve sadece Türkleri ilgilendirecek kısımlarını aldığım Alman ordusu tarihi gösterecektir. Gerçi bunlar arasında birçok fasıl, sırası geldikçe tekrarlanacaksa da bunların iyi anlaşılması için bu tarihi önceden, kendi genel mantık silsilesi içinde, vermeyi münasip gördüm.

 

“Osmanlıların Prusyalılarla ilk münasebetleri Sultan Ahmet Han Sâlis zamanında, Damat Nevşehirli İbrahim Paşa’nın sadareti hengâmında başladı. Vakıa Prusya krallığı Osmanlılarca meçhul değildi; daha İsveç kralı Demirbaş Şarl’ın Bender’e iltica ettiği zamanlar, Frederick Wilhelm’in İsveç aslanına hücumu, Poltava hezimetinden mecruh ve perişan firar eden kraldan garbî Pomeranya’yı alması Babıalî ricalince malûmdu; fakat Prusya ile siyasî münasebata henüz girişilmemişti.”

 

“Prusya krallarından Babıalî ile ilk defa muhaberata başlayan, Büyük Frederick’in babası Frederick Wilhelm oldu. “Kral Çavuş” establ-ı amiresinde (kraliyet ahırı) güzide ve tüvânâ (güçlü) Osmanlı atlarından da birkaç tane bulundurmak istedi. Askerlik ve binicilik hissiyatiyle galeyana gelerek Osmanlı Hakanına müracaat etti. Bu müracaat, Sultan Ahmet Sâlis ile sadrazamı tarafından kemal-i memnuniyetle telakki edildi. İbrahim Paşa, Frederick Wilhelm’in gönderdiği Johann Yurgoçki’ye her türlü kolaylıkları gösterdi. Hatta bununla kalmadı; Frederick Wilhelm’in istediği atları gönderdiği gibi ayrıca kendisi de ‘hediye almak üzere bir esb-i cevad (hızlı at)’ taktim etti.”

 

“Frederick Wilhelm’in vefatından sonra Prusya tacına nail olan Büyük Frederick Türkiye’nin Şark’taki ehemmiyetini takdir eylemişti: Ruslar, Osmanlılarla Prusyalılar için müşterek bir düşmandı. Rusya’nın kuvvet ve kudretini kırmak, onu tecavüz ve istilâdan vazgeçirmek için Osmanlılarla hoş geçinmek ve hatta icap ederse ittifak etmek lâzımdı. Bütün eslâfı içinde Prusya’nın bu nokta-i nazardan vaziyetini Frederick derecesinde takdir eden olmadı. Frederick ise Prusya’yı düşmanlardan kurtarmak, Prusya’nın ilerisini temin etmek için Osmanlı kuvvetinden istifade etmeyi düşündü.”

 

“Büyük Frederick’in fikrince, Türkiye Prusya’nın tabii bir müttefikiydi. Çariçe Elisabet, kendi için olduğu kadar, Osmanlılar için bîamandı. Büyük Frederick Osmanlıların da Moskof düşmanlığında kendisine zahîr (yardımcı) olacaklarını biliyor, Müslüman bir devletle ittifak etmekte dinî bir mahzur tasavvur etmiyordu.[1] Binaenaleyh I. François’nın Osmanlılarla ittifakını ‘mülhidane ittifak’ telakki edenlerin mesleğine tabi olmadı. Onun nokta-i nazarınca kral, Prusya’nın hâdimi idi; devletin tealisi için her türlü vesaite müracaat etmek kralın vezaifi cümlesindendi.”

 

“Frederick, pederinin tahtına cülûs eder etmez Osmanlılarla hüsn-ü münasebatta bulunmayı meslek ittihaz etti (1160/1747). Babıalî ile evvelâ bir dostluk muahedesi akdine karar verdi. Hatta bu maksadına Sultan Mahmud Evvel zamanında teşebbüs etmişti. Fakat Rusya Frederick’in bu arzusunu akim bırakmaya çalışmış, Babıalî’de olanca nüfuzunu sarf etmişti. Frederick, emeline nail olmak için, hiçbir maniye ehemmiyet vermedi. Türkiye’de uzun müddet oturmuş, Türklerin ahval ve âdatına vukuf kesbetmiş birini intihab etmek, onu İstanbul’da ticaret memuru gibi bulundurmak istedi. Havde isminde bir tacir bu vazifenin ifası için münasip görüldü.”

 

“Frederick, Havde’yi Rekzin namiyle Osmanlı payitahtına gönderdi. Rekzin Babıalî nezdindeki vazifesini hüsn-ü suretle ifa etti. Rusya’nın Prusya aleyhindeki desiselerine mani oldu. İstanbul’da bilhassa İsveç sefiri Celsing’in yardımını gördü. Frederick, Sultan Osman Sâlis’in cülûsunu tebrik için bir nâme gönderdi (1168/1754). O tarihten itibaren Osmanlı Hakanlarıyla Prusya kralları arasında muhaberat başladı.”

 

“Büyük Frederick Koca Ragıp Paşa’nın sadareti hengâmında da (1171/1757) maksadını takipten geri durmadı. Fakat Fransa sefiri Vergennes’in siyaseti, Türkiye ile Prusya beyninde ittifak akdine mani oldu. Frederick, azim ve metaneti sayesinde Osmanlılarla ilk evvel sekiz madde ve bir hâtimeden mürekkep bir ticaret muahedesi akdine muvaffak oldu. Bu muahede, daha evvel Napoli, İsveç ve Danimarka ile akdedilmiş olan ticaret muahedelerinden farklı değildi. Frederick bu muahede ile İstanbul’da tebaası bulunan Avrupa devletlerinin vazettikleri kapitülasyondan kendi tebaasını da müstefid eylemişti (24 Zilhicce 1174/28 Temmuz 1760).”

 

“Büyük Frederick’in asıl maksadı Rusya’nın nüfuzunu kırmak, Osmanlılarla taarruzî ve tedafüî (savunmaya müteallik) bir ittifak akdetmekti. Bu sebepten Sultan Mustafa-i Sâlis’e gönderdiği bir nâmede bu ittifakın kıymet ve ehemmiyetini uzun uzadıya şerh etti. O sırada Frederick Yedi Sene Harbi’ne girişmişti. Etrafını ihata eden düşmanlardan kurtulmak ve bilhassa Rusya’ya cenuptan Osmanlılar vasıtasıyla bir darbe vurmak istiyordu. Frederick’in bu fikri, o zamanki vaziyet-i siyasiye icabınca, Osmanlılar için de muvafıktı. Rusya, her ne surette olursa olsun, Yedi Sene Harbi biter bitmez Türkiye’ye taarruz edecekti. Binaenaleyh o esnada Prusyalılarla ittifak ederek Ruslara taarruz etmek Osmanlıların atileri için mutedil bir siyasetti. Fakat Koca Ragıp Paşa Osmanlı ordusunun halini düşündü.[2] Fransa sefiri Comte de Vergennes’in nüfuzuna ve kendi hissiyatına tabi oldu. Büyük Frederick’in mukabil menafi esasına müstenid teklifine muvafakat edemedi. O sırada Çariçe Elizabet’in vefatı B. Frederick’i müthiş bir hasımdan kurtardı. Çarlık makamını Prusya’ya dost bir hükümdar işgal etti. Rusya’nın muharebe hatlarından askerini çekmesi Frederick’i oldukça serbest bıraktı. Âlim kral, mütebaki düşmanlarına, Fransa’ya ve Avusturya’ya, galebe çaldı. Artık Türkiye ile ittifaka lüzum kalmamıştı. Fakat Frederik Osmanlılarla hüsn-ü münasebatta bulunmaktan yine geri durmadı. Bu sırada Rusya ile Prusya’nın arası iyileşti. Bu tebeddül Babıâli’nin endişesini mucib oldu.”

 

“Hem bu meseleyi tahkik, hem de Rekzin’in memuriyetim tasdik için B. Frederick’e bir elçi göndermeye karar verildi (1177/1763). Bu elçi, sabık Anadolu muhasebecisi Elhac Ahmed Resmî Efendi idi.”

 

“Ahmed Resmî Efendi’ye verilen talimat gayet vazıhtı. Osmanlı elçisi Lehistan’dan geçerken Babıalî’nin himayesi hakkında Lehlilere teminatta bulunacaktı. Kendisine Prusya kralı tarafından taarruzî ve tedafüî bir ittifak teklif edildiği takdirde Babıalî’ye iş’ar-ı keyfiyet edecek, Rusya ile Prusya beyninde hâsıl olan mukarenetin (yakınlaşmanın) Osmanlılar için muzir olmadığına kanaat hasıl eyleyecekti.”

 

“Ahmed Resmî Efendi, Azmi Efendi ile birlikte bu vazifeyi hakkiyle ifa etti, Romanya ve Lehistan yoliyle beş ayda Berlin’e geldi. Berlin’de altı ay kaldı. Avdetinde rikâb-ı hümâyûna takdim eylediği sefaretnâmede esna-i sefaretindeki müşahedatını ve B. Frederick ile mülâkatını mufassalan tasvir etti.”

 

“Ahmed Resmî Efendi’nin sefaretini müteakip İstanbul’da Rekzin’in vaziyeti değişti. Rekzin’in yerine gönderilen Zegelin İstanbul’a geldiği zaman, ahval ve vaziyet büsbütün başka idi. Zegelin İstanbul’da en ziyade Lehistan işleriyle meşgul oldu. Bu sırada Lehistan kralı III. August vefat etmişti. Prusya sefiri, Babıalî’ye verdiği muhtırada Lehistan kralının intihabında ahalinin serbest bırakılmasını, Fransa ve Avusturya’nın müdahale etmemesini teklif etti. Prusya ile Rusya beynindeki mukarenetin Babıalî için hiçbir tehlikeyi tazammun etmeyeceğine dair Babıalî’ye teminatta bulundu. Hatta Lehistan’ın bilâhare taksimi meselesinde Babıalî nezdinde B. Frederick namına ifa-i vazife eden de Zegelin oldu.”

 

“Osmanlıların B. Frederick hakkında derin bir hürmetleri vardı. Buna da başlıca sebep, Frederick’in fazl ve kemalinden ziyade, askerliği idi. ihtiyar kralın generallerine verdiği talimat bile, Şanizade Ataullah Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilmişti. Rusya askerliği hemen bütün Osmanlı ricali tarafından takdir ediliyordu. Ordusu mükemmel, Rusya’ya düşman bir devletle Osmanlıların vaziyet-i siyasiyeleri icabınca ittifak edecekleri şüphesizdi. Fakat ordunun halet-i ruhiyesi ve inzibatsızlığı yeniden bir harbe girmeye müsait değildi. Devlet 1152 (1739) seferinden henüz kurtulmuş, İran muharebatiyle senelerce meşgul olmuştu. Artık ordunun biraz dinlenmesi, memlekette tensikat ile ıslâhat ile uğraşılması lâzımdı. Buna siyasî tesirler de inzimam etmiş, bu sebepten Osmanlılarla B. Frederick arasında ticaret muahedesi akdinden başka siyasî hiçbir ittifak akdedilememişti.”

 

 “Osmanlıların B. Frederick’le münasebatına taallûk etmek üzere Divan-ı Hümayûn’da mevcut vesaik on yedi mektuptan ve bir ticaret muahedesinin suretinden ibarettir. Frederick’in pederi Frederick Wilhelm’e dair de dört vesika mevcuttur. B. Frederick’ten sonraki devirler ve bilhassa Sultan Selim Sâlis zamanında akdedilen Prusya ittifakına dair vesikalar pek mebzuldür…” Böyle anlatıyor bize bu öyküleri tarihçi Ahmet Refik.[3]

 

Alman ordu tarihi, onun, Türk askerî düşüncesine damgasını vuracak olan Genelkurmayının tarihidir. Bunu, kanımca çok güzel yansıtmış olan Walter Goerlitz’in eserinden[4] özetleyerek vereceğim, sahife numaralarını satırlar arasına yazarak.

 

Alman Genelkurmayı, Avrupa’nın gelişmesinin bir özgül safhasının ürünüdür. Otuz Yıl Savaşı’ndan sonra çok tipik bir olgu haline gelen mutlak monarşi ile sürekli orduların terkibinden ortaya çıkmıştır. Birçok halde, işbu terkip vaki olduğunda, askerî öğe, devletin tüm yapısıyla bütünleşiyordu. XVIII. yy.ın sonlarına doğru yazan askerî tarihçi Behrenhorst, Prusya monarşisinin bir orduya malik ülke değil, konaklama yeri olarak kullandığı bir ülkeye sahip bir ordu olduğunu söylemişti. Bu ifadede küçük bir gerçekten çok daha fazla şey vardı: Prusya tarihi, yukarda da söylediğim gibi, esas itibariyle Prusya ordusunun tarihidir.

 

Otuz Yıl Savaşı süresince paralı asker spekülatif trafiği bir büyük iş konusu haline gelmişti. Bunun büyük uygulayıcılarını, yani spekülatörlerini denetimi altına almak ve ayak direyen soyluları hükümdarlarına hizmet etmeye zorlamak için Büyük Elektör bir Prusya daimî ordusunun ve bununla da, Prusya’nın temellerini atmıştı. Darmadağınık Hohenzollern mülkleri satın alma, fetih ve veraset yoluyla birleşmişti; ordu, bunları bir arada tutan demir halkayı teşkil etmişti; daha ileri giderek denebilir ki hiçbir zaman kesin anlamıyla bir Prusya ulusu mevcut olmamış, buna karşılık muhakkak olarak bir Prusya ordusu ve bir Prusya Devlet’i var olmuştur.

 

Ordunun yanı sıra, Hohenzollern’lerin mutlak monarşisinin iki muharriki vardı: Prusya’ya has şekilde renklendirilmiş bir Protestan orthodoxluğu ile toprak mülkiyetinin bir babaerkil sistemi.

 

Elbe Doğu’sunun Junker’leri, iki yüzyıldan fazla bir süre subay kadrosunun çoğunluğunu sağlayan Prusya kılıç ve hizmet aristokrasisi olmadan Prusya ordusu düşünülemez.

 

Genetik olarak bu insanlar hayli karışık bir manzara arz ediyorlardı. Calvinist Huguenot’lar önemli Fransız öğesi ithal ederken Silezya ve Polonya topraklarından kuvvetli bir Polonya akımı vaki olmuştu. Fakirleşmiş Polonya soyluları Prusya tacının hizmetine giriyordu. 1806’dan önce Prusya yüksek soylularının beşte biri, alt kademe soyluların da dörtte biri Polonya kökenliydi (s. 1-2). Generallerin adlarına bakarak da bu olguları doğrulamak mümkün olabilmektedir. Örneğin, II. Dünya Savaşı’nın ünlü Panzer uzmanı General Guderian’ın bir Huguenot olması muhtemeldir: bildiğim kadarıyla Fransa’da Bretagne bölgesinde, sonu “ian” ile biten adlar yaygındır.

 

Öyle bir disiplin ve itaat anlayışı yerleşmişti ki Büyük Frederick’in dediği gibi asker, düşman kurşunundan çok çavuşun sopasından korkmalıydı (s.7). Ama değişmeler de ele gelir oluyordu. XVIII. yy.ın ortasında iki olay, sanayi devrimi ile Aydınlanma Çağı işbu Rococo dünyasını sarsmıştı. İlki İngiltere’de gerçekleşmiş, ama Fransa’da da, toprak spekülatörlerinin atalardan kalmış eski köşkleri satın almaları, o günlerin bir simgesi haline gelmişti. Orta sınıfın iş ve para kazanma kabiliyeti o sihirli feodal çevrede gözle görülür gedikler açmaya başlamış ve değişme, askerî mahfillerde de ifadesini bulmuştu. Teknik ehliyet, soylu asker kastının geleneksel üstünlüğünü tehdide başlamıştı. Bu keyfiyet özellikle kendini topçuda belli ediyordu ve bu silâh esas itibariyle halk sınıflarının (Tiers-état, yani ruhban ve soylu sınıflarının dışında kalanların) silâhı oluyordu. Scharnhorst, kira ile toprak işleyen bir çiftçinin oğlu olup mesleğe Hannover ordusunda topçu subayı olarak başlamıştı (s. 8).

 

1801’de Prusya kralına müracaat edip Prusya ordusunda görev istemişti. Bunu yaparken Almanya’nın en önemli ordusunda ilerleme olanaklarının daha fazla olduğunu hesaplıyordu. Talebine üç koşul eklemişti: yarbay rütbesiyle atanması, asalete yükseltilmesi ve Prusya ordusunda reform yapma yetkisinin verilmesi. Müracaatına da, liyakatini ispatlamak üzere, askerlik biliminin çeşitli veçheleri üzerinde üç deneme eklemişti (s. 15).

 

Az kişi reform gereğini inkâr ediyordu ama kimse de buna cesaret edemiyordu: Prusya siyasası çekingen bir muhafazakârlıkla simgelenmişti ve zamanla elinde muhafaza edecek hiçbir şey kalmayacaktı. Öbür yandan ise Napolyon gelişiyordu. Fransız devriminin fikriyatı ise çoktan etkilemişti Prusya’yı. Scharnhorst, askerî okulların denetiminden başka, orduda reformu amaç edinmiş bir askerî dernek (Militarische Gesellschaft) de kurdu. Bu derneğin başkanı Tuğbay von Rüchel olup yaveri Binbaşı von dem Knesebeck, 1789 düşüncelerinin bir hararetli yandaşı idi ve daha o günlerde ordunun bir yerel milisle güçlendirilmesi hakkında bir memorandum yazmıştı, işte o zaman böyle bir ulusal ve evrensel milisi bir halk ordusu için basamak olarak kullanma fikri Sharnhorst’ta doğmuştu. Birçok teğmen ve yüzbaşı rütbesinde genç subay derneğe katılmıştı. Bunların arasında Clausewitz adında biri de vardı.

 

Bu ateşli gençlerin yanı sıra, katılanlar arasında eski ekolün adamları da bulunuyordu ve bunlar, yeni taktiklerin, sosyal yapının değişmesi üzerine oturtulabileceğini kabul etmek istemiyorlardı. Bunlardan von Jorck, dernekte “namuslu bir Prusyalının” beyninin alamayacağı kadar fazla bilgiç laf edildiğinden yakınıyordu. O von Rüchel bile Prusya ordusunda “Herr von Bonaparte” niteliğinde birçok generalin bulunduğunu iddia ediyordu. Ama bütün bunlar, Napolyon savaşlarının tetkikiyle Fransız Devrimi’nin yeni çağ açan değişmeler getirdiği hususunda vardığı sonucu değiştirmiyordu, Scharnhorst’un. O, bu değişmelerin askerî gereklerini, genel hizmet yoluyla halk gücünün bütün olanaklarını kullanma keyfiyetini, yeni piyade muharebesinin şekillerini… açıkça görüyordu.

 

Bütün bunlara rağmen Scharnhorst bir devrimci değildi. Onun için her şey eskiden yeniye dönüşmeliydi. Geçmişin değerli gelenekleri elde kalmalı, sivil kesimde reform, tarih sürecinin bir muntazam gelişmesi halinde olmalıydı. Bunlardan başka Scharnhorst, bir milis teşkili düşüncesinin genel hizmet ve büyük mülkler üzerindeki serflere siyasî hakların verilmesini getirdiğini açıkça müdrikti. Köylülerin bu serbest bırakılmaları ve silâh taşıma genel görevinin tanınması, el ele giden iki şeydi. Her şeye kadir Devlet kavramının filozofu haline gelmiş olan Hegel, bir ideal Alman anayasası üzerine epey fikir ileri sürmüştü. Bu fikirlerde, arzuladığı evrensel hizmet ile halkın temsili arasındaki ilişkiler açıkça belli oluyordu.

 

Askerî Akademi (Militaerakademie) müdürü olarak da Scharnhorst bir yeni neslin hocası oluyordu. Bu neslin mümessilleri, gelecek on yıllarda büyük rol alacaklardı. Carl von Clausewitz de yine bunlar arasındaydı.

 

Bütün bu gençlerin köklü Pomeranya Junker’leri sıralarından değil de toplumun başka bölge ve kesimlerinden gelmiş olmaları anlamlıdır. Scharnhorst’un, Prusya Genel Kurmayı’nın çekirdeğini oluşturacak olan öğrencileri hem ahlâkî, hem de fehmî (entelektüel) bir eğitimden geçiriliyorlardı. Eski harp okulunun müfredat programında Kant felsefesinin de bulunması boşuna değildi. Kant, bireyin ahlâkî davranışını evrensel kanunla ilişki haline getirmişti ve O’nun kesin emirlerinin ruhu, bu adamları tahrik etmeye devam ediyordu.

 

Scharnhorst ün kendisi de yüksek bir ahlâkî hassasiyete sahip, inanmış bir Hristiyandı ve savaş ticaretinin bütün dehşet verici veçhelerinin idraki içinde bir kişi olup savaş açmanın istilzam ettiği korkunç sorumluluğu biliyordu (Keşke Enver Paşa da bunu biraz bilseydi…). Yetiştirdiği nesle, siyasî çare olarak savaşa ancak umutsuz gereksinme, tek çare olarak kalması halinde izin verilebileceği inancını aşılamıştı. Gizlice ve değmez nedenlerle sürdürülen kabine politikası’na (Kabinettspolitik) karşı onları her zaman uyarırdı.

 

İstemeyerek. Napolyon, askerî alanda Alman devletlerinin büyük muallimi olmuştu ama bir noktada onun taklitçileri onu çok aşacaklardı şöyle ki Napolyon, genellikle, bizzat kendi genelkurmayı olup harekât planlarını doğruca kendisi hazırlama eğilimindeydi; Fransız genelkurmayı, ordu kurmayından başka bir şey değildi.

 

O ise ki sonunda Almanya’da Büyük Genelkurmay teşekkül edecekti. Prusya’nın böyle başka bir çizgiye atlaması Scharnhorst’un eğitimi ve de biraz karışık bir tip olmakla birlikte Albay von Massenbach’ın muhayyile ve örgütleme kabiliyeti sayesinde olmuştu.

 

Scharnhorst, Blücher’in elzem müşaviri haline gelmişti. İşbu askerî izdivaç, Prusya ve Alman orduları tarihinde çok kez kendini tekrar edecektir. Bu, doğal olarak yetenekli bir komutanla bilimsel olarak eğitilmiş bir Kurmay Başkanı’nın ilk işbirliği örneği oluyordu: Hindenburg ile Ludendorff, Mackensen ile Seeckt bu gelişme çizgisinin son kademelerini temsil ederler (s. 18-28).

 

1807’de, ordunun yeniden örgütlenmesi için Scharnhorst, Gneisenau, Massenbach… dan kurulu bir komisyon çalışmaya başlıyor. Görevi, ordudan “işe yaramaz unsurlar”ı ayıklamak. Bütün yüksek rütbeli subayların savaş sırasındaki tutumları teker teker tetkik ediliyor, 800 kadarı “hizaya getiriliyor”, birçoğu ordudan atılıyor ya da kalebentliğe mahkûm ediliyor.

 

Scharnhorst bundan böyle şümullü reform programını geliştiriyor: uzun hizmet süreli profesyonel orduyu ilga edip herkesin yerine getireceği hizmet esasına dayalı bir daimî ordu kuruyor. Soyluluk ve askerî okulların imtiyazları, şeref kırıcı cezalar, kaldırılıyor. Artık Scharnhorst’un ordusu kralın değil, her şeyden önce, ulusun hizmetine adanmış oluyordu (s. 30-1). Kralın, bütün bu gelişmeleri çok iyi bir gözle görmediğini eklemeye gerek yok. Ülkenin emniyetsizliği, malî durumunun güvenilmez hali, Prusya ekonomisinin belkemiğini oluşturan tarımın fakirliği ve her şeyin üstünde, elde kalmış son Prusya devletinin, Napolyon’un kaleminin ucunda belirsiz geleceği, reform programını bir büyük hayal olmaktan ileri götüremiyordu. Bundan başka eski Prusya Junker’lerinin muhalefeti de vardı. Onlara göre ordunun ilk işlevi, fakirleşmiş Prusya soylularının çocuklarına bir geçim sağlamak olmalıydı. Subay kadrosu, eskisi gibi kapalı bir şövalye korporasyonu olarak kalmalı, bu düzen, bir burjuva-liberal eğitim sistemiyle tehlikeye atılmamalıydı. Ordu içinde, bütün XIX. yy. boyunca, sorguç (Federbüschen) ile kâtip’ler (Federfuchsern) arasındaki mücadele sürecektir. Tutucular tarafından Scharnhorst ile Gneisenau, “Jacobin” olarak damgalanmışlardı (s.32)!…

 

Her şeye rağmen örülen bu kalede gedikler hâlâ kalmıştı. Serflik ilga edilmişti ama temsilî hükümet bir düş olmaktan ileri gitmiyordu. Eski Prusya feodalizminin dayanağı olan toprak ağasının kazaî gücüne ve kendi polis örgütünü kurma hakkına el sürülememişti.

 

Bununla birlikte Jena bozgunundan önce, sıradan siville subay arasındaki derin uçurum kısmen yok olmuştu. Eski günlerde, Magdeburg’lu zengin ve kültürlü ticarî çevrelerin dâhil bulunduğu “Harmonie” derneğinin “köpekler ve subaylara yasak” olduğu söylenirdi. Ama artık halk çocukları da her sınıftan subay olabildiğine ve rütbeler, doğuşa değil, kabiliyete göre ihraz edilebildiğine göre bu tür güvensizlik engelleri ortadan kalkmış ve yerini daha büyük bir eşitlik ruhunun almış olduğu düşünülüyordu. O ise ki hiç de böyle olmamıştı. Bunun nedeni, eski subay zümresinden çok, bunun içine dahil olan yeni öğelerdi: orta sınıf Alman nesilleri için yedek kadroda görev almış olmak, bir sosyal yükselme simgesi olmuştu ve böylece elde edilmiş sosyal statü, siyasî hak ya da güçte herhangi bir eşitlikten üstün tutuluyordu. Gerçekten, onu yeni burjuva unsurunun orduya soktuğu yeni değerler, her zaman istenilen cinsten olmuyordu şöyle ki yükselen burjuvazi kendi öz mitos ve iddia şekillerini ortaya çıkarıyordu. Son günlerin Pan-Cermenlerininkiler gibi genişleme düşünceleri, subay zümresini sanıldığından çok etkilemişti. Bu tür düşünceler, gerçekten, burjuva kökenliydi (s. 32-3).

 

Napolyon, Rusya seferi için Avusturya ve Prusya’dan birlikler istemişti. Clausewitz ile daha birçokları, Fransız bayrağı altında dövüşmeyi reddederek Çar’ın hizmetine girmişlerdi. Böylece de üç kuşak boyunca Avrupa politikasına ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra Reichwehr’in başlıca siyasî kalıbına şekil verecek olan yakın Rus-Prusya işbirliği başlamış oluyordu.

 

Napolyon’un son yıllarında, ona nihayî darbeyi vuracaklar arasındaki Prusya ordusunun Genelkurmay Başkanlığı’nda ve Blücher’in danışmanı olarak Gneisenau’yu görüyoruz. O, çeşitli kurmay başkanlarının, ordu komutanlarının alacakları kararlarda, müşterek sorumluluk kavramını geliştirecektir. Bundan, birinci derecede önemli amaç, Genelkurmayın ruhî birliğini sağlayıp bir tek organizma olarak düşüncelerini inatçı komutanlara karşı ileri sürmek olanağını elde etmek oluyordu.

 

Gneisenau mektebi, müttefik Rusya ordusunun gelişmesinde de etkisini göstermişti. Orada da genelkurmay, artan önem kazanacaktır (s.40 -1). Ne Gneisenau, ne de arkadaşları, tek yanlı askerî uzmanlardı. Bunlar, çağlarının manevî yaşamına sıkıca bağlı, yüksek kişiliği olan insanlardı. Bunların nazarında savaş, yeni halk savaşı şekliyle, ancak onu açan halklara siyasî hürriyet getirebildiği oranda haklı görülebilir. Gneisenau açıkça, XVIII. yy. mutlak hükümdarları tarafından açılan Kabine savaşı ile ulus devletlerinin modern harpleri arasındaki farkı belirtiyor. Onu, İngiltere’ye vaki görev gezisinden dönüşte, İngiliz liberalizmine gönülden inanmış olarak görüyoruz (s. 42-3). Bu yüzden de o, unutulmuş ya da adı kötüye çıkmış olarak ölmüştü (s. 48).

 

1814’de Napolyon’un sukutundan sonra Prusya reformu artık Gneisenau ve arkadaşlarında değil, o tarihlerde savaş bakanlığına getirilmiş Tuğgeneral Boyen’de odaklanacaktı. O, ateşli bir Kant yandaşıydı ve Prusya ya da Almanya’nın görüp göreceği en devrimci savaş bakanı olarak; tarihe geçecekti. Boyen geniş bir sosyal ve politik reform projesi tasarlıyor, bunun genel ruhunu orduya aşılamayı amaçlıyordu. Artık zamanını doldurmuş Kraliyet Muhafızları ile Askerî Kabine ortadan kaldırılacaktı; bunlar, halkın kurucusu olacağı Ordu kavramı ile çelişiyorlardı. Endüstri de bir yandan gelişip ulusun yaşamında her gün artan bir rol oynayacağına göre Boyen, sanayi işçilerini – korumak üzere de önlemler alınmasını talep ediyordu. Ayrıca kırsal kesimin yeniden iskânı için geniş bir program geliştiriyordu. Bütün bunlar nispeten affedilebilir “küfür”lerdi. Gerçekten ciddî olan, yeni çağın savaş bakanının krala değil, ulusa karşı sorumlu olduğu görüşüydü.

 

Bundan başka bir de herkese zorunlu askerlik vardı ki buna hem kral, hem de Junker’ler itiraz ediyorlardı: bu, bir devrim tehdidi taşıyordu şöyle ki her ne kadar kırsal serflerin büyük kitlesi kararnameyle resmen azat edilmiş iseler de fiilen örtülü bir hürriyetsizlik içinde yaşıyorlardı ve sosyal yaşamda görevler hiçbir zaman haklardan ayrılamazdı; genel askerlik, eninde sonunda bunları devlet işlerine burunlarını sokar hale getirecekti…

 

Kanunu geçirmekte Boyen epey sıkıntıya düşecekti. Beraberinde gelen Landwehr yani ulusal ölçüde bir redif (askerlik hizmetini bitirmiş kişilerden oluşan yedek birlik) milisi, zorluğu artırıyordu. Karşı olanlar, bu miliste disiplinin sağlanamayacağı görüşünü savunuyorlardı; her halükârda bu birlik halkın duygusal “delilikler”ine çok açık olacaktı. Üstelik de subay kadrosu geniş ölçüde orta sınıftan olacağına göre subaylar alabildiğine liberal fikirler taşıyacaklardı. Bu endişeler aslında tümden mesnetsiz değillerdi. Nitekim 1848 karışıklıkları sırasında seferberlik emirlerini duymamışlıktan gelen tek birlik işbu Landwehr birlikleri olacaktı.

 

Kralın orduyu kendi öz aleti gibi görmeyi sürdürmesi Boyen’in işini güçleştiriyordu ve sonunda, reformlara rağmen, subay kadroları çoğunlukla Junker’lerce doldurulacaklardı. (Fransızlardan) Kurtuluş Savaşları’nın hemen arifesinde unvansız subayların-asalet unvanlılarına oranı yüzde kırka varmıştı ama bu unvansız subaylar “zayıf subay malzemesi” olarak çoğu kez atılacaklardı. Gerçekten, geleneksel subay sınıfı, yabancı unsur olarak gördüğü kimselerin münasebetsiz şekilde araya girişiyle tehdit edildikçe, kendi içine her gün daha kapalı, bir korporasyon haline geliyordu. Askerî okullarda eğitimsel fark gözetme keyfiyeti bu süreci insiyaki hale getirmişti. Şu kadar ki zabitan ile muhafazakârlık, gün geçtikçe, aynı anlama gelir olmuştu.

 

Prusya olgularının birçoğu Rusya’ya yansıyordu. Gerçekten 1813’ten beri askerî elçiler Prusya kralıyla Çar arasında gidip geliyordu. Bunlar gizli bir askerî diplomasinin görünür işaretleriydiler. Sebepleri ne olursa olsun, koşutluklar kayda değer (s. 50-2).

 

Boyen’in çizgisinde yürüyen Grolman da ters akımlara çarpacaktı. 1819’da kral Landwehr’in daha da genişletilmesine karşı çıkınca her ikisi birden istifa etmişlerdi. Bu aynı yılda Metternich’in baskısıyla Carlsbad kararnameleri yayınlanmıştı. Bunlara göre Alman devletleri gelişen liberal düşüncelere karşı önlem alıp okullar, üniversiteler, basın sıkı denetim ve sansür altında tutulacaklardı.

 

Boyen ve Grolman’m çekilmeleriyle liberalizm Prusya ordusunda son dayanaklarından mahrum kalmıştı. Bundan böyle ordu, mutlakıyet çağının bir yadigârı olarak kalacaktı. İngiliz modeline uygun olarak bir sivil parlamenter savaş bakanı, Prusyalının gözünde, kutsal şeylere saygısızlıktan, “küfür” den başka bir şey değildi. Kralın ordusu ancak askerler tarafından yönetilebilirdi. Bu akait, 1918 ihtilâline kadar ısrarla korunacaktı. Tedricen, Prusya intelligentzia’sı iki gruba ayrılacaktı. Bunlardan biri belli belirsiz liberal, öbürü de muhafazakâr duygular taşıyacaklardı. Zamanı gelince liberalizm, olaylara galip surette Alman ve Prusya karşıtı bir gözle bakışı ifade edecekti. “Jacobin”ler, Prusya zabitanından yok olacaklardır. Memnun olmayanların yanını tutan “dalâlete düşmüş” genç teğmenler, yabancı unsur olarak bertaraf edileceklerdir. 1848 ihtilâli başarısızlığa uğrayınca çoğu sürgüne gidecek, bunlardan birkaçı da Amerika’da Federal kuvvetlere katılıp iç savaşta kılıçlarını kölelerin hürriyeti uğruna kullanacaklardır. Subay zümresi tekrar içine kapalı bir kast haline dönüşecek, tıpkı Büyük Frederick zamanında olduğu gibi.

 

Mülkî memurlar da, bir mutlak kralın hizmetkârlığından bir meşrutî devletin kamu personeli haline Prusya’da dönüşemeyeceklerdir. Yemin, hiçbir zaman anayasa ya da ulusa edilmeyecektir. Onun yöneldiği tek kişi kraldır, istediği kadar meşrutiyet verilmiş olsun.

 

Subay kastını şekillendiren en güçlü etkenler ekonomikti. Bir yandan Kurtuluş Savaşları’nı takip eden tarımsal buhran, öbür yandan da iktisadî teşebbüslerin az çok bütün şekillerine kancasını takmış kapitalizm, toprak sahibi Junker’leri ileri derecede fakirleşmeye götürmüştü. Aslında bunlar hiçbir zaman bir iktisadî güce malik olmamışlardı. Eğer bir aslî unsur olarak kalacaksa soylu sınıf, köklerini mutlaka toprak mülkiyetine sokmalıydı; bir özel gelenek ancak böyle korunabilirdi. Bununla birlikte bütün XIX. yy. boyunca Prusya soyluları düpedüz gerilemeye devam etmişlerdir. 1840’larda Berlin’de Wilhelmstrasse ile Wilhelmplatz hâlâ büyük ailelerin egemenliklerinin simgesi halindeydi. Bunların köşkleri oralarda sıralanmıştı. Bir kuşak sonra, çeşitli bakanlıkların bürokrasisi oraya taşınacaktı. 1857’de, tanınmış birçok büyük ailenin hâlâ çok geniş mülkleri bulunuyordu. Bunların içinden bazılarının Prusya ordusunda hizmet eden yirmi dörde varan mensubu vardı.

 

Gerçi, bu mülklerin çoğunluğu latifundia olmaktan uzaktı. Anılarında Feldmareşal von der Goltz, içinde doğduğu Doğu Prusya’da Fabiansfelde’yi anlatırken fakirleşmiş bir Junker ailesinin tipik meskenini betimliyor. Anası bu fakir evi bile tutamayıp satmak zorunda kalmış. Parasızlıktan oğlunu bir fıçıcıya çırak olarak vermeyi bile düşünmüş.

 

1820 ile 1920 arasında Prusya ordu ve Genelkurmayının başlıca adamları, Moltke, Waldersee, Hindenburg, Goltz ve Seeckt, böyle fakirleşmiş, kökünden kopmuş, topraksız asil aile çocukları olmuşlardır. Bunların arasında Schlieffen istisna teşkil edip onun ailesi oldukça büyük ölçüde mülk sahibi bulunuyordu.

 

Servetlerini kaybetmiş bu asiller orduda, yaşamdan bekledikleri bazı şeyleri buluyorlardı. Bunlar ideolojik taşkınlıklardan kaçınırken meselâ Silez ya yüksek asaleti’nin büyük ve çok zengin ailelerine ya da bazı büyük Güney Almanya hanelerine nazaran çok daha dar bir milliyetçilik eğiliminde idiler.

 

Eski Prusya subay ailelerinin sert ve zorunlu Spartavari ideallerini en canlı şekilde Hindenburg’un bıraktıklarında buluyoruz. Gururla yazdığına göre Prusya subay zümresinin gerçek zenginliği onun bir şey istemezliğinden ibarettir. Soyluların çocuklarının askerî okullardaki eğitimleri, adî okulların mutat akımının dışında kalmakla, onlara basit bir yaşam tarzını telkin etmekteydi. Bu ülkü, mutluluk değildi; ülkü, itaat, kendini inkâr ve hizmetti. Ama bu hizmet, idareci sülâleye hizmetti, halka değil (s. 52-7).

 

1820 kayıtlarına göre o günlerin Genelkurmayı, Berlin’de konaklamış on sekiz subaydan oluşup bunlardan ikisi Tuğgeneral, dokuzu Binbaşı, üçü Yüzbaşı ve dördü de Üsteğmendi. Bunların on üçü asalet unvanına sahip, beşi avamdı. Genelkurmay’a bağlı olarak çalışan bir Trigonometri ve bir de Topografya dairesi vardı ki Moltke Türkiye’ye geldiğinde, bu dairenin adamıydı. Grolman’ın istifasından sonra, aradaki boşluk bir ara Tuğgeneral von Lilienstern tarafından dolduruluyor, arkasından koyu muhafazakâr Gnl. von. Müffling bu makama yerleşiyor. Bu general, Scharnhorst’un yolunda giderek kurmay arazi tatbikatlarını canlandırıyor. Daha sonra da, yenilik olarak, “Harp oyunları” uygulamasını ihdas ediyor ki bunlarda harekât kum sandığı ya da harita üzerinde takip ediliyor.

 

Anlatıldığına göre bir gün Prusya askerî ataşesi Prens Kraft von Hohenlohe bu yöntemleri sosyal olarak üst düzeyde Avusturyalı subaylara anlatıyormuş. Bunlar şüpheli bir hayret içinde dinliyorlarmış. Sonunda içlerinden biri, Prens Thun, hesapta puanların nasıl tutulduğunu sormuş. Prusyalı, oyunun parayla oynanmadığına göre puan kaydedilmediği yanıtını vermiş. Prens Thun: “O halde oynamanın anlamı ne?”…

 

Kurmay tatbikatlarını düzenlerken Müffling büyük ölçüde 1806 bozgununun etkisinden kurtulamıyor ve ortada bulunan Prusya’nın, Yedi Yıl Savaşı sırasında olduğu gibi Batı’dan, Güney ve Doğu’dan gelecek bir koalisyon tarafından sarılacağını düşünüyordu. Bu etrafı çevrilme duygusu Büyük Frederick’i Saxonya ile bir önleyici savaşa ve bununla da, cihanşümul ölçüde bir harbi çözmek üzere “İleri doğru kaçma”ya sürüklemişti (s. 59). Bu her taraftan sarılma kompleksi, ilerde anlatacağım gibi, Almanların peşini bırakmayacaktır.

 

Clausewitz’in düşünce sistemi karakterini mutlakıyet müessesesinin dağılmasıyla yükselen milliyetçilik çağı arasındaki safhasından almıştı. Harp, diye düşünüyordu Clausewitz, bir zamanlar despotların aleti olup şimdi Halk’a iade edildi. Onun araçları sınırlamayı reddetmesi, onun her gün genişleyen bir alanda (1812 Rusya seferinde olduğu gibi) kullanılması, sayı etkenini istismar etmesi ve bir ulusun, herkese mecburî askerlik yoluyla tüm gücünü dizginlemek arzusuyla işbu beşerî harp fiili, kendi gerçek tabiatı ve mutlak mükemmeliyetine yakınlaşıyordu. Strateji ve taktikler daima çağın karakteri tarafından tayin edilirdi.

 

Artık yeni çağlar, yeni harp şeklini gerektiriyordu. Artık herhangi bir kalenin, bir ilin, bir stratejik noktanın zaptı bahis konusu değildi. Hatta düşman ordusunu bozup onu savaş dışı bırakmak dahi düşünülmeyecekti. Bugün bütün bir ulus, yaşama hakkı için dövüşecek, artık. Bu itibarla, hükmediyor Clausewitz, harpte modern sevk ve idareciliğin aslı, en hızlı ve en acımasız vasıtalarla amaca varmak ve bunun için de düşman devlet yapısının içine dalmaktır. Bundan böyle harp, bir karar ve imha harbi olacaktır.

 

Clausewitz’in bu harp telakkisi Moltke’den Schlieffen’e, Schlieffen’den de Ludendorff ve Hitler’e kadar bütün stratejik düşünürleri etkileyecekti. Bununla birlikte Clausewitz’in mantığı Ludendorff’ünkinden temelden farklıydı. Onun gözünde terör hiçbir zaman kendi başına bir amaç olamazdı. O, Hegel’in çağdaşıydı… Bu filozof için Devlet, Tanrı’nın Kendisinin dünyada tezahürü idi. Temeli, kendini irade olarak belirten muhakeme kabiliyetidir. Tarihin başlıca malzemesi devletlerin gelişmesidir. Bu Prusyalı zabit için esas gerçek halk değil, devlettir. Politikalar devletlerin şahıslaşmış anlayışları olup bunların birbirlerine etkileriyle tanrısal düşünce kendini ifşa eder.

 

Bu mantık silsilesiyle Clausewitz, eserinin birinci cildinin ilk bahsinde önemli sonuca varıyor: “Harp, politikanın başka vasıtalarla devamıdır”. Her ikisinin de esrarengiz temel öğesi, yaşamın yaratıcı prensibi olarak mücadeledir, ama harp, bir aklî sürecin devamı olduğuna göre bu, insanın harbe egemen kalması isteğine delâlet eder. Harp ve onun sürdürülmesi sadece askerin işi değildir. Aynı zamanda siyaset yapıcılarına, devlet adamlarına taalluk eder. Ayrıca Clausewitz savaşçı karakteri değil, askerî faziletleri yüceltiyor. Alman ulusu, diye özellikle yazıyor, harpçi bir ulus değil, bir askerî ulustur. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun tabiatında bir şey, hayatın amacını harpte görebilir.

 

Harp, diye belirtiyor, devlet adamının son çaresidir. Yanlış bir politikanın, savaş yollarının kullanılmasıyla doğaya ters düşen amaçlara varmak umudunda olması ne denli tehlikelidir. Gerçi, harp zamanında askerî komutanın kabinede yer almasını istiyor ama komutanın yetkileri sınırsız olmayacaktır. Onun muhakeme ve öğütleri doğruca devlet adamlarına doğru karara varma olanağını sağlayacaktır. Bütün bunlara karşı da ılımlılık prensibi, harbin karakterini tağyir eder. Bir imha harbi için esas koşul “en üst düzeyde azim ve metanet ile mülemma bir devlet sistemidir”.

 

Bu düşüncelerde, herhangi bir rol oynayacak etkenlerin sadece devletle ordu olduğuna dikkat çekiliyor. Her ne kadar Clausewitz başlangıçta bir radikal reformcu olmuş idiyse de hak, hürriyet ve birey, tamamen arka planda kayboluyor. Artık ordu düşüncesinin devletin gerçek içeriğini oluşturması, Prusya’nın bozgun yıllarında eski ülkülerin arka plana itilmeleriyle izah ediliyor. Clausewitz, bundan böyle, bir umutsuz durumda, ordunun varlığı devletin varlığının üstünde olduğunu düşünecektir.[5] Bu ordu, Hohenzollern monarşisinin birleştirici etkeni olduğu sürece tipik bir Prusya düşünce tarzı olarak kalacaktır. Aynı prensip, bilinç üstünde ya da altında Reichwehr’e1918’den 1933’e kadar yol göstermişti.

 

1815’ten sonra orduyla liberalizm arasında açılan uçurum Clausewitz’i muhafazakârlığa itmişti. Partiler onun için sadece devletin birliğini bozan öğelerdi. Ulusa sesini duyurma olanağını sağlamak üzere en fazla kabul edebileceği, sadece istişarî mahiyette kamu yaşamında sivrilmiş kişilerden oluşacak bir devlet şurası idi. Onun ideali, halkın askerce eğitimini teminat altına alacak bir “güçlü devlet”ti. Devlet ulusu yaratacaktı. Bu düşünce sonradan İtalyan faşizminin filozoflarını etkileyecektir (s. 61-3).

 

Clausewitz’in dış politika programını Bismarck aynen uygulayacaktır. Fransa bir rahatsızlık kaynağıdır, Almanya’nın birleşmesi ancak kılıç gücüyle olabilir. Bir devlet, öbürlerini kendine tabi kılacaktır, o devlet de kuvvetli ordusuyla Prusya’dır…

 

Sanayi devrimi yeni bir Clausewitz türü harp, kitle ve makinelerin bilimsel harbini yarattı. Kitlenin kaderini şekillendirenin iktisadî etkenler olduğu düşüncesinin ilk büyük yorumcusu Marx olmuştu. O da Hegel’in tilmiziydi. Devlet ve Tarih’i başlıca gerçekler olarak tecrit eden Prusya görüşünün karşılığında Marx, sınıf harbini, sosyal şeklin tek saptayıcısı, ekonomik süreci de tek etkili tarihî sebep olarak görüyordu. O da Prusya kökenliydi. Kitlenin hacim ve güç olarak büyümesi ve tatbikî bilimlerin inkişafı, ayrıca, başka bir sonuca da götürmüştü ki bu da Alman hümanist idealinin kaybolmasıydı. Askerî alanda bu, isimsiz Genelkurmay subayının, en yüksek potansiyelinde askerî uzmanlık timsalinin zaferi anlamına gelir (s. 64-5).

 

Scharnhorst’un emrinde, yeni Prusya eğitim talimnamesini hazırlayanlardan Krauseneck Genelkurmay Başkanı olacaktır. Bu arada Temmuz 1830’da Fransa’da ihtilâl patlak veriyor, Polonya kıyam ediyor. Birlikler Doğu’da ve Batı’da seferber oluyor ve “Ren nöbeti” (Wacht am Rhein) tutuluyor.

 

İşte bu Krauseneck’in zamanında altmışların ve yetmişlerin büyük savaşlarının liderleri Genelkurmay’da görünmeye başlıyorlar. 1833’de Helmuth von Moltke, arkasından da, 1836’da Yüzbaşı Albrecht von Roben, Bismarck çağının demir savaş bakanı, Genelkurmay’a katılıyorlar. Ayrıca Goeben (Yavuz zırhlısının Alman adı) von Alversleben… gibi kişiler de var bunlarla birlikte. Bir başka kayda değer gelişme de Türk ordusuyla ilişkilerin kurulması oluyor, Moltke, Sultan’ın talebi üzerine[6], başka kurmay subaylarla birlikte, muallim olarak Türkiye’ye gidiyor.

 

Krauseneck, burjuva kökenli olmakla, bazı liberal progresif görüşlere sahip olmalıydı. 1848’de Fransa’daki ihtilâl haberini memnunlukla almıştı ama ihtilâl Berlin’e sıçrayınca ürkmüş ve eski nizamın iadesi için dua eder olmuştu.

 

1848 Martında Berlin halkı isyan ettiğinde ordu, birkaç sert sokak muharebesinden sonra duruma hâkim olmuştu. Hak eşitliği için mücadele veren işçi ve orta sınıflar için o, reaksiyonun kalesi halindeydi. Hiçbir birlik itaatsizlik göstermemiş, sadece Landwehr, kitlelerin ruh haletine iştirak etme eğilimini göstermişti. Sonradan Genelkurmay Başkanı olacak olan Waldersee, “demokrat”, subaylar arasında kötü bir nasibi ifade eder diye yazacaktır.

 

Frankfurt Parlamentosu ve bir yeni Alman Federasyonu düşüncesi orduda soğuk karşılanmıştı. Bu parlamentonun savaş bakanı, değişik Alman birliklerinin federal anayasaya yemin etmelerini istediğinde subay kadroları bunu şiddetle reddetmişlerdi, zira devlete sadakat sade ve sadece krala sadakat demekti. 1849’da Prusya ordusu Saksonya ve Güney Almanya’da ihtilâlin son kalıntılarını da temizlemişti. Bu tarihten itibaren kral, subay zümresi ve Protestan orthodoksluğu arasındaki ittifakın yeniden doğuşu ile Waldersee’ye bağlanan özel hava başlar (s. 65-6).

 

  1. Dünya Savaşı sırasında Alman-Prusya sarayını ziyaret eden Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Czernin, huzurundan ayrılanların II. Wilhelm’in elini öptüklerini hayretler içinde kaydediyor. Bu uygulamanın 1904’te General von Mackensen tarafından başlatıldığı söylenir.[7] Bu, en büyük kumanda mevkilerinde bulunup mareşallik rütbesini ihraz edecek olan bir ünlü kumandan nazarında krallık müessesesinin ne denli yüce olduğunu gösterir. Enver Paşa da Sultanın elini öperdi. Devam edelim.

 

1848 ayaklanması, genel batlarıyla bir burjuva kıyamı olmuştu. Gneisenau döneminin liberalizmi başlıca manevî ve siyasî hürriyete taallûk edip okumuşlar sınıfına münhasır kalmıştı; o ise ki 1848 hareketi, bir sınıf savaşı rengine bulanmıştı. Sanayinin gelişmesi, 1800’lerde mevcut olmayan yeni bir güçlü burjuva öğesini ortaya çıkarmıştı. Bu öğe, ekonomik ilerleme hırsı içinde ve politik olduğu kadar sosyal eşitliğe şiddetle talipti. Habsburg monarşisinde, çeşitli milletlerin orta sınıflarının üst kademeleri saldırgan bir milliyetçilik havasına girip bunun etkisiyle de sülâleye eski sadakat kavramları yok olmaya doğru gidiyordu. Bu eğilim, üçüncü büyük tutucu güç olan Rusya’da da kendini gösteriyordu. Burada Pan-Slavizm, kendini ispat için yeni yükselen burjuvaziye arzu ettiği çıkışı sağlıyordu.

 

Ekonomik genişlemeyle saldırgan milliyetçiliğin birleşmesi, sonunda militarizmi doğuracaktı.[8] (s. 67-8).

 

Moltke, son temsilcileri Seeckt ve Beck olacak olan okumuşlar bölüğünden bir subaydı. Onun 1864 Danimarka, 1866 Avusturya ve 1870 Fransız savaşlarındaki strateji ve tabiyesi konumuz dışında kalır. Sadece onun yeni demiryolu faktörünü çok önceden görüp bunu olanca imkânıyla kullandığını vurgulayacağım. Gerçekten demiryolu, askerî ve siyasî bakımdan Prusya’nın geleceği üzerinde büyük etki yapacaktır.

 

Yetersiz yol ve zayıf haberleşme olanakları yüzünden Napolyon yoğun bir darbe için büyük insan kitlesini bir araya getirme yolunu tutardı. Bir müşterek taktik hedefe varmak için daha dağınık bir açılma uygulanması bu koşullarda güç olup ancak çok sınırlı olarak kullanılabiliyordu. Koşullar ise artık değişmişti: yeni nakil ve haberleşme imkânları, asker sayısında büyük artış Moltke’yi, kati neticenin alınacağı noktada yeni bir dağınık yayılma şekli geliştirmeye götürmüştü. Bu yöntem, harekât alanının çok genişlemesini gerektiriyordu ve bunun daha başka sonuçları da vardı. İlerde kendisinden yine bahsedeceğim Jomini, iç hatlar boyunca hareketi yeğliyor, bunun tek doğru usul olduğunda ısrar ediyordu. Moltke ise, dış hatlar üzerinde yayılma yönteminin kurucusudur. Ayrı yollardan gelip bir noktada, kati sonuç alınacak yerde birleşmek onun esas doktrini olmuştu.

 

Bununla birlikte bu yöntemin de kendi gerekleri vardı: büyük fikrî niteliklerin yanı sıra, ast komutanların büyük müstakil karar kabiliyetini istilzam ediyordu. Napolyon’un mareşalleri ise, körü körüne itaat isteyen ve kişilik ya da özel yeteneklere zerre kadar önem vermeyen bir despotun aletlerinden ibarettiler. Moltke’nin astları ise kendi başlarına hareket edebilecek gibi eğitilmişlerdi. Bundan böyle Prusya ordusunda ve özellikle Genelkurmay’ında bu astların sorumluluğu geleneği bir gerçek etken olacaktı, Moltke döneminde Genelkurmay’ın eski bölümleri yeni üç şube ile değiştirilecekti. Bunlar bütün teşkilâtın temel çerçevesini oluşturuyorlardı. Bu şubelerden ilki İsveç, Rusya, Türkiye ve Avusturya; ikincisi (sonradan “Alman Şubesi” olarak tesmiye edilen) Almanya, Danimarka, İtalya ve İsviçre; üçüncüsü de basitçe “Fransız Şubesi” olarak adlandırılan Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri idi.

 

Moltke’nin demiryolunu seferberlik ve birlikleri hareket ettirmek için sistematik şekilde kullanmasının sonucu olarak da bir Demiryolu Şubesi kurulmuştu. Zira Moltke herhangi bir müstakbel savaşta demiryoluyla hızlı bir açılmanın, harekâtın başarısı için esas koşul olduğuna kani idi (s. 75-7). Bütün bunları okuduktan sonra Bağdat Demiryolunun, bütün malî kârlılığının dışında, Alman Genelkurmay’ının uzun vadeli bir planının ürünü olduğu hususunda şüphe kalmıyor. Boş mu duruyordu I. Şube?… Döneceğim konuya. Genel olarak Moltke’nin Clausewitz’in tilmizi olması iyi bir talih eseri olmuştu. Askerî kişiler nadiren militarist olmakla birlikte bunlar bazen siyasî sonuçlar elde etmek için askerî yollara başvurmanın güçlüklerini hafife alma eğilimindedirler. Clausewitz, doktrininde açıkça ya da zımnen, amaçların seçiminin ve bir ölçüde de kullanılacak yolların sınırlarının tayininin askerlerin yetkisinin dışında kalması gerektiğini belirtmişti.

 

Bu yönden de Moltke, hocasını takip etmiş, kişisel ilişkileri soğuk olmakla birlikte, Bismarck’ın idaresine boyun eğmişti. Bu büyük asker ve büyük devlet adamı ikili yıldız takımının tek olarak kalıp tarihinde bir daha, tekerrür etmemesi Almanya’nın tragedyası olmuştur (s. 83).

 

Fransız harbinde Moltke, Fransız demiryolu sisteminin geriliği ile Fransız ordusunun paslanmış durumuna dayanmıştı. III. Napolyon’un nasıl Sedan’da kıstırılıp esir alındığını biliyoruz. O günlerde hiç bilinmeyen iki küçük adam, bu Sedan dramına tanık olmuştu. Bunlardan biri çavuş August von Mackensen, öbürü de bir tabur emir subayı teğmen Paul von Hindenburg’tu…

 

Paris’in muhasarası ve Fransız milis örgütlerinin faaliyeti Moltke’nin harp telakkilerini altüst etmişti. O bunu hep düzenli iki ordu arasında tasavvur etmişti. Yeni şekli ise kötüye gidiyor, nefret uyandıran bir karakter iktisabına doğru kayıyordu. “Bütün ulusları birbirlerine düşürmek yanlıştır. Bu, tekâmül değil, barbarlığa dönüştür” diye yazıyordu kardeşi Adolf’a. O, kontrolün devlet adamının idareci elinden kaçması halinde harbin ne şekiller alabileceğini anlar olmaya başlamıştı. Tercih ettiği kitabın İncil olduğunu söyleyip Aziz Paul ile birlikte faziletlerin en büyüğünün merhamet olduğu kanısında bulunan yetmişlik ihtiyar, yeni savaş türüne dehşetle bakıyordu. Bununla birlikte, her ne kadar bilmiyorsa da bu tür savaş için yolu yine kendisi hazırlamıştı. Bir kuşak sonra, Ludendorff gibi bir adam tek doğru savaş şeklinin bu karakterde savaş olduğunu görecek ve 1870 harekâtının, klasik tipte muharebeleriyle, hiçbir surette gerçek harp olmadığını beyan edecekti (s. 93-4).

 

Almanya’nın Avrupa sahnesine geç çıkmış olması dolayısıyla yerleşmiş olan geride kalmış olmak kompleksinin yarattığı rahatsızlık, bir ham kendini ispat çabası şeklinde tezahür ediyordu. Alman subayının Nietzsche’in nefret ettiği o kasılmış, kendini beğenir hali, Alman maddî etkinliğinden öğünmenin bir şekli oluyordu. İş dünyası ve sanayinin yeni babalarının gösterişleri de bundan aşağı kalmıyordu. Burjuva unsurları artık orduya iyice sızmışlardı. 1872’de Genelkurmaydaki subayların kabaca üçte biri asalet unvanını haiz değildi. Hatta biri Yahudi idi (s. 95-6).

 

Zamanının en ünlü askerî kuramcılarından olan Rus generali Dragomirow, 1866 Sadowa-Königgraetz muharebesinde Çar’ın fevkalâde murahhası olarak Albay Kulosow ile birlikte bulunmuştu; daha sonra da Sedan muharebesini zevkle seyretmişlerdi. Bundan böyle Rus Genelkurmay’ı, Prusya modeline uygun olarak bir demiryolu şubesiyle donatılacaktı.

 

Günler geçiyordu ama Almanya eski muhataralarıyla, karşı karşıya kalmaktan kurtulamıyordu. Fransa’nın başlatacağı bir öç alma savaşını Bismarck artık eski soğukkanlılığıyla karşılayacak durumda değildi. Tehlike aslında başka yerde odaklanmıştı. Bismarck, son başarısını geniş ölçüde öbür güçlerin zorlukla elde edilmiş tarafsızlıklarına borçluydu. Bunda dahli olabilecek başlıca iki güç, Avusturya ile Rusya’nın sürekli olarak fena ilişkiler içinde bulunmaları bir talihsizlikti. Türkiye sorunu çözüme bağlanmamış olduğundan bu ilişkilerin düzelme ümidi yoktu. Nasıl olsun ki her ikisinin de gözü, Rusya’nın “hayat sahası” olarak gördüğü Balkanlardaydı. Birini kuşkulandırmadan öbürüne yanaşmaya imkân bulunmazdı. O ise ki Almanya şimdi her ikisinin de iyi niyetine son derecede muhtaçtı. Ama Bismarck’ın üstün diplomatik yeteneği bunun da üstesinden gelecekti.

 

Berlin Kongresi, ilerde göreceğimiz gibi, Rusya’yı iyiden iyiye gücendirmişti. Ertesi yıl Rus orduları, Batı sınırlarına doğru ileri sevk edilmişlerdi. Aynı günlerde Fransa da büyük Verdun, Toul, Epinal ve Belfort sınır kalelerini vücuda getiriyordu. Sonunda yaşlı imparator Bismarck’ın Avusturya ile ittifak teklifine kerhen razı oldu. Buraya kadar imparator, böyle bir anlaşmayı Romanoff’larla Hohenzollern’leri birleştirmiş olan iyi niyete karşı bir hakaret olarak telakki ediyordu. İşte günün birinde, Bismarck’ın bunca emekle yüzdürmüş olduğu Alman devlet gemisini batıracak olan Avusturya ile ikili ittifak böyle başlamıştı (s. 98-9).

 

Moltke’nin Genelkurmay Başkanlığı’nda halefi, zengin bir Amerikalı kadınla evlenecek olan, alabildiğine tutucu Kont Alfred von Waldersee idi ve savaş bakanlığı ile Genelkurmay’ın üstünlük mücadelesi sürüp gidiyordu. 1883’de Waldersee, savaş bakanını atlayarak doğruca İmparatorla temas etme (immediatvortrag) yetkisini koparmıştı (Moltke böyle şeylere tenezzül etmezdi…) ve ne yapıp yapıp savaş bakanlığına Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı General Paul Bronzart von Schellendorf’u tayin ettirmişti (Biz Türkler bu Bronzart Paşa’yı çok iyi tanırız…) zira o, muhteşem bir oportünizmle, Immediatvortrag’da hiçbir sakınca görmeyen ve Genelkurmayın savaş bakanlığından yakasını sıyırmasını isteyen bir kişiydi (s. 108).

 

Yeni sınaî gelişme emperyalist arzuları beraberinde sürüklemişti. Koloni sorunu doğmuş ve bununla Amerika ve Asya’da büyük fütuhat düşleri görülür olmuştu; bu arada Goltz’un Türkiye’deki faaliyeti bir Doğu politikasının temellerini oluşturmuştu.

 

Bütün bunlar Genelkurmay, yani Almanya’nın her geçen gün genişleyen dünyada yerini tutmasını sağlayacak teknik ve örgütsel mekanizmayı yeni bir gözle görmeye sevk ediyordu. Genelkurmay’daki subayların şimdi yüzde ellisinin burjuva kökenli olması bir rastlantı değildi. Gerçi Pan-Cermanizmin Genelkurmay’daki yeri hiçbir zaman güçlü olmamıştı ama bunun içerde savunucuları burjuva tabakalarından geliyordu. Genelkurmay’da, soylu unvana sahip olmayan Yüzbaşı Keim ile Binbaşı Liebert gibileri vardı ki bunlar deniz propaganda örgütü Flottenverein ve benzeri kuramlarla ilk bağlantıyı gerçekleştirmişlerdi. Eski Prusya’lı Junker’ler hiçbir zaman kuvvetli bir donanmanın neye yarayacağını anlamış değillerdi; Alman ticaret ve denizaşırı varlıklarının korunması için tepinenler yeni varlıklı ticaret sınıfına mensuptular. Bu arada genç imparator II. Wilhelm de, büyükannesi Victoria’nın donanmasını gıpta ile hayalinden çıkarmıyordu (s. 116).

 

Tahkimat prensibine karşı olup daima yıldırım savaşını yeğleyen Waldersee, Türkiye’yi parçalama çabası içinde olduğu bahanesiyle Rusya’ya saldırma planları yaparken yerinden oldu ve makamına Schlieffen atandı. Onu, bir nevi sürgüne, Altona’da bir kolordunun basma gönderdiler (s. 122-3).

 

1892 ile 94 arasında Fransa, İspanya ve İtalya’da, Fransız Cumhurbaşkanı Carnot’nun katli ile doruğuna varan bir takım anarşi hareketleri baş gösterdi. Bunların etkisi hemen Almanya’da görülmeye başlandı. Kömür babası Freiherr (Vikont) von Stumm, enerjik karşı önlem için kampanya açtı. Bismarck’ın halefi General Caprivi’nin başı zaten Reichstag’la dertteydi. İmparator da bir gün hiddetle bu “yarı deli” Reichstag’ın canını sıkmayı sürdürmesi halinde onu cehenneme göndereceğini söyleyecek kadar olmuştu. Koyu sağ Kreuzzeitung gazetesinin nâşiri Hammerstein, işçileri tahrik edip üstlerine ateş edilmesinde ısrar ediyordu. Waldersee ise, adamının bu isteğini yerine getirmeye dünden hazırdı (s. 123-4). Bu gibi haller için Confucius’un verdiği hükmü ilerde benzer vesileyle nakledeceğim.

 

Uslanmayan entrikacı Waldersee bu günü bekliyordu ama Kaiser buna yanaşmadı. Zira onu tekrar getirmek demek dövüşmek demek olacaktı ki Wilhelm’in, genel olarak salınanın hilâfına, ne şimdi, ne de sonra, buna niyeti vardı. Savaşa hiçbir surette iştahlı değildi. Bütün istediği görkemli harp oyunları ve arkasından da geçit resimleriydi. O herkesle dost geçinme yanlısıydı (s.124).

 

Sonunda Waldersee, Boxer’ler isyanını bastırmak üzere Avrupa kuvvetleri başkomutanı olarak Çin’e gönderildi ki Türkleri de bir kenarından ilgilendiren olayın öyküsünü daha sonra anlatacağım.

 

Waldersee’nin başkanlığı sırasında Genelkurmay I. Daire Başkanlığı’na (Oberquartiermeister I), 1866 Sadowa-Koniggraetz ve 1870 Fransız savaşlarına iştirak etmiş Kont Alfred von Schlieffen atanmıştı. Bu iki adam arasındaki mizaç karşıtlığı belirgindi. Büyük şef özellikle bir harp çıkarmayı düşünürken Schlieffen gelecek harbe kaçınılmaz bir kaderin cilvesi olarak bakıyordu. İnsan iradesinin, başarı ya da başarısızlıkla arayıp bulmakta serbest olduğu tek şey, sayıca aşağı olan bir gücün, üstün sayıda bir düşman ittihadını nasıl yenebileceğinin araştırılmasıydı. Bu kadercilik, bir başka Genelkurmay subayı ve oldukça önemli bir tarih ve siyaset yazarı olan Kont Jorck von Wartenburg’un sahifeleri içinde beliğ ifadesini bulacaktır. Bu Kont’a göre Alman politikasının zaaf ve yetersizliğinin tek bir çıkış kapısı olabilirdi: bir önleyici savaş! Bu düşünceye bir zamanlar Schlieffen de, tecrübe kabilinden, iltifat etmişti.

 

Bu stratejin 1890’lardaki yaveri Yüzbaşı von Mackensen’di (s. 128-9), ilerde anlatacağım gibi Kaiser’in Yarbay Enver’e danışman olarak vermeyi teklif ettiği, sonraların ünlü komutanlarından von Mackensen…

 

Alman Genelkurmayı için iki cepheli bir harpte savaşmak belit (mütearife) haline gelmiş, bu âmirane tahmin kaderin bir hükmü karakterini iktisap etmişti. Böyle olunca da her türlü geleceğe ait plan, bir kâbus havası içinde hazırlanacaktı. Bu umutsuz durumda, askerî plancılar biraz cesaret verici bir geçmişe dayanma yolunu tutacaklardı ki bunların gözleri bir kez daha Büyük Frederick’e dikilecekti.

 

Frederick, iç hatlar üzerinde hareket ederek birçok cephede birden başarıyla dövüştü. Fransız ve İmparatorluk ordularını Kasım 1757’de Rossbach’da yenmiş, sonra 32.000 kişiyle Silezya’ya dalıp parlak bir yarı taarruzla 82.000 Avusturyalıyı Leuthen’de bozmuştu. Gerçi bu zaferler harbi sona erdirmemişti: işin sonu, altı yıl sonra, düşman ittihadının terkibinin değişmesiyle alınacaktı. Bütün bunlarla, sorun Schlieffen’in zihnini iyice kurcalıyordu; Fransa ile Rusya’nın, yani muhtemel iki güçlü hasmın birbirlerinden coğrafî ayrılığı, Frederick’in hem ayartıcı hem de aldatıcı durumuyla koşutluğu telkin ediyordu.

 

Temel sorun basitti: muhasımlardan birini, ona karşı mümkün olan en büyük kuvvet tahşidi (yığmağı) ile mağlûp edip sonra mümkün olan hız ve şiddetle öbürüne yüklenmek. Moltke böyle bir bastırmanın hızını, demiryolu taşımacılığını bir ana silâh haline getirmiş olmakla sağlamıştı. Schlieffen’e ise hız unsuruna ağırlık unsurunu eklemek kalıyordu ki bu da ordunun güçlendirilmesi programı olacaktı. Ancak, tasarladığı kitle ordularının sanayiyi seferber edip, şimdiye kadar gizli kalmış güçleri açığa çıkaracağını görememişti.

 

En büyük sorun, en büyük başarı umudu verecek ilk imha hareketinin hangi cephede uygulanacağı idi. Schlieffen önceleri Moltke ve Wandersee’nin, ana yayılmanın Doğu’da uygulanması planına iltifat etmişti. Fakat sonradan hem Doğu’da, hem de Batı’da, hızlı bir sonuç umutları solmaya başlamıştı. Fransa da, Rusya da tahkimatlarını tamamlamışlar, belli noktalara büyük ölçüde kuvvetler yığmışlardı.

 

Sonunda Schlieffen önce Batı’da harekâta başlama hususunda karar kıldı. O, Belçika toprağının ihlâlinin İngiliz müdahalesini davet edeceğini bilecek kadar tarih okumuştu.

 

Son iki büyük dünya savaşında Alman stratejisi, ana hatlarıyla, sonradan az çok tadile uğramış bu “Schlieffen Planı”nın uygulaması şeklinde olmuştu. Bunların ayrıntıları konumuzun dışında kalır (bkz. s. 130-135). Ancak şu kadarını ekleyelim ki I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Ludendorff’un haşin enerjisi kullanılmış olsaydı, Fransız cephesindeki durum farklı olabilirdi. Fransa’yı Falkenhayn’ın kurtardığı söylenebilir, şu sonradan başımıza gönderilen Falkenhayn…

 

O çağların ısrarla sürüp giden en tehlikeli askerî düşüncesi, tek bir meydan muharebesinin, netice ne kadar kati olursa olsun, kalıcı bir siyasî hesaplaşmaya götüreceği hayaliydi. Modern harbin bir ulusun tüm güçlerini serbest bıraktığı, bu güçlerin günün teknoloji ve ekonomik gelişmesi sayesinde fevkalâde büyük olup öyle bir iki yenilgiyle dayanma kabiliyetinin kırılamayacağı henüz idrak edilememişti. Bununla birlikte bütün bunlardan bir şeyler esinlenmiş olanlar da vardı. Colmar von der Goltz daha 1877’de, askerî yazar olarak ününün temelini Leon Gambetta ve orduları adlı yapıtıyla atmıştı. Daha sonra Silahlanmış ulus ile de dikkate değer bir anlayış ortaya koymuştu. Von der Goltz açıkça geleceğin harbinin, Ludendorff’un gerçek harbinin, sadece bir ordular işi olmayıp, kendini yaşamı sürdürme görevine kaptırmış ulusların tümünün meselesi olduğunu görmüştü (Schlieffen bunda yaya kalmıştı). Savaş alanındaki yıldırım zaferler değil, dövüşenlerden birinin tüm maddî ve manevî tükenişi ancak ihtilâfı nihaî bir çözüme bağlayabilirdi. Goltz ayrıca, teknolojinin zaferlerini her gün daha çok kullanan kitle ordularının harbin ister istemez hareketliliğini azaltacağı, ilerde aşırı tahkimatın kesin bir rol oynayacağı kehanetinde bulunmuştu ki kısa sürede, işbu kehanet doğru çıkacaktı (s. 135).

 

Goltz, gelecek harbin sadece bir kara harbi olmayacağını görüyordu, İngiltere dünyada Alman etkisinin başlıca muarızı olacaktı ve Türkiye mutlaka Hindistan ve Mısır’a karşı harekete getirilmeliydi. Ayrıca İngiltere’ye karşı bir huruç limanı olan Hollanda’nın işgalini ve donanmayla yakın işbirliğini derpiş ediyordu: Bu tür kavramlar ise Schlieffen için en aykırı fantezilerdendi (s. 136).

 

Planlamaya olan iman, çağın ruhuna uygun düşüyordu ve Schlieffen yanlıları Büyük Plan’a bir dogma hüviyeti vermişlerdi. 1905’te yapılan bir durum, muhasebesinde Schlieffen, Almanya’nın düşmanı olarak sadece Fransa ve Rusya’nın ortaya çıkmayıp bunlara İngiltere, Belçika, İtalya, Sırbistan ve Romanya’nın da katılacağı hususunda ittifak edilmişti. Bu yüzden de Rusya, Japonya’ya yenilip ilk Rus ihtilâli patlak verince, Fransa’ya karşı bir önleyici harp dahi bir an için düşünülür olmuştu. Her ne kadar, içlerinde o tarihlerde 4. Kolordu komutanı olan Hindenburg’un da bulunduğu birçok general bu fikre yatkın idiyseler de İmparatorla Şansölye von Billow bu eğilimde değillerdi (s. 137). Aslında Wilhelm, Fransa’nın ilerde anlatacağım niyetlerini bilseydi, herhalde böyle hareketsiz kalmazdı.

 

1905 Ağustos’unda sabah at gezisinde kaza geçiren yaşlanmış Schlieffen’in yerine şüphesiz en muktedir adam olarak Goltz vardı fakat onun İmparator’ca tahammül edilmez hırsı, bükülmez karakteri yüzünden bu yerin, büyük Moltke’nin yeğeni küçük Moltke tarafından doldurulmasına karar verildi. I. Dünya Savaşı’na onunla girildi (s. 138). Moltke Jr. ve Falkenhayn dönemi, “generalsiz savaş” tesmiye edilecekti (s. 143).

 

Motke Jr.’un kronik bademcik iltihabı onu çoğu kez yatağa bağladığından Genelkurmay’ın dizginleri, gayri resmî surette de olsa, o zamanlar henüz tanınmamış bir kişi olan Yarbay Ludendorff’un eline geçiyordu. Bu komutan, her çareye başvurarak, ordu mevcudunu artırma yollarını arıyor, bu arada Genelkurmay’ın Pan-Cermanistlerin yayılma politikalarına iştirak etmemesine rağmen bunların şeflerinden Class ile temasa geçiyordu. Ludendorff, hiçbir vasıtayı ihmal etmezdi (s. 149).

 

28 Haziran 1914 günü Sarajevo’da Prinçip’in tabancasından çıkan kurşunlar, Avusturya veliahdı ile eşinin yaşamına son vermişti. Durum son derecede gergindi, Wilhelm’in bunu idrak ettiği, ya da zihninin bir yanıyla idrak edip öbür yanıyla bunu aklından sildiği hususu, her zaman için bir psikolojik son olarak kalacaktır. Bütün bildiğimiz onun sanki bir genel savaş tehlikesi yokmuş gibi davrandığı ve kumandanlarıyla bu yolda konuştuğudur. Savaş bakanı Falkenhayn, kendisiyle görüşmesini Moltke’ye naklettiğinde herhangi bir acil harp durumu intibaını almadığını, sadece enerjik politik hareketin bahis konusu olduğunu anlatmış ve Moltke’nin tatilini iptal etmesi için bir sebep bulunmadığım da eklemiş. Kendisi dahi deniz kenarına gitmiş. Bu arada İmparator da Kuzey Denizi’nde yatıyla geziniyormuş (s. 150-1).

 

Ağustos 1915’te Hindenburg-Ludendorff ikilisi Masuri bataklıkları (Tannenberg)de büyük başarı sağlamışlar, Rus kumandanı Samsonov ormanda beynine kurşunu sıkmıştı. Bu zaferin tantanası hatta Sedan’ı bile gölgede bırakmıştı ama sonuç olarak da, birçok cephede birden vuruşulan bir harpte bu yerel başarı sadece Kuzeydoğu cephesinin istikrar kazanmasını sağlamıştı. Eylülde aynı bölgede yeni bir zafer daha kazanılmıştı, bu kez öbür Rus ordusunun komutanı General Rennenkampff üzerinde. Ama buna karşılık Galiçkaya’da Avusturya ordusu çöküyordu ve çok cepheli harp halkası Almanya’nın etrafında daralıyordu.

 

Bu arada Falkenhayn Batı’da bir türlü geleneksel çevirme stratejisinden vazgeçmek istemiyordu. O ise ki koşullar artık, hiçbir surette buna müsait değildi. Böylece, Doğu’dan başarılara ve iç durumunun rahatsızlığı dolayısıyla Rusya’nın Almanya’nın en zayıf hasmı olmasına rağmen, Falkenhayn’ın gözü Batı’dan ayrılıp bir türlü Doğu’da kati netice aramaya dönemiyordu.

 

Gönüllülerden oluşan dört yedek birlik kuruldu. Bunlar, Almanya’nın okumuş gençliğinin kaymağı, yeni subay kadrosunun çıkabileceği bir ana kaynak teşkil ediyorlardı. Ama bunlar, yeni bir saldırının ateşine yakıt olarak atıldılar (Enver Paşa da, ilerde anlatacağım gibi, iki bin Darülfünun efendisini aynı şekilde eritmişti). Kasım’ın başlarında son Alman taarruzu bir kan ve çamur deryası içinde durağan hale geldi. Alman alaylarının birinde, adsız bir gönüllü dövüşmekteydi. Künyesinde Adolf Hitler yazılıydı (s. 166-7).

 

Bütün bunlar olurken de üretim güçlerini, mücadeleyi sürdürecek düzeye çıkartma çabası gelişiyordu. Bir hammadde şubesi savaş bakanlığına bağlanmış ve bunun başına da Allgemeine Elektrizitaetsgesellschaft’ın vârisi Walter Rathenau sessizce getirilmişti. Büyük işadamı yeteneklerinin yanı sıra felsefî bilgilere de sahip olan Rathenau Yahudi idi. Bu gürültüsüz gelişmeyi bir başkası izleyecekti. İngiliz ablukası özellikle barut imali için gerekli Şili nitratının gelişini tehlikeli şekilde engelliyordu. Bilim Almanya’nın yardımına koştu ve Profesör Haber, amonyaktan sentetik nitrik asit türetmeyi başardı. Haber de bir Yahudi kökenli bilim adamıydı (s. 169).

 

Bütün kurmay subay nesilleri içinde von Seeckt, en iyi beyin olarak niteleniyordu. Bir Prusyalı subay ve Junker’e göre, Hristiyan ve hümanist çizgilerde alışılmamış bir liberal eğitimin izlerini taşıyordu. Değişik konularla ilgilenen bu subay boş zamanlarında İspanya, İngiltere, Fransa, Kuzey Amerika ve Hindistan’ı gezmişti. Kurmay subayların çoğunluğu gibi anti-parlamenter ve anti-liberal idi, o kadar ki demiryolu şubesinde Groener onun nazarında bir şüpheli bir Güney Alman demokratı idi… Demokrasi insan kişiliğini bir bütün olarak ele alıyor, o ise ki Prusya sadece görev ve devlete hizmet ahlâkını düşünebilirdi. Bu itibarla Seeckt o günlerde ulusun saklı güçlerini uyandırmakta hiçbir fayda görmüyor, bunun yerine ulusu “kuvvetli adam”ın, diktatörün güdümü altında kayıt altına almayı yeğliyordu. Bu tür bir diktatörlüğün monarşiyi mahvedeceğini göremiyordu.

 

Dış politika üzerindeki görüşleri ayrıca çok daha ilginçti. Batı güçlerinin 1914 yangınına götüren rekabetlerinin tek bir silâh çatışmasıyla hal ü fasl edileceğine inanmıyor, bu ihtilâfın birçok safhaları olacağını sanıyordu. Sürmekte olan harp, Seeckt’in görüşüne göre, bütün tarafların geçici olarak pes etmeleriyle sona erecek. Bunu bir iktisadî mücadele devresi takip edecek. Bundan sonra da nihaî ve kesin sonuçlu silâhlı çatışma gelecek. Bu itibarla Alman siyasasının görevi, gelecek harp için hazırlıklı olmak ve bunu en uygun şekilde yürütebileceği pozisyonları iktisap etmek olacaktır. Bu, Pan-Cermanistlerin ileri sürdükleri gibi bir ilhak politikası demek olmayıp Atlantik kıyılarıyla Yakın-Doğu arasında bir ittifaklar sistemi yaratmakla sağlanacaktır: Hollanda, Belçika, İsveç, Danimarka, Norveç, Avusturya. Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye’yi içine alacak bir devlet ittifakı vardı, düşüncesinde. Rusya’ya gelince, onunla, Pan-Slav ihtiraslarını Asya’ya ve her şeyden önce de, Hindistan’a yönlendirmek suretiyle, bir anlaşmaya varmayı umuyordu. Uzak-Doğu için de, bir harpçı devlet olarak Japonya’ya Doğu Asya’nın kontrolü bırakılacak, böylece onunla da bir itilâfa gidilecekti. Almanya’nın en önemli etki alanı Türkiye olacaktı.

 

Bittabi bunlar Genelkurmayın değil, von Seeckt’in kendi kişisel görüşleriydi. Bununla birlikte bunlar o günlerin havasına da uygun düşüyorlardı. Nitekim 1916’da Gelecek harp adlı, önemli bir ordonant uzmanı Albay Brack-müller’e ait olduğu sanılan bir kitap yayınlanmıştı. Bunda, bir ikinci dünya savaşı için akıllı ekonomik hazırlıkların gereği vurgulanıyordu. Her ne kadar Seeckt, toprak ilhakı konusunda, Flandre’dan Estonya’ya uzanan bir Almanya düşü içindeki Pan-Cermanistler gibi uzağa gitmiyor idiyse de fikirlerinin, Genelkurmayla Pan-Cermanistlerin harp amaçları arasında bir bağlantı kurduğu ve bu her iki kurumun birbirlerine yaklaşmalarına yardımcı olduğu da bir vakıa idi. Bu görüşlere Ludendorff’un da iştirak etmiş olması bu yakınlaşmayı kolaylaştırıyordu.

 

Kişilerin özel mütalâalarından çok daha büyük kuvvetler, Pan-Cermanistlerle Genelkurmay arasında müşterek zemin yaratıyordu. Pan-Cerman hareketinin gerisinde duran çok sayıda iş babası, savaşın gerçek anlamını çıplak bir materyalist gözle yorumluyorlardı. Daha Ağustos 1914 sonundan itibaren bunun hangi amaçlara hizmet edeceği hususunda karar verilmişti. Flandre’lardan, Doğu Fransa’dan ve Polonya ile Baltık topraklarından geniş dilimler istemekte Stresemann gibi millî liberaller, Hugenberg gibi muhafazakârlar ve Hugo Stinnes gibi yalnız gezen kurtlar ittifak halindeydiler. İşin hazin tarafı büyük iş çevrelerinin Fransız Longwy ve Briey demir madenlerini ele geçirme ve Belçika ile Kuzey Fransa’nın zengin maden ve sanayi alanlarının denetimini elde etme arzusuyla Genelkurmayın Almanya’nın gerçek sınırlarının önüne bir toprak kuşağı çekmek saf stratejik düşüncesinin denk gelmesiydi.

 

Neredeydi, Bismarck gibi uzağı gören, temkinli politik lider?… (s. 174-6).

 

Çöküş sathı mailine girmiş Hohenzollern rejiminin son günlerinde Prusya Kraliyet Genelkurmayının son başkanı olacak olan iri, geniş yapılı Hindenburg, devletin son kalan gücünün timsali, sendeleyenlere bir sığınak, inancını kaybedenlere bir umut haline gelmişti (s. 179). Bu umutların harpten sonra da süreceğini göreceğiz.

 

Bütün uyum ifade eden dış görünüşlere rağmen Hindenburg’la Ludendorff, tab’an tümden değişik ve birbirleriyle anlaşmakta zorluk çeken iki insandı (s. 181). Ham bir askerî teknisyen olan sonuncusu uzun vadeli plan yapmaya bayılırdı ve bunlarla da sıra Almanının özel yaşantısına en radikal müdahaleyi öngörürdü: doğum oranının artırılması, askerden kaçanların sayısının azaltılması, meskenlerin ıslahı, zührevî hastalıklarla mücadele, topraktan kaçışın durdurulması, askerden döneceklerin kırsal kesime yeniden iskânı… gibi projelerdi bunlar. Bir Wehrschulgesetz, gençlere askerlik öncesi eğitimi verecek (hani bizdeki bir zamanların lise “askerlik dersleri” ve askerlik kampları gibi bir şey…) ve bir Reichsaufklaerungsamt da (artık tehlikeli şekilde artmakta olan) yıkıcı faaliyetlerle uğraşacaktı. Hepsinden önemli olarak da Ludendorff, on beşle altmış arasında herkese zorunlu askerlikle cephane için kadınların seferber edilmelerini derpiş ediyordu.

 

İşin tuhaf tarafı da Mackensen gibi bir adamın, Şansölye’nin askerden olmasında ısrar etmesi; Seeckt’in, günün sorunlarına en basit çözümün bir askerî diktatörlük olduğunu ifade etmesine rağmen Ludendorff’un, sürekli olarak kendi kuvvetli adamını, kendi “Alman Lloyd George”ını politikacılar ve parlamenterler arasında aramasındaydı. Onu bulamıyordu. Yine garip bir paradoks olarak, Stresemann gibi parlamenterler, askerî diktatörlüğün tek kurtuluş umudu olduğunda ittifak ediyor ve Ludendorff’a Alman Cromwell’i olarak kadeh kaldırıyorlardı…

 

Askerî diktatörlük üzerindeki görüşleri ne olursa olsun Ludendorff’un savaş sosyalizmi heyecanına sınır yoktu: bu sosyalizm tüm insan ve malzeme kaynaklarının insafsızca istismarını derpiş ediyordu ve bu da onun harp telakkilerine çok uygun düşüyordu. Ama bu sosyalizm de Alman kitlelerinin manevî seferberliğini etkilemekte kusur edecektir. Ludendorff’un politik serüveni fiyaskoyla sonuçlanacaktı. Aradığı güçlü politika için desteği 1916’da Tirpitz ve Prusyalı bir yüksek memur olan Wolfgang Kapp tarafından kurulmuş Vatan Partisi’nde (Vaterlandpartei) bulacağını sanmıştı (yukarda adı geçen, Pan-Cermen hareketinin liderlerinden Class, bu partinin yandaşlarından biriydi). Bu örgüt tüm ilhakçıların ve kuru güç politikasına düşkünlerin amaçlarını özümlüyordu o kadar ki kendi ilhakçılığı da her gün artıyordu. Bolşevik liderlerle Brest – Litovsk’da masaya oturmaya gittiğinde, Alman delegasyonu beraberinde Lituanya, Courland, Estonya, Polonya ve Ukranya’nın Alman etki alanı içinde bulunduğu iddiasını götürecekti. Hani derler ya, “horoz ölmüş, gözü çöplükte kalmış” diye…

 

Bu partinin ruhu kitlelere tümden yabancıydı ve cephe gerisinde moralin yükselmesi beklenirken tam tersi olmuştu. Lloyd George bir gün Foch’a Ludendorff hakkında ne düşündüğünü sorduğunda “iyi bir asker” yanıtını almıştı. Foch, “iyi bir general” dememişti… (s. 183-7).

 

Kasım 1916’da Franz Joseph’in ölümüyle birleşik Avusturya – Almanya kumanda sistemi projesi de suya düşmüştü. Yeni imparator Karl, imparatorluğu kendi bildiği gibi, gerekirse Alman ortağını reddederek kurtarmaya kararlıydı. Karl, Merkezî Devletler için hiçbir umut kapısı bulunmadığını biliyordu.

 

Bu arada da, ilerde ayrıntılarıyla anlatacağım gibi, Almanlar Falkenhayn’ı Türkiye’ye, Filistin cephesini kurtarmaya gönderiyorlar. Beraberinde de bir kurmay Binbaşı var. Adı Franz von Papen.

 

Brest – Litovsk pazarlığında Hindenburg – Ludendorff ikilisinin öğütleri Seeckt’in bazı düşüncelerine belirli şekilde ters düşüyordu. Bu sonuncusu muhakkak olarak Ludendorff’dan çok daha uzak görüşlüydü. O zamanlar yazdığına göre Rusya’yı çökertmek demek, müttefiklerin ekmeğine yağ sürmek demekti. O, Rusya’yı, büyük uluslararası mücadelenin ikinci safhası için bir muhtemel müttefik olarak görüyordu ve dolayısıyla da Doğu’da bir anlayış siyasetini öngörüyordu. Bolşevik ideolojisini buna bir engel ve sosyal nizam için bir tehlike olarak düşünmüyordu. Ama Ludendorff, eline geçirdiğine sımsıkı yapışmış, hiçbir şeyi geri vermeye niyetli değildi. O ise ki Doğu’da serbest kalmak kaydıyla Belçika ve Alsace – Lorraine’i Batılılarla pekâlâ bir pazarlık konusu olarak kullanabilirdi. Ludendorff’un bu tutumu, Groener’inkiyle de kesin tezat arz ediyordu. Bu sonuncusu daha 1916’da, geri verme politikasının Almanya için güçlüklerini çözmede en etkili yol olduğuna inanmıştı. Hatta bir gün bu düşüncesini kömür babası Hugo Stinnes’in yanında açıklamak gafletini göstermişti: kısa bir süre sonra Kriegsamt’ın başından atılmıştı (s. 190-2).

 

Bu arada Orta Doğu’da işler kötüye gidiyordu. Bağdat düşmüş, Filistin cephesi de dengesini kaybetmişti. Seeckt, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı’na, yani Osmanlı Orduları Başkomutanlığına atanmıştı. Bu denli kudretli bir uzmanın bu rollere çıkarılmasının nedeni şüphesiz elle tutulur yeni birlikler meydana getirmekti. Binbaşı Köstring, Yüzbaşı Fischer ve Yüzbaşı Tschunke gibi mümtaz ve ilerde büyük görevler yüklenmeye namzet subaylarla birlikte Seeckt Türkiye’de oldukça hırslı projelerin peşine düşecekti: Mezopotamya’yı geri almak üzere Kuzey İran üzerinden bir taarruz; belki de Goltz’vari Hindistan’a yürümek nihaî amacıyla Kafkaslar’a dalmak…! Berlin onu Bronzart von Schellendorf’un (Bronzart Paşa’nın) yerine göndermişti.

 

Bu aynı 1917 yılında Almanya’da durum parlak gözükmüyordu. Bahriye açıkça itaati reddediyordu. Rusya’dan dönmüş bazı Alman esirleri, Batı cephesine sevk edileceklerini duyunca isyana kıyam etmişlerdi. Cephelerden firar olayları her gün artıyor, silâh sanayisinde geniş ölçülere varan grevler baş gösteriyordu. Ludendorff sert önlemler istiyordu ki bunlar arasında grevcileri cepheye göndermek bunların en berbatı idi. Silâhlı hizmeti bir ceza olarak kullanmak, bu işi görenlere bir hakaret olacaktı. Scharnhorsth vatana hizmetin bir şeref olduğunu ifade etmişti (s. 192-3). Hatırladığım kadarıyla 1950lere kadar Türk Askerî Ceza Kanunu’nda “yeni baştan askerlik”, fer’î ceza olarak geçerdi…

 

Ludendorff, Avusturya, Bulgar ve Osmanlı tümenlerini Fransa’ya teksif etme fikrini bile beslemişti (s. 193). O ise ki Galiçya bize yetmiş ve artmıştı bile…

 

Pes etme saati gelmişti. Ludendorff istifasını İmparator’a verdi. Hindenburg ise yerinde kalmayı yeğledi. Bu davranış, Alman Genelkurmay’ının geleceği bakımından büyük sonuçlar doğuracaktı. Hindenburg, ateşkes görüşmelerinin bundan böyle sadece sivil hükümet tarafından yürütüleceği kararını bildirdi ve Yüksek Komuta’yı bu işe bulaştırmayı reddetti. Eğer biri teslim olacaksa o, ordu liderlerinden biri olmayacaktı (s. 200).

 

Nihayet Wilhelm de kadere boyun eğdi. Monarşi bitmişti ama süreklilik, yeni çağa kendini ayarlama olanağını bulan ordu tarafından idame edilecekti. Büyük Genelkurmayın merkez şubesi, Ludendorff’un boş bıraktığı yer için birkaç isim ileri sürdü. Bunlar arasında von Seeckt ile Groener de vardı. Ama ilki Türkiye’deydi ve Boğazlar da artık Müttefiklerin elinde bulunduğundan, Almanya’ya dönebilmesi zamana mutavakkıftı. Geri kalanlardan General Groener, bir Güney Almanyalı olması itibariyle, demokratik partilerce özellikle kabul edilecek bir adamdı. Böylece o Genel Karargâh Komutanlığı’na atandı, Hindenburg’a da danışman oldu. Genelkurmay’da bu güne kadar yüksek mevki elde etmiş ilk inanmış demokrat oluyordu.

 

Yeni bir dönem başlamıştı. Kasım’ın sekizinde kızıl bayrak başlıca kentlerin hepsinde dalgalanıyordu. Cephe gerisinde askerler, Bolşevik usulü askerî şuralar seçiyorlar, bu arada General von Lissingen, içinden gelmeye gelmeye Berlin işçileriyle anlaşmaya varmaya çalışıyordu. Her ihtimale karşı Groener, mahrem olarak Batı cephesinin ordu ve ordu grubu komutanlarına iki soru yöneltti.

 

Bunlardan ilki, birliklerin İmparator için Anavatan’a karşı savaşıp savaşmayacakları idi. Yirmi üç yanıt olumsuz ve on beşi kararsızdı; sadece Veliahdın Kurmay Başkanı General von der Schulenburg kesin olumlu yanıt verip harekete geçmekte ısrar etmişti. İkinci soru, bir Bolşevik girişimini bastırmaya razı olup olmayacakları idi. Buna on iki yanıt müspet, on dokuz kararsız, sekizi kesinlikle menfi idi. Waldersee, askerin itaati konusu üzerinde konuşmayı dahi bir büyük günah olarak görürdü. Ama çok sular geçmişti köprülerin altından. Artık Groener ve yardımcısı von Schleicher, imparatorluk tacından başka çok daha önemli işlerin bulunduğu inancı içindeydiler. Onlar Almanya ve Alman ordusunu düşünüyorlardı. Askerlerin güvenilirliği bahis konusu olunca İmparator bunların yeminini hatırlatmıştı ama Groener bunun, bugünkü koşullar altında, bir hayalden ibaret olduğu yanıtını vermişti (s. 200 -1).

 

Cumhuriyet ilân edilmişti ama Genelkurmay, heybetli başkanı ve usta Karargâh Komutanı altında, kaya gibi durmaya devam ediyordu. Ordunun hiçbir zaman teslim olmadığı, zafer çelenginin demokrasinin pis parmakları tarafından alnından çalındığı efsanesinin bir saçmadan ibaret olduğunu kurmay subayların genç neslinden başka kimse daha iyi bilemezdi.

 

Ordu “Kraliyet Kalkanı”nı kaybetmişti. Şimdi Seeckt gibileri artık nizam ve otorite sütunları üzerine oturması gereken Devlet’e destek olacak yeni sembol ve yeni bir şeyin peşine düşeceklerdi. Ludendorff, düşkün Tiran, İmparator’un tahttan feragat haberini Batı Berlin’deki mütevazi pansiyonunda öğrenmişti. Elem değil, şiddetli öfkeyle kalkmıştı yerinden. Seeckt de, bu haberi, onu İstanbul’dan Ukranya üzerinden Almanya’ya getiren trende almış ve göz yaşlarını tutamamıştı.

 

Ludendorff kendisi hakkında herhangi bir şüphede bulunmaktan ve kendini ithamdan aciz olarak hemen uğursuz yollarla kendi mükemmel planlarını etkisiz hale getirmiş olan bir takım gizli kuvvetleri aramaya koyulmuştu. Böylece de sır içinde sırlar, Yahudilerin, masonların ve Jesüitlerin gizli güçleri üzerinde karanlık düşüncelere dalmış, sihirli rakamlarla uğraşmaya koyulmuştu. Durumu patolojik ölçülere varmıştı. İsveç’te bir eski dostunun yanına varmayı yeğledi. Berlin’i terk etmeden az önce İngiliz generali Sir Neill Malcolm, ziyaretine geldi. Ludendorff, hükümet ve güç zamanda onu terk etmiş olan halk hakkında ağzına geleni söyleyip artık Almanların muharip atalarına lâyık olmadıklarını göstermiş bulunduklarını iddia etti. Bunun üzerine İngiliz generali soruyor: “bana, sırtınızdan bıçaklandığınızı mı söylemek istiyorsunuz, general?”. Ludendorff bu cümleye yapışıyor: “Tamam!” diye bağırıyor, “sırtımdan bıçakladılar, sırtımdan bıçakladılar!…” (s. 202-3).

 

Her ne kadar Halk Temsilcileri, ateşkesi kabul etmiş olmakla suçlanıyor idiyseler de Genelkurmayın en ters subayı bile artık Almanya’nın çok cepheli bir harbi sürdüremeyeceğini kabul etmişti. Çöküntü, bu subay zümresine göre, siyasî ve iktisadî alanda olmuş, onlar savaş alanlarında yenilmemişlerdi: bu itibarla asker olarak kendilerine olan saygıdan bir şey kaybetmemişlerdi. Hindenburg, Groener ve Schleicher’i biraraya getiren etken, Bolşevizm heyulâsıydı. Böylece de Alman Cumhuriyeti’nin beşiğini sallayan Halk Temsilcileri ile Genelkurmay’ın garip ittifakı ortaya çıkmıştı. Geçici hükümette İçişleri ve Savaş Bakanlıklarını elinde tutan Ebert 9 Kasımda Bolşevizm’le bir savaşta yardım alıp alamayacağını Başkomutanlığa sorduğunda Schleicher olumlu yanıt veriyor ve ertesi günü ortaklık tamamlanıyor. Tamamlanıyor ama her iki taraf da birbirinden kuşkulanmayı elden bırakmıyor.

 

Herşeye rağmen Alman askeri Rus değildi… Çoğu, devrimden çok sırtındaki asker elbisesini bir an önce çıkarıp evine dönmeyi amaçlıyordu (s. 207).

 

Schleicher’le Groener, Ebert’i Şansölye’liğe itmekte her türlü yararı görüyorlardı. Bir yandan da sonunda Prusya’nın Koruma Polisi (Schutzpolizei)ne dönüşecek olan beş hücum kıtası kuruluyordu. Bunlar sokak muharebelerinde kullanılacaklardı (s. 209).

 

Ama Ebert kararsızdı. Ne de olsa o bir işçi lideriydi ve onun önderliği altında işçiler bir devrim için mücadele edip ıstırap çekmişlerdi. Şimdi de subaylar bu aynı işçiler üzerine, gereğinde, ateş açma iznini kendisinden istiyorlardı!… (s. 209-10).

 

Bundan sonrasının öyküsü uzun ve konumuzun dışına taşıyor.

 

Sonunda Groener’le Schleicher, ordunun terhisini, fazla sıkıntıya mahal bırakmadan sağlamışlardı. 1919 yılı, Eski Askerler Birliği (Soldatenbünde) yılı olacaktı. Orta Almanya’da, yedek subay ve sivilde içme suyu sodası imalâtçısı Yüzbaşı Seldte ile Kurmay Yarbay Düstenberg, Çelik Miğfer (Stahlhelm) örgütünü kuruyorlar; bu arada eski subaylar “Alman Subayları Birliği”ni (Bund Deutscher Offiziere) ve kuvvetlice monarşist Nationalverband Deutscher Offiziere’yi vücuda getiriyorlar. Ludendorff İsveç’ten dönüyor. Seeckt ise Doğu’da “Kuzey Sınır Savunma”nın kurmay başkanlığına getiriliyor (s. 213).

 

Sıra, Versailles muahedesinin imzalanmasına geliyor. Hükümet bu konuda resmen Hindenburg’a yaklaşıyor. İhtiyar mareşal, Doğu’da başarının mümkün olduğunu ama Batı cephesinin tutulamayacağı yanıtını veriyor ve ekliyor: bir asker olarak, teslim olmadansa şerefimle ölmeyi tercih ederim! Haklıydı, bu asker. Prusya şeref adabına göre gerekli olan buydu. Hindenburg bir kez daha işin sorumluluğunu politikacılara yıkmıştı. Ama öbürleri, Prusya onur töresinden daha önemli başka şeylerin de bulunduğu kanısındaydılar. İmza etmemenin tek alternatifinin Almanya’nın tahribi olacağını müdriktiler. Bunlar ne Enver, ne de Hitler’diler… İş tartışmaya dökülünce Hindenburg odayı terk ediyor.

 

Özellikle Seeckt ordunun varlığını korumayı her şeyin üstünde tutuyordu (s. 206). O, orduyu politika dışında tutmayı başaracak, böylece onu sadece komünizme karşı değil, aynı zamanda demokratik etkilerden de bağışık tutacaktı (s. 219) ve “devlet içinde devlet” (imperium in imperio) haline getirecekti (s. 220).

 

Geldik Weimar Cumhuriyeti’ne. Başkanı Ebert’ti. Bir yandan da Seeckt’in bir “minyatür büyük ordu” kurma çabaları aralıksız sürüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanları daha 1923’den itibaren bu işte rol almışlardı: von Blomberg, von Leeb, von Bock, von Rundstedt, Yarbay olarak şube kurmay başkanlıklarında bulunuyorlardı.

 

Von Brauchitsch ile Kesselring Truppenamt’ın eğitim şubesindeydiler. Kanal Seferi sırasında Osmanlı birliklerinin kanala atlayıp mahvolmalarını istemiş olan Kress von Kressenstein (von Kress) topçu komutanı olup Beck ile von Fritsch birer topçu, Halder de bir piyade alayının kurmayındaydılar. II. Dünya Savaşı’nın son Genelkurmay Başkanı, ünlü Panzer birlikleri komutanı General Guderian, Yüzbaşı rütbesiyle motorlu taşıtlar müfettişi olarak görev yapıyordu. Bu arada 7. Piyade Alayı’nın kurmay subayları arasında Ernst Röhm adında biri de vardı (s. 226-7).

 

Çok önemli bir husus da Seeckt’in, “mucize”sini Sovyetler Birliği ile dostluk politikasıyla perçinlemesiydi. Böyle bir dostluk Prusya geleneğine uygun olmakla kalmıyor, aşikâr çıkar birliği de buna âmir oluyordu. Sovyetler Birliği, Almanya gibi, Cemiyet-i Akvam’dan atılmış bir “parya” idi ve üstelik de Versailles muahedesine imza koymamıştı (s. 229). Bundan başka, Polonya çıbanı da ortadaydı. Bu çıban Reichswehr (Versailles’ın müsaade ettiği Alman ordusu) ile Kızılordu’nun yakınlaşma nedenlerinden biriydi. Aynı zamanda Fransızların Doğu ve Güney-Doğu Avrupa ittifaklar sistemine bir cevaptı. Bolşevik liderlerinin, dünya ihtilâli için işbirliği önerilerini Seeckt soğukkanlılıkla dinliyor ve Rus ordularının günün birinde Rhein üzerinde görünebileceği lafı, onun nazarında çocukları korkutacak bir hikâyeden ibaret kalıyordu.

 

Yakınlaşma, iktisadî etkenlerle de kolaylaşıyordu. Ülkesinin sanayileşmesi için Lenin, yüksek düzeyde sanayileşmiş bir ülkenin desteğine muhtaçtı.

 

Fransa, İngiltere ve ABD ile normal diplomatik ilişkiler kesilmişti. Buna karşılık Türkiye ile münasebetler mükemmeldi ve her ne kadar Türkler Sovyetlerin gereksinmelerini karşılayamazlarsa da savaş sırasında Seeckt’i çok iyi tanımış olan Enver Paşa, bu iki tarafın temasını sağlayacaktı.

 

Mart 1921’de, yasaklanmış Alman endüstrisinin Sovyetler Birliği’ne transferi için görüşmeler başlıyor. Bu ülkenin yeniden silahlanmasını teminat altına alacak olan bu endüstriye de ayrıca geniş ufuklar açılmış oluyordu. Radek, Krassin ve başka ileri gelen Sovyet liderleri Berlin’e geliyorlar. Seeckt, hükümet adamlarını bu davaya çekmek için çaba harcıyor. 1920’de Ruhr kıyamını örgütleyenler arasında bulunan Radek’i bizzat kabul ediyor. Türkiye’de beraber bulunduğu Tschunke, Reichswehr bakanlığı içinde “Özel R Şubesi”ni örgütlüyor (“R”, Russland’ın simgesi oluyor). Schleicher, Sovyet politikacılarıyla görüşmeler için kendi evini tahsis ediyor. Bu arada Büyük Genelkurmay’ın Haberalma dairesi başkanı Nikolai ve hemen sonra da, Afganistan’a bir seferin lideri Yarbay von Niedermayer, Reichswehr’in gizli temsilcileri olarak Moskova’ya gidiyorlar. Daha sonra Truppenamt’ın başı General Hasse birkaç kez Kızılordu kurmayını ziyaret ediyor.

 

Ağustos 1921’de Radek Seeckt’e, bir Polonya saldırısı vaki olacak olursa onun Sovyetler Birliği’ni tutup tutmayacağını soruyor. Seeckt açıkça böyle bir hareketin Almanya için imkânsız olduğunu, zira Polonya ile herhangi bir ihtilâfın derhal Çekoslovakya ve Fransa’nın müdahalesini davet edeceğini, bununla birlikte hayırhah tarafsızlığı ve karşılıklı olmak kaydıyla askerî öğüdü esirgemeyeceğini söylüyor. Bu yolla Sovyetler Birliği, kendi kumanda sistemlerinin kurulmasında Alman Genelkurmay’ının yöntemlerini uygulama olanağını buluyor. Truppenamt da yasaklanmış silâhları ve özellikle tank ve uçakları, Sovyet toprakları üzerinde etüt etmek ve uzmanlarını eğitmek imkânına kavuşuyor. Daha 1922’de Sovyetler Birliği Genelkurmay’ı Seeckt’i Çanakkale’deki askerî durum üzerine bilgi vermeye davet ediyor ve 1925 Sovyet arazi hizmet talimnamesi Alman modellerine dikkate değer şekilde benziyor.

 

Bu askerî ve ekonomik işbirliğini daha da ileri götürmek üzere iki yeni örgüt kuruluyor. Bunlardan ilk GEFU ya da Gesellschaft zur Förderung gewerblicher Unternehmungen (Sanayi girişimlerini ileri götürme şirketi) olup Tschunkenin idaresinde Moskova ve Berlin’de büroları kuruluyor, öbürü Sovyetler Birliği’nde çalışan zehirli gaz imaliyle meşgul Bersol-Aktien- Gesellschaft oluyor. Alman uzmanları artık Sovyet fabrikalarında Reichswehr için mermi imalini denetliyorlar ve Profesör Junkers, Moskova yakınında Fili ile Kharkow’da şubeler açıp askerî uçak imaline başlıyor (ünlü Junkers uçakları). Cenova kongresinde Çiçerin ile Rathenau arasında şaşırtıcı şekilde imza edilen Rapallo muahedesi, bu yeni ilişkileri resmî düzeye çıkarıyor ve Seeckt, her ne kadar Rathenau’nun Yahudi olduğunu unutmuyorsa da bu sonuçtan son derece memnun olup bir “olumlu siyasa”dan söz etmeye başlıyor. İşte bu noktada Genelkurmay Batı’ya ters dönmüş oluyor.

 

1922’de Özel R Şubesi, Sovyetler Birliği’nde eğitilmek üzere ilk subayları gönderiyor. Müteakip yılda Kazan’da bir tank okulu açılıyor ve Kharkow’da avcı pilotları okulu kuruluyor. Bir gaza karşı eğitim merkezi örgütleniyor ve Kiev ve Lipetsk ile Doğu Prusya’da Arys manevra alanlarında Alman ve Sovyet subayları beraberce talim ediyorlar.

 

Sovyetler de bütün bunlardan mukabil yararlar sağlıyorlardı. Birçok yüksek rütbeli subay ve bunlar arasında Kızılordunun müstakbel Genelkurmay başkanı (Stalin’in tasfiye edeceği) Tuhaçevski ile İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanlarından Zukov, Berlin’e gelip Truppenamt’ın kurmay subay adaylarını nasıl eğittiğini tetkik ediyorlar. Biraz önce de Schleicher gizlice Moskova’ya gitmişti.

 

Bittabi Kızılordu Seeckt’in subaylarını özel şekilde ilgilendiriyordu zira o da süvari ve motorlu birliklerle mücehhez bir elite (güzide) ordu fikrini temsil ediyordu. Ama bunun dışında Sovyetler, kitlelere disiplini aşılayan ve bunların askerî hamiyetlerini kamçılayan bir bulunmaz siyasî parti örneğini veriyordu. Schleicher, Blomberg, Hasse ve Sovyetler Birliğine giden öbür generallerin Bolşevik ideolojisinden fazla etkilenmedikleri açıktı. Bir gün Blomberg, Danzig senatosu başkanı Rauschning ile bir görüşmede, Sovyetler’de gördüğü kitle disiplini örneğinin onu nerede ise Bolşevik yaptığını fakat muhakkak olarak onu bir nasyonal sosyaliste dönüştürdüğünü ifade etmişti (s. 230-3).

 

Hitler’in SA’ları (Sturm- Abteilungen, Hücum Birlikleri) etkili bir özel ordu hüviyetine bürünürken Ludendorff henüz sağdı. Seeckt her ikisiyle temasa geldi. İlki, üzerinde derin etki yapmış, taassubu onda kuşkular uyandırmıştı. Geleceğin nasyonal sosyalist kitle partisinin lideri ile ordunun lideri arasındaki ilk buluşmaydı bu (11 Mart 1923) (s. 234).

 

Bu arada herkes Mustafa Kemal Paşa modelinde bir Ankara ulusal mukavemet hükümeti istiyordu (s. 235).

 

Hitler işi azıtmakta gecikmeyecekti. Gazetesi Völkischer Beobachter’de Seeckt’e hücum edip onu tutucu bir diktatörlük kurmuş olmakla suçluyordu. Üstelik de eşinin Yahudi olduğunu iddia ediyordu. Bu saçmalıklar üzerine Seeckt, Münich’te 7. Askerî Bölge Komutanı (ve bizim ilerde yakından tanıyacağımız) General von- Lossow’a gazeteyi kapatmasını emretti fakat Lossow bu emri dinlemedi. Almanya’yı kurtarma tarihî görevini yüklendiğini iddia eden Hitler’in arkasında çok fazla genç subay vardı. Seeckt, Lossow’u görevinden aldı (s. 237-8).

 

Cumhuriyet’in kaderi tamamen Seeckt’in eline düşmüştü. Onun da ilk işi hem nasyonal sosyalist, hem de komünist partileri aforoz etmek olmuştu. Hitler tarafını tutmuş olan Piyade Okulu Münich’den Dresden’e nakledildi ve subay kadrosu içindeki Rohm gibi “güvenilmez”ler hizmetten atıldılar (s. 240).

 

Almanya’nın Cemiyet’i Akvam’a alındığı 1927 yılından itibaren bu ülkede iki dış politika eğilimi görülüyordu. Bunlardan ilki demokrat ve sosyalistlerin temsil ettikleri Batı Avrupa mektebi ile askerlerin temsil ettikleri Doğu Avrupa mektebi. Uzun süre Paris’te yaşamış nitrat kralı ve heykeltıraş Arnold Rechberg ile General Max Hoffman’ın etrafında toplanan birçok dikkate değer çevre, yeni bir Fransız – Alman anlaşması ve Sovyetler Birliği’ne karşı bir askerî ittifakla anti – Bolşevik haçlı seferi açmak fikrini ele almıştı. Fransız tarafından Mareşal Foch ve Genelkurmay’da halefi buna çoktan yatkındılar.

 

Truppenamt, bütün bu düşünceleri şiddetle reddetti. Seeckt, Almanya’nın Batı güçlerinin paralı askeri düzeyine indirilmesine razı olmamakla genel duygulara tercüman oldu. Bu arada Mussolini de Fransa’ya karşı bir ittifak öneriyordu. Stahlhelm bu teklife biraz ilgi duydu ise de Truppenamt onu soğuk karşıladı. Bunlar hayaldi, üstelik de İtalyan ordusunun savaş kabiliyeti sıfırdı (s. 242-3):

 

Şubat 1925’te Ebert’in anî ölümü üzerine yapılan seçimlerde burjuva partilerle sağ partiler, Hindenburg’un arkasında birleştiler. O, zihinlerde bir simge olarak kalmaya devam ediyordu. Bir sol kanat gazetesi, Cumhuriyet’in imparatorluğun başka yollarla devamı olduğunu ve Hindenburg’un Cumhurbaşkanlığının sınırlı şekilde geçmişin bazı veçhelerini dirilttiğini yazıyordu.

 

Sonunda, Veliahdın oğlu Prusya Prensi Wilhelm’i üniformalı olarak 9. Piyade Alayı’nın talimlerine sokmakla Seeckt, bindiği dalı kesmiş oldu. Düşmesine en çok üzülenlerin başında Sovyetler Birliği elçisi Krestinski olmuştu. Ama Schleicher ona teminat verdi. Bunda da güçlük çekmedi zira Reichswehr Doğu’ya meyletmeyi sürdürüyordu. Hattâ bundan habersiz birçok çevrede, bu siyasayı gütmediği için Reichswehr’e ateş püskürenler oluyordu. İşin seyrine vâkıf olanlardan bazıları da bunun fazla iyi güdüldüğünden memnun değillerdi. 1926’da Stettin’de komünist dok işçileri “Alman burjuvazisinin ileri karakolları” için gelmiş cephaneyi boşaltmayı reddediyorlardı, bunun “ihtilâlin hücum birlikleri” tarafından gönderilmiş olduğunu bilmeden. Bu aynı yılın Aralık ayında Dışişleri Bakanlığı’nda vaki bir hararetli toplantıda ileri gelen sosyalist liderler, ne yapacağını bilemeyen birkaç bakanın önünde Reichswehr ile Kızılordu arasındaki yasalara aykırı bağlara yüklenmişlerdi (s. 251).

 

1927 ve 28’de bir miktar Sovyet subayı Truppenamt’ta eğitim görmek üzere Almanya’ya geliyor ve bu mutlu ilişki sürüyor ve 1931’de ilk havadan nakledilen kuvvetler ve paraşüt birlikleri denemesi Sovyet topraklarında yapılıyor. Bu gösteriler, o günlerde Chef der Heeresleitung (Başkomutan) olan Hammerstein – Equord’ın (gazeteci Hammerstein’la karıştırılmayacak) da hazır bulunmasıyla daha da anlam kazanmıştı (s. 251-2).

 

Schleicher ile Hammerstein – Equord, işçilerle doğruca temasa gelmeden kitlelerin sorunlarının çözümüne olanak bulunamayacağı kanısındaydılar. Bu yolda Schleicher’in mütereddit davranışlarına karşılık öbürü, birçok meslektaşının nefretini mucip olacak şekilde rotasını cesurane şekilde sola çevirip birçok ileri gelen sosyal demokratla temas aramıştı. Gerçekten, işbu alışılmamış faaliyetlerde o denli gayret göstermiştir ki Reichswehr bakanlığında adı kızıl general’e çıkmıştı. Keza kızlarının her ikisi de açıkça komünist partisine yazıldıklarında fazla rahatsız olmuş görünmemişti. Bununla birlikte bu tür cilveler, eski ailelerin çocukları arasında nadir olmayıp onun Chef der Heeresleitung atanmasına engel olmamıştı (s. 256).

 

Derken 1929 güzünde büyük iktisadî buhran patlak veriyor. Schleicher Şansölyelik makamına merkez partisinden Brüning’i itiyor. Bu zatın tutumu genel rahatsızlığı kat kat artırıyor, umumun gözünden her gün daha çok düşüyor. Bu arada da kara bulutlar yükseliyor. O zamana kadar sessiz durmuş nasyonal sosyalist parti, kendi saatinin geldiğini hesaplıyor, Schleicher, şu Hitler denilen adamı bizzat görmek istiyor. Üzerinde bıraktığı intiba Seeckt’in üzerindekinden çok farklı oluyor. Schleicher için Hitler, bir mono-maniaktır. Herkes Şansölye olabilir, ama “bu adam”, asla! Hindenburg, Schleicher’in bu “onbaşı”ya olan nefretini pay ettiğini açıkça ifade ediyor (s. 258-9).

 

Ama bütün bunlara rağmen de Hitler’in partisinde Schleicher’in ilgisini çeken şeyler vardı. SA, SS, Hücum birlikleri ve “Koruma Birlikleri” (Schutzstaffel), cephelerde dövüşmüş çok sayıda subay ve er içeriyordu. SA’nın kurmay başkanı Röhm, bir zamanlar homoseksüel eğilimleri yüzünden Almanya’yı terk etmek zorunda kalmış, Bolivya’da Yarbaylığa yükselmiş bir Yüzbaşıydı; SS’lerin lideri de Heinrich Himmler adlı bir eski bayraktardı. SA içinde daha birçok eski Freikorps (milis) mensupları vardı. Bütün bu insanlar kaybedilemeyecek kadar değerliydiler.

 

Doğu Prusya’da Grenzschutz Ost (Doğu Sınır Koruması) da, I. Askerî Bölge komutanı General von Blomberg ve Kurmay Başkam General von Reichenau ile SA’ların sancaktarı (Standartenführer) arasında çok sıkı bir işbirliği başlamıştı. Bu iki generale göre Reichswehr, bariz vatansever davranışlar içinde olan her fırka ile birlik kurmalıdır. Nasyonal sosyalistlerin bu koşula uymuş olmaları önemli değildir zira bir zamanların Stahlhelm’i de ısıramaz hale gelmişti… Ve böylece de 1930’da, SA birlikleri birçok merkezde kanun dışı askerî eğitim gören bir paramiliter hüviyete bürünüyor. Ama birdenbire Hitler, Grenzschutz Ost’un Cumhuriyet hükümetiyle işbirliği halinde olduğunu ileri sürerek Pomeranya’daki SA birliklerinin, onunla her türlü ilişkisini men ediyor! Hindenburg’u deli eden bu haberden sonra, bazı Reichswehr subayları, Chef der Heeresleitung da dâhil olmak üzere, nasyonal sosyalist partiye karşı takınmış oldukları tarafsız durumu terk edip ona karşı kararlı bir muhalefete geçiyorlar. O tarihlerde Albay Ludwig Beck’in (II. Dünya Savaşı’nın önemli komutanlarından) komutasındaki Ulm 5. Topçu Alayı’nın iki genç subayı nasyonal sosyalist hücresi kurma girişiminde bulununca Hammerstein – Equord derhal bunları cezalandırıp ordudan attırıyor (s. 258 – 60).

 

Ama “onbaşının fendi, Junker’i yendi”… Devam edelim.

 

1931 ilkbaharında Seeckt, bir kez daha Hitler’le bir araya geliyor ve buluşmadan sonra nasyonal sosyalist partinin şüphesiz bir “kurtarıcı öğe” olarak değerlendirilmesinin ve ona olayların genel çerçevesi içinde rolünü oynama olanağının verilmesinin gerektiğini ifade ediyor. Ama o (Seeckt), “Seeckt” olarak kalmalıdır. O, kendi farik üslûbunu muhafaza etmelidir. Bu konuda ona Hitler mutat teminatını veriyor. Seeckt’in kafasında olan, şüphesiz, nasyonal sosyalistlerin vatansever hamiyetlerini sermaye edinip bir yandan da ordunun farik kişiliğini ve bağımsızlığını muhafaza etmektir. Ayrıca Hitler’in partisini bir millî birlik hükümeti içinde muhafazakâr güçlerle birleştirmeyi de aklından geçiriyordu. Bütün bu kavramlar, eski Prusya kafa yapısının tüm görüş berraklığını yitirmiş olduğunu gösterir.

 

Belki de yaşın verdiği tecrübe ya da koku alma yeteneği olacak, Hindenburg; daha büyük zekâ eseri gösteriyor. Hitler’in iktidara gelmesi halinde bunun Fransa, Polonya ve Çekoslovakya ile bir savaşa müncer olacağını görüyor ve ulusunu bir yeni harbin dehşetinden korumaya kararlı görünüyor. Ama olayların gelişimini durdurmak ihtiyar mareşalin gücünü aşacaktır (s. 260 -1). Stahlhelm ile SA arasındaki rekabet de gün geçtikçe artıyordu. İlkinin başkanının da gözünde Hitler bir nevropattı (s. 261).

 

Bir yıl sonra, Hitler hareketinin o tarihlerde yandaşı, Danzig (Gdansk) senatosu başkanı Hermann Rauschning, Hitler’in köy evindeki bir çay sofrasında onun iktidara geldiğinde idare edeceği bir üçüncü Alman harbinden en çılgın ifadelerle söz ettiğini ve harbi kendisinin yürüteceğini özellikle vurguladığını anlatıyor. Hitler’in generale ihtiyacı yoktur. Harp kaybedilecek olursa, dünyayı da kendi öz felâketinin içine gömecektir… (s. 262). Bundan sonra da “Götterdaemmerung” (“Dünyanın sonu”) sözünü mırıldanıp durmuşmuş!

 

Schleicher, Başkan Hindenburg’a sağın artan radikalizmine karşı sendikalarla müşterek bir hareketi tavsiye ediyor. Mareşal, nasyonal sosyalizmin yok edilemeyeceği görüşünü savunuyor.

 

Bu arada, kötü bir talih eseri olarak Hindenburg’un aklî dengesi ciddî şekilde bozuluyor. Arada bir açılıyorsa da çoğu kez çalışamaz halde kalıyor. O ise ki eski Büyük Genelkurmayın son başkanı, Hitler’in karşısına çıkabilecek tek engeldi.

 

Nasyonal sosyalist eğilimli Blomberg attan düşüp bir beyin sarsıntısına uğramıştı. Onu Cenevre’de silâhsızlanma konferansına gönderdiler. 1932 Ordu Listesi’ni Seeckt mektebinin adamları dolduruyordu. Bunlar, gelecek facianın başlıca aktörleri olacaklardı: Manstein, Jodl, Speidel, Model, Keitel ve saire. Bunların hepsi Truppenamt’da çalışıyordu. Brauchitsch topçu müfettişi: Albaylığa çıkmış Guderian, motorlu kıtalar müfettişi Tuğgeneral Lutz’un kurmay başkanı; Bock, Rundstedt, von Leeb ve von Fritsch de birer tümen komutanıydılar. Beck hâlâ topçu komutanı, Halder, bir piyade tümeninin kurmay başkanıydı. Bu liste, kamuoyuna açıklanan son liste olacaktı.

 

1932’de, ordu dışında askerî eğitim yapmak için birçok girişim olacaktır. Ama bunlar hep, Seeckt mektebine sadık muhafazakâr Prusya geleneğini karşılarında bulacaklardır (s. 264).

 

Brüning’den boşalan yer için Schleicher, adayı çoktan hazırlamıştı: bu aday Herr von Papen’di. Merkez partisinin sağ kanadına mensup olan bu zat Saar’ın bir sanayi babasının kızıyla evlenmiş olup Fransa ile mükemmel ilişkileri vardı. Muhafazakârlardan oluşan bir otoriter kabineye gereksinim vardı ve bu kabine de böylece kurulmuştu. Bunda Schleicher Ordu Bakanı oldu. Papen ilk darbesini yaptı: Prusya’nın sosyal demokrat hükümetini defetti. Bahanesi, bir takım yıkıcı faaliyetler olmakla birlikte asıl neden, Nazi’lerden önce Prusya polisinin kontrolünü ele geçirmekti. Schleicher, 3. Askerî Bölge’de fevkalâde hal ilân edip General von Rundstedt’e tam yetki verdi.

 

Papen’in bu darbesini takip eden seçimlerde Hitler oyları süpürüp nasyonal sosyalistler en güçlü parti olarak Reichstag’a dönüyorlar. Ağustos’ta Hindenburg Hitler’i kabul ediyor ve onun gereksiz sözlerle dolu konuşmasını dinledikten sonra onu yaşamın siyasî olguları üzerinde aydınlatmak istiyor. Dış ihtilâflardan ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereğinde ısrar ediyor ve bu yüzden de onun görev talebini tümüyle karşılamanın mümkün olmadığını söylüyor. En çok yapabileceği, bir sağ kanat koalisyonunda ona bir yer vermekten ibarettir. Hitler bu teklifi reddediyor. Mademki ülkenin en güçlü partisinin lideridir, tam güç de onun elinde olmalıdır.

 

Birkaç hafta sonra da Papen’in “baronlar kabinesi” dağılıyor.

 

Reichstag feshediliyor. Yeni seçimlerde, genel manzara aynı kalmakla birlikte nasyonal sosyalist oyları biraz azalıyor. Papen, Cumhurbaşkanı’nın gayri resmî danışmanı olurken, o ana kadar Reichswehr Bakanı olan Schleicher, Şansölye’liğe atanıyor (s. 266-8).

 

Bu kez Schleicher Sovyetler Birliği ile iyi ilişkileri güçlendirme, istihdam ve kırsal kesimin iskânı hususunda geniş projelerle işbaşına geliyor. Projeleri arasında silâhlı kuvvetleri milisle güçlendirmek de bulunuyordu. Bu, gerçekten, kümese sansar sokmak oluyordu ki, daha önce söylendiği gibi bütün generaller bu milis fikrine karşı çıkıyorlar; (kaldı ki Elbe Doğu’su soyluları yeniden iskân tekliflerine karşı tekrar silâhlanıyorlar zira bu yeniden iskân, mülklerinin parçalanmasına götürebilir. Bütün can çekişen topluluklar gibi, hâlâ bir şeyler kurtarabilecekleri inancına asılıyorlar, o ise ki bu tutum sonunda hiçbir şeyin kurtarılamayacağını kaçınılmaz kılıyordu (s. 269).

 

Hitler’in şeytanî kişiliği bütün bu oyunları bozuyordu. Sonunda Schleicher dövüşmeye karar verdi. Hammerstein-Equord Reichswehr’i Hitler’e karşı kullanmaya hazırdı. Schleicher Hindenburg’a gidip fevkalâde hal ilânı için yetki istiyor. İhtiyar mareşal bunu vermiyor: çok yaşlanmıştır ve herhangi bir cezrî karar alma onu fazlasıyla yormaktadır. Bundan hemen sonra Hammerstein-Equord’ın Hindenburg’u Hitler’in iktidarı ele geçirme tehlikesine karşı uyarması da sonuç vermiyor. Başkan, suratını asıp Ağustos manevralarıyla meşgul olmasının daha münasip olacağını ihtar ediyor. Ama eklemekten de kendini alamıyor: “Kimse benim bir onbaşıdan Şansölye yapacağımı düşünmesin”…

 

Bu anda Papen yine ileri çıkıp Hitler Şansölye, kendisi Şansölye yardımcısı ve Prusya Başbakanı ve muhafazakârlardan bakanlar kurulu şeklinde bir ulusal hükümet teklif ediyor. Bu kez Hindenburg muvafakat ediyor ve 2 Ocak 1933’de Schleicher istifa ediyor. Asilzade von Papen istediği kadar “biz sadece ona görev verdik” diye yırtına dursun, bir Avusturya gümrük memurunun oğlu ve bir serserinin torunu, bir “onbaşı”, Almanya’nın kaderini ele almıştı (s. 270-2).

 

Divertimento.

 

Ankara bozgununda Bayezit esir edilmiş, çadırının önünde gülerek ona bakan Timur’a getiriliyormuş.

 

“Allah’ın bedbaht kuluna gülmek fenadır, fena!…”

 

“Allah’ın bu dünyayı senin gibi bir deliyle benim gibi bir topala bıraktığına gülüyorum”…

 

Bundan sonra Göring, Himmler, Röhm çekişmesi.

 

Hitler’in ilk icraatı arasında Stahlhelm’in tasfiyesi gelir. Reichswehr’in bir uzantısı gibi görülen bu örgüt Hitler’cilerce fazla muhafazakâr bulunup SA’nın denetimine veriliyor. Örgütün başı Blomberg ve Reichenau’ya eski cephe hattı askerlerinin bir kulamparanın emrine verildikleri yolundaki şikâyetlerine bunlar, şimdiki zamanda bu gibi şeylerin önemi olmadığı yanıtını veriyorlar.

 

Bütün bunlar, faşizmin ilk günlerinde İtalya’da vaki olanları hatırlatıyor. Burada da, Hitler’in SA’larının dengi Squadristi’ler geniş ölçüde, sosyal dayanaklarını kaybetmiş cephe hattı subaylarından oluşuyordu. Sonradan faşist milisin çekirdeğini teşkil eden bu adamlar her tarafta İtalyan generallerinin muhalefetiyle karşılaşıyorlardı. Rastlantı olarak koşutluk daha da ileri gidiyordu: Göring’in bir nasyonal sosyalist hava kuvveti teşkili doğruca Balbo’nun faşist hava kuvveti oluşturmasının bir tekrarından ibaretti. Bu kuvvetlerin her ikisi de öbür savaş birliklerinin liderliği iddiasındaydılar.

 

Ludendorff’a göre Almanya’nın yeniden silâhlanmasının farik simgesi genel hizmet değil, bir Alman Weltanschauung’u (metafizik “dünya görüşü”) olacaktı ve ne de olsa, fikirleri az çok Hristiyan değerlerle mülemma bulunan, geleneğe bağlı Prusyalı subayın karşısında Nazi Weltanschauung’u çıkıyordu. Hitler’in bu subay kadrosu teşkilâtına dalmayı istemesi doğaldı şöyle ki her totaliter devlet eninde sonunda böyle bir sorunla karşılaşır. Sovyetler’de sorun 1937’ye dek, ordu, tek parti devletinin dişlileri arasına alınana kadar çözülememişti. Çözüm başta Tuhaçevski olmak üzere, yüksek rütbeli binlerce subayın hayatına mal olmuştu. İtalya’da işler farklı seyir almıştı zira İtalyan subaylarının arkasında kraliyet müessesesi bulunuyordu. Almanya’da bu iç ihtilâf gerçek anlamıyla hiçbir zaman çözülemedi. Hitler, bazı kısmî başarılar kaydettiyse de sonunda subay kadrosunun geleneğe bağlı bölümü kendisine isyan etti. Etti de ne oldu sanki?…

 

Schleicher ve Hammerstein-Equord’un girişimleri Brauchitsch’in pasif tutumu ve Blomberg’in kesin muhalefetine çarptı (s. 276-8).

 

Hitler, Alman yeniden silâhlanması temeline dayanan Sovyet dostluğuna sırt çevirmiş, Blomberg son olarak 1934 Ekim İhtilâli yıldönümü ziyafetinde Kızılordu şerefine kadeh kaldırmıştı. Nasyonal sosyalizme karşı olan Hammerstein-Equord polisçe gözaltında tutuluyor ve Hitler’in en tehlikeli düşmanı sıfatıyla 1933 sonunda emekliye sevk ediliyor. Grup komutanları olan Rundstedt ile Leeb, bu makamın adayı Reichenau ile çalışmayı reddedince buraya von Fritsch atanıyor. Generaller, Hitler’in özel çay sohbetlerine kabul edilme şerefine nail olamıyorlar: Onbaşı onların önünde büyük aşağılık kompleksine kapılıyordu (s. 281-3). Aslında generallerin nazarında Hitler’de aşağılık kompleksi yoktu; o düpedüz aşağılıktı!…

 

Fritsch’in işi hiç de kolay olmayacaktı. Bir hercümerç sürüp gidiyordu. Bir yandan da SA belâsı. Gerçi her şeye rağmen Reichenau buna karşı koymaya çalışmıştı ama Röhm SA ile orduyu bir tek büyük milis halinde eritme düşüncesinden vazgeçmiyor ve kendini ihtilâlci Alman ordusunun komutanı olarak görmeye devam ediyordu. Fritsch bu örgütün en ufak bir hareketi halinde şiddetle mukabele edilmesi hususunda kesin emir veriyor. 2. Askerî Bölge komutanı von Bock, SA üniformalı kişilerin askerî binalara girmelerini yasaklıyor (s. 283-4).

 

Sonunda Hitler ordunun yanını tutup SA’nın tasfiyesine karar veriyor. Buna karşı ordu da bazı tavizlerde bulunuyor. Birkaç ay önce Blomberg gamalı haçın (Swastika) tüm askerî üniformalarda taşınacağı emrini veriyor. Ordu artık devletle kaynaşmıştı. Seeckt’vari eski infirat idealinden dönüşü temsil ediyordu bu. Resmen imperium in imperio düşüncesi terk edilmişti. Bir günde, başta, artık resmen kulamparalıkla suçlanan Röhm olmak üzere bütün SA liderleriyle muhafızları ve zaman içinde Hitler’e muhalefet etmiş olan herkes, köpekler gibi köşe başlarında SS’ler tarafından öldürüldüler. Schleicher ve eşi de bu akıbetten kurtulamadılar. Papen tevkif edilip birinci yardımcısı von Bose vuruldu, öbür yardımcısı Jung’la birlikte. Çok kan döküldü o tek günde (s. 287).

 

İki önemli rüknünü böylece kaybetmiş olan ordudan hiçbir tepki sesi yükselmedi. Kimse parmağını oynatmadı. Rundstedt, Manstein ve bir iki kişi daha karanlıkta bir şeyler mırıldanmakla yetindiler. Blomberg ile Reichenau sessiz kaldılar. Yaşlı Feldmareşal von Mackensen Hitler’e gidip kamu edep ve itidalinin iadesini talep ettiyse de şeytan onu da uyutup gönderdi.

 

Bütün bu işlerde Reichenau kendini kutlamak için neden görüyorsa da yakında hayal kırıklığına uğrayacaktır zira Himmler, SS’lerin bir bağımsız örgüt olduğunu ilân etmekle SA’nın hiçbir zaman ulaşamadığı kadar güçlü bir yapı, ordunun karşısına rakip olarak dikilecektir. Mensupları şımarıklıkta o denli ileri gideceklerdir ki Fritsch’i alenen tahkir etmekten çekinmeyeceklerdir. Doğu Prusya’da da von Brauchitsch, SS’lerin ağır silâhlarla teçhiz edilmelerini önlemeye çalıştığından bunlar karışıklıklar çıkaracaklardır. Bu patırdılar arasında Hindenburg ölecek. Hitler de başkanlıkla şansölyeliği birleştirip bu iki makamı birden eline alacaktır (s. 289-90).

 

Hitler Genelkurmay Başkanı ile görüşme gereğini hiçbir zaman duymazdı. Beck 1934-38 arasında ona sadece bir kez, o da kısa olmak üzere, mülâki olmuştu. Führer, kurum olarak Genelkurmay’dan hoşlanmaz ve ondan daima kuşku duyardı. Aslında rejimin gerçek askerî muhalefet merkezi Genelkurmay değil, Amiral Canaris’in gizli servisiydi (s. 294-5).

 

Beck, Blomberg, Fritsch, Dışişleri Bakanı von Neurath bir harbin Almanya için her bakımdan imkânsız olduğuna Hitler’i inandırmak için boş yere çaba sarf edeceklerdir. Ludendorff’ın sonuna kadar kullanmakta ısrar ettiği “Herr Hitler” ifadesinin sahibi kös dinlemişti…

 

Aralık 1937’de bu ihtiyar askerin cenazesinde Blomberg Hitler’e “geçmişi” olan bir dulla evlenme niyetinde olduğunu söylüyor. Hitler onu kutluyor. General daha sonra Göring’e yaklaşıp alacağı kadının kendi düzeyinde olmadığını itiraf ediyor. Göring’in yanıtı, yeni Reich’ta insanların bu konuda geniş düşünce sahibi oldukları yolunda oluyor. Hitler’le Göring nikâh şahitliğini yapıyorlar. Ama sonradan, ne oluyorsa oluyor, Blomberg’in bir eski “fahişe” olan Fräulein Gruhn ile evlenmesi, işinden atılması için bahane ediliyor. Fritsch’e gelince, Blomberg’in yerine atanmasını önlemek için Göring onun kulampara olduğuna dair belgeler topluyor… Böylece de baş ağrıtan iki generalden daha Hitler kurtulmuş oluyor.

 

İş şimdi ordunun başına kimin geçeceği sorunu üzerinde düğümleniyor. Perde arkasının kuvvetli adamı Keitel, Beck’ten fazla hoşlanmadığından Brauchitsch’i ileri sürüyor. O da, Rundstedt’in de hazır bulunduğu bir günde Hitler’le görüşme yapıyor. Führer bu vesileyle ordunun şerefinden dem vuracak oluyor ki Rundstedt birden sözünü kesip ordunun şerefi konusunda talimata ihtiyaç bulunmadığım sert bir dille ifade ediyor ve Reichenau’ya da, partili general olması itibariyle, itiraz ediyor…

 

Sonunda Hitler tarihî kararını veriyor: “Keitel’in yardımıyla” silâhlı kuvvetlerin kumandasını bizzat eline alıyor… ve Seeckt mektebi temsilcilerini ordudan süpürüyor. Yirmi kadar önemli general emekliye sevk ediliyor. Neurath’ın yerine de von Ribbentrop getiriliyor (s. 311-8).

 

Keitel ile Jodl’a ve de kitlelere dayanan Hitler, Almanya’yı askerî uzmanlara göre değil, kendi hadsine (intuition) göre savaşa sürükleyecek, savaşı bütün ayrıntılarıyla idare edecek ve Seeckt’in hiçbir zaman inanmaya yanaşmadığı şeyi, Rusların Rhein’a varmalarını sağlayacaktır. Adı geçen bu komutanların dışında aşağı yukarı hepsi, Almanya’yı büyük felâketten kurtarmak için 1944’de bir suikastta birleşeceklerdir ama Abdülhamit’te olduğu gibi “bir lâhza-i teahhur”, şeytanı kurtarıp ülkeyi enkaz haline getirecektir. Tabii arkasında yine büyük bir general kıyımı. Bu kez emekliye sevk filân değil. Doğruca idam mangasının önüne gönderildi, soylu “von”lar.. “onbaşı”, mania’sının ateşinde eritti Büyük Genelkurmay’ı.

 

General Warlimont bir gün, hiçbir Alman ordusunun bu denli kötü hazırlıklı olarak harbe gitmemiş olduğunu söyleyecektir (s. 348), tıpkı 1915’te Osmanlı ordusunun hali gibi. Hitler de, ilerde anlatacağım Enver Paşa gibi, kendisinde başkalarında olmayan “bir şeyler” bulunduğuna inanmıştı. Her ikisinin de sonu, sürükledikleri ülkelerininki gibi, büyük hüsranla gelmişti.

 

  1. Dünya Savaşı’nın askerî ayrıntıları konumuzun dışında kalır. Polonya ve arkasından da Fransa’yı yere sermiş Almanya’da, Hitler ve yakın hempalarından başka aklı başında herkes, Ribbentrop dâhil, barış için can atar olmuştu. Von Papen Ankara’da İsveç sefiriyle flört edip duruyordu… Sovyetler Birliği’ne saldırıdan sonra İngiliz Büyükelçisine yaklaşmaya çalışmıştı (s. 394).

 

30 Temmuz 1940’da Halder’le Brauchitsch durum muhakemesi yaparken çeşitli olasılık ve hareket türlerini gözden geçiriyorlardı. İngiltere’yi dize getirmek için meselâ Cebelüttarık’a taarruz, İtalya’yı Alman tanklarıyla takviye, petrol boru hattının nihayeti olan Hayfa’ya saldırı için Fransızların Suriye’deki kuvvetlerinden faydalanmayı düşünüyorlardı. Ayrıca, henüz dalaşmamış oldukları Sovyetler’i Basra Körfezi’ne, Orta Doğu’ya ve hatta Hindistan’a yöneltmek dahi vardı, akıllarından geçenler arasında. Her ikisi de Sovyetler’in düşmanlarla birleşmesi ihtimalinden endişe ediyordu ve bu nedenle de onunla iyi ilişkilerin sürdürülmesine büyük önem veriyorlardı, Sovyetler’in Boğazlar üzerindeki emellerinin Alman çıkarlarına ters düşmediğine inanıyor ve Balkanlar’da her iki gücün birbirlerinin yolundan çekilebileceğini iddia ediyorlardı (s. 381-2).

 

Hitler’in saplantıları bir yana, işi biraz da İtalyanlar bozacaklardı. Bunların Arnavutluk’tan Yunanistan’a saldırmaları, Yunanlıların da bunları Arnavutluk’a geri sürmeleri üzerine Mussolini Almanlardan yardım istemişti. Alman birliklerinin böylece Balkanlar’da gözükmesi, Sovyet-Alman ilişkilerine büyük gölge düşürmüştü (s. 385). Hep göreceğimiz gibi Balkanlar, Çarlık Rusya’sı ve onun devamı Sovyetler Birliği’nin hayatî alanıydı. Oraya ayak atanla mutlaka dövüşülürdü. Bu kez de böyle oldu.

 

Kasım 1940’da Molotov, bütün anlaşmazlıklara bir barışçı çare bulmak samimi amacıyla Berlin’i ziyaret etti. Sovyetler’in, Çarlık döneminin politikasına tekabül eden bazı özgül istekleri vardı. Bunlar, Finlandiya’nın kendisine verilmesi, Çanakkale’de bir istinat noktası ve Güney Doğu Avrupa ile Balkanlar’da durumunun pekiştirilmesi şeklinde özetlenebilirdi. Hitler, Sovyet ihtirasını Yakın Doğu’ya yöneltmeye ve dünyayı paylaşmak üzere bir plan taslağını Molotov’un önüne sürmüştü (s. 368)…

 

Gerisini biliyoruz.

 

Olabildiği kadar özetlemeye çalıştığım Alman ordusunun öyküsünden bazı bölümler, sırası geldikçe, ülkemizle olan ilişkilerin irdelenmesinde, biraz daha ayrıntılı olarak tekrarlanacaktır. Bunu okuyucularımın bağışlayacaklarını umarım.

[1]              Prusyalı Frederick, Protestan’dı. İlerde anlatacağım gibi, I. Dünya Savaşı’nın son yıllarında tahta çıkan Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl, Osmanlı ittifakını: “mülhidane” buluyor,  bundan utanıyordu, Osmanlı erinin onu kaç kez Galiçya’da kurtarmış olmasına rağmen. Karl, Katolik’ti.

[2]              Yani I. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşanın yaptığını yapmadı…

[3]              Ahmet Refik. — Osmanlılar ve Büyük Frederick (1133-1179), İst. 1333, s. 3 – 8, medhal.

[4]              Walter Goerlitz. — History of the German General Staff. Transl. Brian Battershaw, N. Y. 1957. Bu kitaptan faydalanmamı sağlayan, rahmetli Org. Refik Tulga’nın eşi sayın Jale Tulga’ya teşekkürlerimle.

[5]             Bu düşünce sisteminin, yüzyılımızın ortalarında bizdeki paralelinin ayrıntılarını ilerde vereceğim.

[6]              Daha aşağıda Servet-i Fünun’dan naklen verdiğim Moltke’nin Türkiye’ye gelişi hikâyesinin doğru olmadığı, onun doğruca Sultan’ın daveti üzerine gelmiş olduğu biliniyor.

[7]              Michael Balfour. — The Kaiser and his Times, Middlesex 1972, s. 152.

[8]              Militarizm kavramı ilerde uzunca irdelenecektir.