Alman Kişiliğinin Çapraşık Yapısı

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler - Cilt 1 > Alman Kişiliğinin Çapraşık Yapısı

Alman Kişiliğinin Çapraşık Yapısı

Modern Almanya’nın en mümtaz ve yetenekli Amerikalı tarihçisi Prof. Gordon Craig(255) , geniş bir tarihî açıyı benimseyerek Alman kişiliğinin çapraşık yapısını deşiyor. İki yıl önce başarısızlıkla sonuçlanmış kötü kaderli demokrasi denemesi, “Weimar Cumhuriyeti’nin yükselişi ve sükûtu” üzerine tez hazırlamak üzere 1935’te ilk kez Almanya’ya varıyor. Burada ve Avusturya’da birçok yeri gezip kültürel etkinlikleri hayranlıkla seyrediyor. Bütün bir yaz geçirdiği geniş cadde ve fışkıran çeşmeli güzel Münich’in cazibesini, dükkânların cephelerinde sarkan ve üzerlerinde “bir Yahudi firmasından alışveriş yapan, kendi ulusunun hainidir”, ya da İngiliz Bahçesi’ndeki “Yahudiler burada istenmiyorlar” yazılı flamalar artırmıyorlardı. Bir zamanlar fikrî çalışmalardaki Alman üstünlüğünün simgesi olan üniversitenin, kötü günlere düşmüş olduğu barizdi. Heyecanla beklemiş olduğu Richard Wagner hakkında bir konferans, milliyetçilik ve Nazi propagandasına dönüşmüş, bunda besteciden çok Hegel ve Hitler’den söz edilmiş: Hegel Devlet’i icadetmişti, Wagner de bunu yapmak için gerekli şeyleri hayal etmişti, ama ancak Hitler’in bunların hayallerine güç katmasıyla eserleri manasızlıktan kurtulmuştu!…

 

Ama bu, herşeyin en kötüsü değildi. Craig bir gün Lihsaal’dan geçip Anla’da, Franken Gauleiter’i Julius Streicher (256) taraından Nasyonal – Sosyalist ırkçı politikası üzerine verilen bir konferansı dinliyor. Üç buçuk saat süre ile bu koca zorba, kahverengi üniformasından pırtlayarak, değil bir üniversite görevlisinden, bir halk hatibinden bile düşünülemeyecek pislik selini ortaya döküp Yahudilerin yağmacı tabiatı hakkında “bilimsel” deliller sunuyor; ısrarla bir nokta üzerinde tartışıyor: Birisi, hayvanat bahçesini gezerken dikkatli olursa, sarışın Alman çocuklarının daima mutlu şekilde kum kutularında oynadıklarını, esmer Yahudi çocuklarının ise yırtıcı hayvanların kafesleri önünde bekleyerek oturduklarını, kanlı hırslarını keyifle seyrettiklerini görecektir. Anla’da dinleyiciler dikkat kesilmişlerdi, birçoğu da notlar alıyordu.

 

Yine bir gün Craig, Jena’dan Dresden’e giderken, trende biri sakin, daha çok hüzünlü görünen ve yakasındaki kordelâdan da eski bir I. Dünya Harbi askeri olduğu anlaşılan biri ile kırmızı yüzlü, kısa boylu, tıknaz, kendinden emin halli ve emredici sesli bir başkası ile aynı vagonda bulunuyor. Bu sonuncusu onun yabancı olduğunu anlayarak rejimin mükemmelliği ve özellikle anti-semitik politikalarının akıllılığı üzerinde konuşmaya başlıyor. Almanya’nın 1918’deki çöküntüsünün sebeplerini Yahudilere yüklüyor, 1923 enflasyonun da Yahudi spekülatörlerinin eseri olduğu hususunu bastıra bastıra anlatıyor; yine Cumhuriyet döneminde Yahudilerin gençliği bozmak ve basını, tiyatroyu ve sinemayı kontrolları sayesinde moralin dibini oydukları hususunda da ısrarlı sözleri tekrarlıyor. Arada bir de sinsi ve uzunca bakışlarıyla öbür yolcuyu süzüyor. Tren Neumark’ta yavaşlayıp durduğunda, bu sonuncusu bagajlarını toplayıp nazik bir iyi yolculuk dileğiyle iniyor. Kapı arkasından kapandığında, muhatabı, muzafferâne şekilde toparlanıp “Onlardan biriydi!” diye gülüyor. “Gördünüz mü? O bir Yahudi idi. Bunu ilk andan itibaren anladım”…

 

1935 yazında Hitler ve politikasına karşı herhangi bir halk muhalefeti kaydedilmemiş. Führer’in Mart’ta Versailles Güçleri’ne başarılı meydan okuyuşu, Anlaşma’nın silâh kısıtlama maddelerini reddetmesi ve uzun bir silâhlanma programını uygulamaya koyması ve de Haziran’da İngiltere ile kendi işine geldiği gibi bir deniz anlaşması imzalayamayı başarması Alman ulusunun çoğunluğunda bir vatanperverâne keyif yaratmış olup keyfiyet gazetelere yansımıştı. O günlerde Münich’te Residanzstrasse’nin Odeonplatz’a çıktığı yerde Feldherrnhalle’nin yanında ve Hitler’in birahane (Beer Hall) Putsch (darbe)’sinin bastırılması sırasında ölmüş oniki Nazi “Şehid”in anısına bir plaka dikilmiş ve işbu anıtın iki yanında birer silâhlı nöbetçi konmuş ve yayaların bunun önünden geçerken kollarını kaldırıp Hitler selâmı (Hitler Gruss (Heil Hitler”) vermeleri isteniyormuş. Herkes de bunu yapıyormuş. Craig, ilk kez Residenzstrasse’de yürürken hayretler içinde kalıyor: Otobüsler anıtın önünden geçerken bütün yolcular, şöför ve biletçi dahil, hep birlikte kollarını kaldırıyorlarmış, sanki araç yoldan havalanıyormuş gibi. Bunda Craig, otoriteye istekli boyun eğmenin simgesini, “Führer befiehl! Wir folgen  – Führer emret! Seni takibedeceğiz” komik ama uğursuz cümlesinin izahını görmüş.

 

1935’te kaslarını hemen şişirmeye başlamış olup gösterişli ama soyut zaferini kutlamaya girişmiş, sonra da kurucusunun küstahça gururunun kurbanı olarak yok olan Üçüncü Reich’in Hitler’in bıraktığı harabesinden yeni bir Almanya, yavaş yavaş ve sancılı olarak, ama kendine güveni toplayarak ortaya çıkacaktı. Hitler’in tahrip işinin ve yeni doğuşunun güçlüklerinin tümü dikkate alınarak acaba günümüz Almanya’sıyla Craig’in 1935’te ziyaret ettiği, ve de, aynı konuda, geçmişte yatan bütün öbür Cermanya’ların, Bismarck ve II. Wilhelm’in ve II. Frederick ile Luther’inkileri arasında bir gerçek bağ bulunuyor mu?

 

Bu, 1945’ten beri tartışılan bir sorun olmuştu. Bunu sadece Almanlar değil komşuları da tartışmışlardı ve geçmişle bağın gerçek ve kuvvetli olduğunda ısrarlı olan bu sonuncuların olmuş olmaları şaşırtıcı olmuyor. Özellikle Fransızlar, “Almanlar hiçbir zaman değişmezler” düşüncesinde iyice katılaşmış olup kötü eski geçmişe, bir gazetecinin ifade ettiği gibi, mutad iblislerine geri dönüşüm sadece mümkün değil, muhtemel olduğu inancını arada bir tazelerler. Bu keyfiyet Almanların canını sıkıyor ve 1977’de Fransız basınında yeniden nazileşmenin eli kulağında olduğuna dair uluorta yayınlara cevap olarak Kontes Marion Dönhoff, Hamburg’un etkin haftalık gazetesi Die Zeit’ta bu tür düşüncelerin saçma olduklarını, Almanya’da ve dünyada çok şeyin değiştiğini ve dolayısıyla bunun otuzların zihnî tavırlar ve tutumuna geri dönüşe masaade etmeyeceğini ve geçmişte Almanya’da otoritenin başlıca desteği olan değerlerinki de dâhil süreklilik hattının koptuğunu hayli sert ifadelerle yazıyor.

 

Gerçekten 1945 yılı Alman tarihinde modern zamanlarda vâki önceki kopuklardan, ezcümle 1918’deki devrim denilenden, çok daha kesin ve keskin bir kopukluk olmuştu. II. Dünya Harbi’nin âkibeti ve Soğuk Savaş’ın gerilimleri arasında, siyasî ve iktisadî sistemleri geçmiştekilerden kökten değişik iki Alman Devleti doğmuştu ve bunların bu yeni temeller üzerinde gelişmeleri, Duvar’ın her iki yanında o denli belirgin olmuştu ki geçmişe bir geri dönüş kabil-i ihmal olurdu.

 

Ama bu, sürekliliğin mevcut olmadığı, ya da günümüz Almanya’sını tedkik edenlerin geçmişi ihmal edebilecekleri manasına gelmez. Bir ulusu geçmişinden tamamen ayıracak doğal ya da icad edilmiş bir yol yoktur. Bu nedenle de, 1950’lerin, sıfırdan sayılacak bir düzeyden harekette bir sanayi ve denizcilik imparatorluğu kurmayı başarıp harika çocuk’ların en hayret vericisi olmuş Willy H. Schlieker, istihza ile “Siz Amerikalılar, biz Almanları demokratlaştırma çabalarınızda büyük bir hatâ yaptınız ve bu yüzden de çabalar doğru dürüst sonuç vermedi… Başlangıçta bizi Kaiserleştirmeyi ihmal ettiniz” dediğinde bunu ima ediyordu.

 

Günümüz Alman yaşamında tarihî hâfıza ve kültürel geleneğin etkisini herhangi bir doğrulukla ölçme ümidini, aynı şekilde Alman halkının yakın geçmişi ve de Naziler tarafından onun namına icra edilmiş vahşetleri ile içlerine sindirme derecesini de saptamak güç olmaktadır; şöyle ki günümüz Alman tavırları, eski ama inatçı önyargıların etkisini gösteriyorlar.

 

Bu konuların genelleştirilmelerine karşı uyaranlar arasında Tacitus’un(257) Almanları ünlü propriam et sinceram et tantum gentem, “bir farklı, karışmamış ırk, kimse gibi değil, sadece kendileri gibi” tanımlaması ile Thomas Mann’ın (258) gerçekten meskûk (kuşku uyandıran) insanlardır… Kim ki Almanya’yı … Batı anlamında değiştirmeye çabalarsa, onu en iyi ve ağırlıklı niteliğinden, onun milliyetinin özü olan meskûk Allah vergisinden silmeye uğraşmış olur” ifadeleri zikredilir(259) . “Almanlar” demişti Goethe bir gün, “herşeyi zora sokanlar, hem kendileri, hem de başkaları için”. Belki de bu nedenle daima bir Alman sorunu mevcut olmuş ve yabancılar zaman zaman Alman davranışlarını Alman felsefesi ve dilini dememiş olmak için, anlamayı beceremediklerini itiraf etmişlerdir. 1860’da, Alman devletlerinin siyasetlerini yorumlayan Londra’nın The Times’ı, şikâyet ederek, “Alman politikasının kaprisleri öyledirler ki onları takibetme iddiasında bulunamayız. Büyük ihtimalle sadece ukalâlığın bulunduğu bu işteki derinliği aramak gereksizdir; keza bunda elle tutulur bazı tarihî kavramları taşımalarını da araştırmak beyhûde olur… Ama ne olduklarını bilerek, davranışlarında sadece, başlarına bunca talihsizlikler çıkarmış olan zaaf ve tersliğin bir başka örneğini görmüş oluruz” diye yazıyordu.

 

İngiltere ve Fransa, daha XV. yy’ın sonunda güçlü ulusal hürriyete sahip olmuşken Almanlar ancak XIX. yy’ın son çeyreğinde Bismarck’ın diplomasisi ve Prusya ordusunun etkinliği sayesinde parçalanmış Alman topraklarını biraraya getirip tek hükûmetli merkezî bir idare kurabilmişlerdir. Bu olaya takaddüm eden iki asır boyunca, şimdi Almanya tesmiye ettiğimizin çoğu, büyük Avrupa tarihinin hareketlerinden müteessir olmamıştır. Doğal olarak bu toprakların sâkinleri durumlarına en uygun düşünce itiyadlarını, hayata karşı tavır ve politikaları iktisabetmişlerdir ve bugün “tipik olarak Alman” diye gördüğümüz özellikler o dönemde meydana gelmiş. Bunlar, 1871’de Almanya bir birleşik ulus olduğunda kaybolmamışlar; gerçekten bunu takibeden yüzyılda Alman politikaları bunlar tarafından etkilenmiş olmayı sürdürmüşler, Almanya ve Batı arasındaki anlaşma hatâlarının bazıları bunların ışığında izah edilir.

 

.

.     .

 

Modern dönemin çoğu zamanlarında kronik olarak yırtılıp parçalanmış Almanların, Ortaçağlarda, özellikle X. ve XII. yy’lar arasında, komşularına nazaran politik olarak daha olgun ve etkin siyasî kurumlar tesis etmeye daha yatkın olmuş olmaları bir paradoks oluşturuyor. Roma İmparatorluğu’nun geleneği ve Charlemagne’nin mirasına sahip çıkan ve bunları bağırlarına basanlar, Alman kabileleri olmuştu. Carolingian İmparatorluğu yeni barbar istilâlarıyla çöktüğünde Kuzey ve Orta Avrupa’da tek istikrar unsuru Almanlar olmuşlardı. Kuzeylileri denize geri süren, Doğu’da Slav akınlarını defeden bunlardı; Papalıkla da güçlü bir birlik teşkil ederek Avrupa ortasında barışı tesis etmişlerdi. I. Otto’nun 962’de İmparator tacını giymesinden sonra Avrupa üzerinde bir Alman hegemonyasından söz etmek mümkün olmuş ve müteakip yüzyıl içinde Avrupa’da ilk gerçek ulusal Devlet’in Alman topraklarında ortaya çıktığına dair işaretler vardır. X. yy’a tarihlenmiş kayıtlar, bir vakıa olarak regnum teutenicorum ‘dan söz ediyorlar; bu keyfiyet, tanınabilir bir ulusal hüviyet şuurunu hatıra getiriyor. Bu duygu, şüphesiz, başka yerlerden daha erken Alman Devletleri’nde vâki olmuş, ticaretin belirgin canlanması ile kentsel uygarlığın başlangıçları tarafından teşvik edilmişti.

 

Bu vaadedici gelişme devam etmeyecekti. Ekonomik refahın iyice artışı, mahallî prenslerin güç ve iddialarını pekiştiriyordu ve bunlar İmparatorluk gücünün hükümranlığına ayak diriyorlardı. Daha ciddî olarak Papalığın eski zaafından çıkıp canlanması keyfiyeti vardı. X. yy’da Papalık ile Alman kralları yakın müttefik halindeydiler; XI. yy’da Papalar, Alman krallarının ihtiraslarına karşı kendi durumlarını korumak için gayrimemnun vassallar (tâbiler) arasından müttefik bulmanın faydalı olacağını keşfetmişlerdi. Bu politika etkin olmuştu. Papa VII. Gregorius ile İmparator IV. Heinrich’in malûm mücadelesi, Canossa’da(260) İmparator’un teslimiyeti ile nihayetlenmiş; bu hal prenslerin Gregorius’un tarafını tutmamış olmaları sayesinde mümkün olmuştu; ve her ne kadar Canossa hiçbir surette bir nihaî papalık zaferi değilse de, Almanya’da bunun sonuçları anlamlı olmuşlardı. Bunlar Alman tarihinde bir kaçınılmaz eğilimi, merkezî otorite ile prenslik gücü arasındaki ikiliği (dualizmi) vurguluyordu(261) .

 

.

.     .

 

Alman topraklarının sâkinleri üzerinde, Otuz Yıl Savaşı’nın (262) sosyal ve psikolojik etkileri sürümcemede kalmıştı. İlki babında savaş, büyük ölçüde aydın ve müreffeh burjuva sınıfı ve köylülüğün aleyhine olarak aristokratisinin imtiyazlı durumunu kuvvetlendirmişti. Kentlerin zevali ve bunun sonucu olarak besin maddesi talebinin azalması, tahıl fiyatlarında keskin bir düşüşün vâki olması, küçük toprak sahiplerini çoğu kez, kendilerini idame edebilmek için hürriyetlerini feda etmeye zorlamıştı. Özellikle Doğu Elbe topraklarında, Macklenburg ve Pomerania ve Prusya’da, mahallî soyluluk işbu durumdan faydalanıp kendi arazilerini artırmak ve yerel köylülere kira ve hizmetler ve de hareket kısıtlamaları şeklinde yeni yükümlüler icbar etmişlerdi.

 

Bütün Alman Devletleri’nde artık idareci sınıf, toprak aristokrasisi, askerî hizmet soyluluğu ve geniş ölçüde soylu olmayan yüksek memuriyet, güç kaynaklarını, XIX. yy’da meşrutî hükûmet şekillerine rağmen, I. Dünya Harbi’ne kadar ellerinde tutmuşlardı. İşbu sosyo – politik hiyerarşiye sırasıyla yetkelerini prensten alan bir küçük memur, polis, gümrük memurları, vergi tahsildarları, hattâ rahipler zümresi hizmet ediyordu. Württenberg’li yayıncı Karl Friedrich Moser, 1758’de, “Her ulusun kendi başlıca âmili vardır. Almanya’da bu, itaattır; İngiltere’de, hürriyet; Hollanda’da ticaret; Fransa’da Kralın şerefidir” diye yazmıştı.

 

Almanlara gelince işbu âmil, dış koşulların etkin bir otoriter idare için delil olmaktan çoktanberi çıkmalarından sonra gücünü muhafaza etmişti. Hattâ XIX. yy’da, hem Otuz Yıl Savaşı’nın, hem de Napoleon Bonaparte’ın daha yeni haraçlarının dehşeti yeterince geride kalmış olmasına rağmen, halkın hükûmete iştirakı hakkının genişlemesi için çalkantılara, sosyal nizamın mevcut otoritelere sapmasız itaati üzerine ısrar edilerek karşı konuluyordu. Bu düşünce, ilkokul kitaplarında sürekli bir malzeme olmuştu, ama yaygın olup bu gibi resmî malzemelere münhasır değildi. Örneğin, bir ev magazini olan Daheim (Evimde), that ve kiliseye azalmayan hararetle sadakatı vaaz ediyor, eğitimli sınıfların yazını da, kitleler için yazılmış olanlar da aynı otoriteci gayret ile dolu oluyorlardı.

 

Prensin otoritesinin kabulü, onun vekillerine itaat etmeyi gerektirir; bunu yaparken de bu sonuncuların rütbelerinin ne denli küçük ve tavırlarının ne denli küstahça olduğuna bakılmaz. Almanların üniforma giymiş ya da resmî bir alâmet taşıyan kişinin en saldırgan davranışına bile tahammül etme arzusu daima Batılı yabancıları şaşırtmıştır(263) .

 

.

.     .

 

1945’ten sonra vâki siyasî tartışmalarda çok sık sorulan suallerden biri, “Bonn, Weimar mı?” idi. Sorunun her türlü cümlelenmesi doğaldı, şöyle ki, ilk yıllarda yeni Batı Alman Cumhuriyeti’nin kırılganlığı çok belirgin olup Alman demokrasisinin son iflâsının şiddetli sonuçları hâlâ belleklerde canlı olarak yaşıyordu. Buna rağmen soru, pek yerinde olmuyor. Weimar Cumhuriyeti, çok sayıda çapraşık ve Almanların dahi kendilerinin kontrol edemeyeceği ekonomik ve yabancı siyasî güçlerin operasyonları nedeniyle başarısız olmuştu; ama bütün bunların başında onun tarih ve siyasî geleneği ile etkin bir kopmayı gerçekleştirememiş olması geliyordu. Devrim tesmiye edilen 1918 hareketi, herhangi bir anlamda devrim olmamıştı ve 1919’un Cumhuriyet’i iğreti bir rejim oluyordu ve bunda, çok önemli köşebaşları, geçmişe ve onun müessese ve değerlerine bağlı kişilerin hâlâ elindeydi.

 

Artık zaman, nostaljiye götürmüyordu ve İşgal Güçleri Almanları, geçmiş siyasî davranışları üzerine düşünmeye sevkediyordu. Dört yıl süren işgal dönemi, bunda Hitler’in Alman geçmişini tahrip etmesinde nihaî nokta konan, Alman siyasî yaşamında bir kesinti oluyordu. Artık eski yapılar ve bunun seçkinleri o denli tahrip edilmişlerdi ki bunların üzerine yeni bir sistemin kurulması mümkün değildi.

 

Bunun ötesinde Alman politikalarında sorumluluğu üstlenmiş olanlar arasında böyle bir şey yapmaya herhangi bir eğilim de yoktu. Sovyet bölgesinde Sosyalist Birlik Partisi (SED), geçmişle tamamen kopmayı vurgulayacak bir Komünist rejimi yerleştirmeye soyunmuştu. Batı’da, Sosyal Demokratik Parti (SPD), oniki yıl sükûttan sonra yeniden ses vermeye başladıktan, Hür Demokrat Parti (FDP) ve Hıristiyan Demokratik Birlik ve onun Bavyera’lı ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik (CDU – CSU) faaliyete geçmelerinden sonra bunların liderleri, Hitler’in Weimar demokrasisinin köküne kibrit suyu sıkmasına tanık olmuşlardı ve eskisinden çok daha sağlam temeller üzerine yeni bir Cumhuriyet kurmaya kararlıydılar.

 

Başarılı bir Federal Cumhuriyet kurulması ve bunun Batı Alman halkınca kabulü, harp öncesi kuşaktan beş politikacının eseri olmuştu: Sosyalist Kurt Schumacher ve Ernst Reuter, sonradan ilk Cumhurbaşkanı olacak liberal Theodor Heuss, “ekonomik mucizenin yaratıcısı” tesmiye edilen Ludwig Erhard ve Federal Cumhuriyet’in ilk ondört yılının şansölyesi olmuş olan Konrad Adenauer(264) . Bu kişiler hakkında ayrıntılara girmiyoruz.

 

.

.     .

 

Anayasa’nın kabulünden sonra ilk seçim Ağustos 1949’da olmuş, genel olarak Kurt Schumacher’in girişimci liderliğinde Sosyal Demokrat Parti’nin çoğunluğu elde edeceği bekleniyordu. Ama oylar sayıldığında Konrad Adenauer’in CDU – CSU’su başta gelmiş, SPD için sadece % 31 ilâ 29,2 ve FDP için de % 11,9 oy çıkmıştı.

 

Ama işbu şaşırtıcı sonucun ekmek ve tereyağın ürünü olduğu şüphesizdi. Avrupa’nın toparlanması için diye gösterilip aslında ince bir örtü altında Amerikan emperyalizmine Schumacher’in çatmalarının şiddeti, onu ağır endüstrinin millîleştirilmesi isteği ve Batı Almanya’nın bir planlı ekonomi üzerinde ısrarı, çok sayıda seçmeni ürkütmüş olmalıydı ve bunu CDU kendi lehine kullanmıştı. Adenauer zekice kampanyasını, soyut prensipler yerine elle tutulan amaçlara oturtmuş, 1949’da Almanların çoğunu ilgilendiren sonuçlara, ezcümle besin maddesi, mesken ve iş üzerine odaklamıştı ve de bu hususlarda birşeylerin yapılabileceğini gösteren delilleri sergilemişti. İkna işinde en iyi silâhı, müteakip ondört yıl içinde en değerli ortağı olacak olan Ludwig Erhard idi(265) .

 

.

.     .

 

Almanya’nın entelektüellerinin kaç kez Allah’ın öldüğünü ifade etmiş oldukları dikkate alınınca gazetelerin dine dair verdikleri haberler sayısı şaşırtıcı oluyor. Bu, yayıncı hevesi veya dinî gayretin bir sonucu olarak betimlenemez; Almanya’da, ABD’de olduğundan çok daha önemli inanca ikna edici gazete bulunuyor. Gerçekten, sanayi çağında tüm Batı ülkelerini etkilemiş sekülerleşme eğilimlerine rağmen Almanya’da din, bir hayatî güç olarak kalmıştır. Keyfiyeti, Federal Batı Almanya nüfusunun yüzde 95’inin kendilerini, hiç değilse resmen, Hıristiyan inanışlar gruplarından birinin mensubu olarak göstermesi ve hem Federal Almanya’da, hem de Doğu Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde politikada Hıristiyanlığı temsil etmiş olması teyidediyor. Herşeyin üstünde bu, belki de, kilise reformuna ilişkin başlıca iki inanç arasında çekişmelerin canlılığı ve hattâ bazen de sertliği ve günümüz toplumunda Hıristiyanlığın uygun rolü tarafından izah edilir.

 

Gerçi işbu faaliyet ve iç çekişmeler yeni değildir. Gerçekten bunlar inanmış Hıristiyanlar arasında daha modern çağın başında mevcut olup Nazi yılları süresince Protestan ve Roman Katolik müesseselerin davranışının anıları tarafından şiddetlendirilmiştiler.

 

  1. yy’ın son yılları zarfında, hattâ kendini en çok vermiş inanç sahipleri arasında bile, Roma Kilise’sinin âcil reforma ihtiyacı olduğuna artan bir kanaat hâsıl olmuştu; bu hisler, yeni baş vermeye başlamış Alman milliyetçiliği tarafından pekiştirilmiş ve Alman Kilise’sinin Roma’ya tabiiyetini küçültücü olarak gören Ulrich von Hutten ve başka hümanistler tarafından beslenmişti. XVI. yy’da bunlar, Martin Luther bunların tecessümü olduğunda, icbar edici güç haline gelmişlerdi. Almanya’da din ve felsefenin tarihi adlı kitabının ünlü bir bölümünde Heinrich Heine, Luther’in “tarihimizde sadece en büyük ama aynı zamanda en Alman adam olmayıp karakterinde Alman’ın bütün erdem ve zaaflarının en muhteşem şekilde birleşmiş olduğu”nu yazıyor. O, hem bir mistik, hem de işadamı idi, “çağının dili olduğu kadar da kılıcı… Soğuk bir skolastik lâf ebesi ve de vahiy almış kişi, Tanrı’dan serhoş peygamber… idi”.

 

Öbür yandan seküler otoriteyi uzlaşmaz şekilde desteklemesi, sözlerinin cesaretlendirip de sosyal ve politik değişme talebedenlere karşı sadece entelektüel hürriyeti sınırlama gibi görünmeyip daha doğuşundan itibaren Protestan hareketine bir muhafazakâr damga vurmuştu.

 

Bu belki de kaçınılmaz oluyordu. Luther’in kendisi bir muhafazakârdı ve mevcut politik ve sosyal nizam, bütün eşitsizlik ve adaletsizlikleriyse, Tanrı iradesinin ifadesi oluyordu, o Tanrı ki seküler otoritelerce yasa ve nizamın güçlendirilmesi için hükûmeti halketmişti. Seküler dünya bir Hıristiyan nizamı değildi; çok insan, maneviyatı yükseltilmemiş günahkârlar olup bunların dünyevî irade tarafından ya da zorla kontrol edilmeleri gerekir. Bu, gereklidir, şöyle ki, icbar edilmiş bir nizam olmadan, kaos meydana gelecek ve Hıristiyanlığın varlığı ve yayılması mümkün olmayacaktır.

 

Öğretilerinden mülhem karışıklıklara karşı Luther’in tavrı, dolayısıyla, şaşırtıcı olmuyor. 1522’de, Franz von Sickingen’in önderlik ettiği küçük şövalyeler başkaldırdıklarında, Wittenberg Reformcusu bundan ayrılıyor ve bunun muhtemel bastırılmasına bir Tanrı iradesi olarak bakıyor ve iki yıl sonra büyük köylü ayaklanması başladığında, o sadece şüpheye yer bırakmayan bir konum almakla kalmıyor, adı ile yayılmış bir risalesiyle de prenslere “itimatla dövüşmeyi ve en ince bir mukavemet kaldığı sürece kılıçlarını gönül rahatlığı ile kullanmalarını” emrediyor. “Zira”, diye devam ediyor risalede, “köylüler, kötü bir ruh haleti ile haksız bir sebeple dövüşüyorlar ve bunda her öldürülen köylü, ebediyete kadar benini ve ruhunu şeytana kaybediyor… Bu, bir özel zamandır, o denli özel ki kan döken bir prens, dua edenden çok daha fazla cenneti kazanır”.

 

Ama Luther’in Roma Kilisesi otoritesine meydan okumasından hareketlenen herkes, aynı şekilde düşünmüyordu. Frankenhausen muharebesinde köylülerin safında döğüşüp bu felâketten sonra yakalanarak idam edilen Thomas Münzer, onun sonradan Engels tarafından komünizmin öncüsü olarak azizleştirilmiş olmasına rağmen, başlarda Luther’i takibetmiş ama dinin bir iç, manevî deney olduğuna inanmanın yeterli olmadığına ikna olmuş. Bireyin, gaile ve ıstırab süreci arasında Ruh’ül Kuds’u aldığında, onun dünyada kötülüğün kökünün kazınması için bir âlete dönüştürüldüğne kani olmuştu. O, daha bir yıl önce, Mansfeld madencileri arasında Cennetlikler Birliği tesmiye edilen bir gizli askerî örgüt kurmuş ve karışıklıklar başladığında onu şu sözlerle seferber etmişti : “Ümitsizliğe kapılma, tereddüt etme, Allahsız canilere yaltaklanmayı bırak! Tanrı yolunda savaşa başla! Şimdi bunun zamanıdır! Almanya’da heryerde, Fransa ve komşu ve yabancı topraklarda büyük bir uyanış var! Tanrı oyunu başlatmak istiyor ve Allahsızların zamanı geçti!”.

 

Luther’in Roma Kilisesi’ne meydan okumasının on yılı içinde, onun Protestan imanına, Münzer’in biyograflarının ağzından, “iman sözleri fiiliyat olmalıdır; ruhta Ruh’ül Kuds’un gelişiyle bireyin yeniden doğuşu, Tanrı’nın dünya için istediğini açığa vuracak… fiile çevrilmelidir” inancına dayalı sosyal ve politik fiil ilâhiyatına muhalefet vâki olmuştu. Luther’in teşvikiyle bu hareket, prenslerce acımasızca tenkil edilmişti; ama bu, Münzer gibi toplumun zayıf kesimlerinin ıstırabına derin bir merhamet duyan kişileri, dinî liderine meydan okumak için ilham verişinin sonu olmamıştı.

 

Bununla birlikte XVI. yy’da, Luther’in görüşü hüküm sürüyor ve müteakip dönemde orthodox Lutheryanizm, artan şekilde, seküler yetkenin tartışılmaz destekçisi olmuş, bunu özerk konumu kaybettiği noktaya kadar götürmüştü; o ise ki Roma Kilisesi bunu günah çıkarma ve afarozun gücü sayesinde muhafaza edebiliyordu. XVI. ve XVII. yy’larda, Protestanlığın yayıldığı alanlarda mahallî prensler vaktiyle Roma Kilisesi’ne ait olan hukukî hak ve mülkleri zaptetmiş ve yeni Lutherci cemaatlar kendi olanaklarıyla ayakta kalamayacaklarından, onların hâmisi kesilmişler. O tarihlerde himaye, cemaatın finansal ve fizikî ihtiyaçlarını tetkik edip doktrinle ilgili sorunlarda müdahale etmek anlamına geliyordu, tıpkı ibadet şekilleri ve okul müfredatı ve tayinleri gibi.

 

Lutheryanizmin hüküm sürdüğü alanların çoğunda, mahallî toprak ağasından prensine kadar, her düzeyde otoriteye pasif bir itaati teşvik etme eğiliminde oluyordu(266) .

 

XVIII. ve XIX. yy boyunca Alman Katolikliği hiçbir zaman ülkede bir dinî azınlık oluşturdukları olgusuyla meşgul olmaktan kurtulamamıştı ve bu, Papalık’la bağları nedeniyle, Protestan yurttaşlarının birçoğu tarafından şüphe ile görülüyordu. Siyasî gelişmelerin sonucu olarak, bunların azınlık statüsü meselesi de artacaktı. Kutsal Roma İmparatorluğu mevcut olduğu sürece Katoliklik, çok daha uygun şekilde, tüm olarak Almanya’nın siyasî işlerinde temsil ediliyordu; ama Napoleon’un ortaya çıkışı buna bir son vermişti, şöyle ki İmparatorluk’u ilga edip Alman Katolik Kilisesi’nin geçici gücünün temeli olan ruhanî mertebeyi sekülerleştirmişti ve işbu mertebelere ait topraklarla halkların çoğunu Katolik olmayan prenslere aktarmıştı. Napoleon’un nihaî yenilgisi bu zararı tamir etmemişti.

 

Kulturkamp, Alman Katolik Kilisesi’nin doğruca bir yabancı gücün, Papalık’ın elinde olduğu faraziyesiyle haklı çıkarılıyor. Gerçekten, liberallerin hissettikleri gibi Papalık, her türlü güncel düşünceye karşı koymasıyla muhalefetini ispat etmiş, 1870’te iman ve doktrin konularında papalık yanılmazlığı doktrini ile ciddî siyasî sonuçlu ihtiraslarını açığa vurmuştu. Ama bu, tarihte ciddî bir destek bulmamıştı. XVIII. yy’dan beri, Alman Katolik liderliği ile Roma arasındaki ilişkiler gönülden olmanın çok altında gelişmişti; Papalık müessesesi, Alman kilise adamlarını Protestan meslekdaşlarıyla uygunluk anlaşmaları yapmaya fazla hazır buluyor, Alman Kilisesi de Roma’yı, Alman prenslik piskoposlarının devamsızlık ve nepotizmlerine (hısım akraba kayırmalarına) kayıtsız kalmakla suçluyordu. Aydınlanma sırasında Katolik reformcular, görüşlerinde belirgin şekilde Papalık aleyhtarı olmuşlardı; Landeshut piskoposu Sailer, açıkça evrensellik, Trier’in yardımcı piskoposu Frebranius da bir ulusal Katolik Kilisesi kurma gereğini savunuyorlardı. Reformasyona takaddüm eden bu sonuncu düşünce, özellikle 1840’ların şamatacı olayları sırasında genç rahipler arasında revaçta olmuştu.

 

Papalığı 1846’dan 1878’e dek sürmüş olan IX. Pius’un aşırı muhafazakârlığı, Roma ile Alman Katolikleri arasındaki gerginliği artırmıştı ve Papalık’ın yanılmazlığı doktrinine en keskin muhalefet, Alman piskoposlarından gelmişti. Bunların sözcüleri olan Joseph von Döllinger (1799 – 1890), işbu kavramın müdafii olarak 1848’de, ne “bir polis devletinin âleti” (Avusturya’da olduğu ve de Prusya’da Evangelic Kilise’nin başına geldiği gibi), ne de “bürokratik idarenin oyuncağı” olacak bir Kilise tasavvur ediyordu. O, IX. Pius’un artan mutlakiyetçiliği ve doktriner katılığının Alman kilisesi’nin bağımsızlığını tehdit ettiği kanısına varmıştı.

 

(255) Gordon A. Craig . – The Germans, Middlesex 1984 (Penguin Books).

(256) Julius Streicher (1885 – 1949), 1921’de Nazi Partisi’ne katılarak Güney Almanya’daki ilk Nazilerden biri olmuş, Adolf Hitler’le yakın dostluk kurmuştu. 1925’te Gauleiter (bölge önderi) olarak Franken’e atanıyor. Nazilerin 1933’te iktidara gelmelerinden sonra bölgeyi Nürenberg’deki mezkezinden yönetiyor. Yahudi karşıtı haftalık Der Sturmer (Muhacim – hücum eden) gazetesinin kurucusu (1923) ve yayın yönetmeni olarak ülke çapında nüfuz kazanıp büyük servet ediniyor. Der Sturmer’in Yahudilere yönelttiği kaba sövgüler, Hitler’in ırkçı politikasının odak noktalarından birini oluşturmuştu; gazetenin 1935’te başlattığı genel kampanya Nürnberg yasalarının kabul edilmesiyle sonuçlandı.

Streicher’in sorumsuz davranışlarının yanısıra, cinsî yaşamındaki aşırılıklar ve sadist taşkınlıkları, partideki arkadaşlarının çoğu kendisinden uzaklaştırdı. Malî işlemleriyle özel yaşamındaki skandalların bir komisyon tarafından araştırılmasından sonra 1940’ta partideki görevlerinden uzaklaştırıldı. Hitler’in koruması altında olduğu için savaş yılları boyunca Der Sturmer’in yayın yönetmenliğini sürdürdü.

Almanya’nın yenilmesinden sonra 23 Mayıs 1945’te ABD askerleri tarafından Bavyera’da Waldring yakınlarında yakalandı. Nürenberg’teki Uluslararası Askerî Mahkeme’de öbür Nazi üst yöneticileriyle birlikte savaş suçlarından yargılandı ve 1 Ekim 1946’da insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle asılarak idama mahkûm oldu (AB).

İlerde mezkûr Der Sturmer’in ülkemizdeki rüzgârını ve yerli Streicher’lerin bunun paralelindeki faaliyetlerini ayrıntılarıyla göreceğiz.

(257) Romalı hatip ve devlet görevlisi, en büyük Latin tarihçisi ve Latince düzyazı üstadlarından biri olan Tacitús (56 – 120’un başlıca yapıtları arasında, Alman kabilelerini anlattığı Germania, Roma İmparatorluğu’nun 69 – 96 arasındaki konu aldığı Historiae… sayılabilir.

(258) Thomas Mann (1875 – 1955), 1929 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Alman romancı ve deneme yazarı olup I. Dünya Harbi patlak verince ateşli bir yurtseverliği benimsiyor; bir yandan da sanatçının topluma karşı sorumluluğunu gündeme getiriyor. Ağabeyi Heinrich, Almanya’nın savaşa girişini sorgulayan az sayıdaki Alman yazarlarından biriydi. Onun Alman toplumunun otoriter yapısına yönelttiği eleştirilere duyduğu tepkiyle kosmopolit edebiyatçılara saldırıyor. 1918’de yayımladığı uzun siyasî denemesi Betrachtungen eines Unpolitischen’de (siyasî olmayan bir adamın gözlemleri) demokrasiye karşı otoriter devleti, “yavan” bir akılcılığa karşı akıldışının yaratıcılığını ve ahlâkçı uygarlığa karşı içe dönük bir kültürü savunuyor. Mann’ın sonraki yıllarda reddettiği bu görüşler, XIX.yy Alman milliyetçi ve antidemokratik düşünürü Paul Anton de Lagarde ve “Arî” ırkın üstünlüğünü savunan H.S. Chamberlain’den Nasyonal – Sosyalizme uzanan “devrimci tutuculuk” geleneği içinde yer alır.

Weimar Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra (1919) Mann, görüşlerini yeniden gözden geçirmeye başlıyor.

1930’da Berlin’de yaptığı “Ein Appel an die Vernunft” (Akla çağrı) adlı konuşmasında, kültürlü burjuvaziyle sosyalist işçi sınıfının Nasyonal-Sosyalist insanlık dışı fanatizmine karşı ortak bir cephede birleşmesi çağrısında bulunuyor. 1930’larda yazdığı denemelerde ve Almanya’da, ayrıca Paris, Viyana, Varşova, Amsterdam ve başka birçok yerde verdiği konferanslarında da sürekli olarak Nazi politikalarını hedef alıyor; bir yandan da sosyalist ve komünist ilkelere duyduğu yakınlığı, bu ilkeleri hümanizmin ve özgürlüğün güvencesi olarak gördüğünü dile getiriyor. 1933’te Hitler şansölye olduğunda Mann ve eşi İsviçre’de tatilde idiler. Münich’teki kızlarınının ve oğullarının uyarısı üzerine Almanya’ya dönmeyerek İsviçre’ye, Zürich yakınlarına yerleştiler. Bu arada Mann pek çok yolculuk yaptı ve konferanslar vermek için sık sık ABD’ye gitti. 1938’de Princeton’a yerleşti. 1941 – 1952 arasında California’nın Güney’inde geçirdi. 1936’da Alman yurttaşlığından çıkarıldı. Aynı yıl Bonn Üniversitesi 1919’da verdiği onursal doktorluk ünvanını geri aldı (bu ünvan 1949’da iade edildi). 1944’te ABD vatandaşı oldu.

Mann harpten sonra hem Doğu, hem de Batı Almanya’yı ziyaret edip birçok onur ödülü aldıysa da Almanya’ya dönmeyi reddetti.

Mann’ın romanları, novella ve öyküleri, Batı burjuva kültürünün ısrarlı ve yaratıcı bir sorgulamasını içerir. Ama bu sorgulama, Batı kültürünün istikrarsızlığının ve her an çözülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bilinciyle, bu kültürün manevî kazanımlarına sahip çıkarak yapılmıştır.

(259) Gordon A. Craig . – op. cit.  , S. 7 – 11 , Giriş’ten.

(260) Canossa, İtalya’da Reggio nell’Emilia ilinin Güney-Batısında XX..yy’dan kalma, 940’da yaptırılmış yıkık şato. VII. Gregorius, kendisine karşı çıkan IV. Heinrich’i cezalandırmak amacıyla Almanya’ya giderken, Tayin Çatışması konusunda papalığı destekleyen Canossa kontesi Mathilda’nın (Toskana’lı) daveti üzerine, Canossa şatosunda kalıyor. Tahttan indirilmesini önlemek isteyen Heinrich, sıradan bir tövbekâr gibi Canossa’ya gidiyor ve üç gün bekledikten sonra bağışlanıyor. Bu olay, papalığa kalıcı bir zafer kazandırmamakla birlikte, Canossa’nın dindışı iktidarların kiliseye boyun eğmesiyle özdeşleşmesine yol açmış. Prusya’nın Katolik Kilisesi’nin Almanya’daki etkinliğine karşı yürüttüğü Kultur kapf (kültür savaşı) sırasında Bismarck’ın ünlü “Nah Canossa gehen wir nicht” (Biz Canossa’ya gitmiyoruz) sözü buradan gelir. Reggio halkı 1255’te şatoyu yıkmış (AB).

(261) Gordon Craig . – op. cit. , S. 15 – 17 .

(262) Otuz Yıl Savaşı, 1618 – 1648 arasında Avrupa’da, özellikle kutsal İmparatorluk’ta büyük yıkıma yol açan ve Fransa ile İspanya arasında 1659’a kadar süren çatışmaydı. Din savaşlarının sonuncusu olan Otuz Yıl Savaşı, aynı zamanda İmparatoru Alman prensleriyle, Habsburg’ları da Bourbonlar ile karşı karşıya getiren bir siyasî çatışma olmuştu. Kutsal İmparatorluk’un dışına taşmayan çatışmanın nedenleri sadece dinî idi. Katoliklerin güçlenmeleri karşısında önlem almak isteyen Pfalz Seçicisi IV. Friedrich, tüm protestan devletleri “Evangelisch Birliği”nde biraraya getirdi (1608). Hemen hemen sadece çıkarları için çarpışan prenslerin emrindeki condottierolar, acımasızca davranarak ve yağmalayarak kırsal bölgelerin ıssızlaşmasına ve mahvolmasına neden olmuşlardı (BL). Savaşın ayrıntılarına girmiyoruz.

(263) G. Craig . – op. cit. , S. 21 – 23 .

(264) ibd . ,  S. 35 – 36 .

(265) ibd . ,  S. 41 – 43 .

(266) ibd ,