Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 92. Bölüm

Hayat ağacı *

Hayat ağacı ve kuş evliliği *

Hayat Ağacı çoğu kez kuşla izdivaç etmiş olarak karşımıza çıkıyor, kabartmalarda, lâhitler üzerinde ya da portallarda. C. Çulpan, biri H 1231, diğeri 1233 tarihli iki mezar taşı numunesi veriyor, her ikisi de İstanbul’dan. Bunlarda yan yana iki servi ile üzerlerinde, birbirlerine bakan birer kuş bulunuyor.[1] Bu tip motiflerin Hayat Ağacı olarak gösterilmesi[2] bizi servinin de, birçok halde bu ağacı temsil ettiği sonucuna götürüyor. Hatta seccadede, çinide, Kuran rahlelerinde… gördüğümüz servileri de Hayat Ağacı olarak yorumlayabiliriz. Örneğin Beyşehir Kubadabad sarayından (takr. 1236) çıkma çinilerde çeşitli Hayat Ağacı ve çift kuş tasvirine rastlanır. Kuşlar ağacın iki yanında, mütenazır olarak dururlar. Bunların sekiz köşeli yıldız, yani birbiri üzerine 45° çevirmeyle oturtulmuş iki murabbadan müteşekkil çiniler üzerine resmedilmiş olmaları da ayrıca dikkati çekiyor.[3] Mamafih, aynı sarayın alçı kabartmaları arasında tek tavus kuşuna da rastlanmaktadır.[4]

İnançlar sisteminin mangırlara yansıması *

İnançlar sistemi kendini sadece mezar şahidelerinde, halılarda mı gösterir? Ya günlük hayatta ceplerde gezen mangırlara hiç mi yansımaz? Bu vesileyle ilerde irdeleyeceğimiz bazı konulara da şimdiden işaret edeceğiz.

“Osmanlı sanatkârı bu ufak mangır üzerinde kendini bulmuştur… Osmanlı devrinde Konya’da darb edilen bir mangır üzerinde bir Selçuk aslanı veya Erzurum’daki parada bir Akkoyunlu işareti, Amid’de bir Artukoğlu veya Memlûk işaretinin yer alması doğaldır. Sanatkâr muhitin tesiri altında kalarak motif ve nakışlarına civar eserlerden gördüğü süslemeleri eklemektedir… Bu darb edilen paraların motiflerinde mahalli sanatkârlardan istifade edilmiştir. Bu surette her bölgenin mangırında o bölgeye has motif ve şekiller yer almıştır; Selçuk, Karaman, Akkoyunlu, Arap motifleri ufak değişikliklere uğrayarak Osmanlı hars ve kültürü ile yoğrularak Osmanlı nakış sanatının bir şahikasını meydana getirmişlerdir” diyor, meskûkât üzerinde çok değerli eserler vermiş olan C. Ölçer, bunlardan birinde.[5] İnançlar sistemi açısından teker teker üzerinde durulmaya değer bu mangırlardan birkaç örnek sunmakla yetineceğiz.

Önce Buddha’nın ayak izinde gördüğümüz gamalı haçları hatırlayalım (şek. 8). Bunun aynına Hısnıkehfa’da (Hasankeyf) basılmış bir mangırda rastlıyoruz, arka yüzünde de dört yılan motifiyle birlikte (şek. 11) Yukarda sözü edilen tek tavus kuşu, yine aynı yerde basılmış bir para üzerinde boy gösteriyor. Arka yüzünde ise sekiz kenarlı bir yıldız bulunuyor (şek. 12). Çok muhteşem bir diğeri ise Amid’de (Dy) basılmış (şek. 13).

Hayat Ağacı ve çift kuş örgesi de bol bol yer almış, bu paralar üzerinde, özellikle Bursa’da darb edilmiş olanlarda. Bunların kenarları on sekiz dilimli olup arka yüzlerinde Mühr-ü Süleyman bulunuyor (şek. 14). “Melek Tavus” da, Mühr-ü Süleyman da çok eğleyecek bizi.

 

 

 

Ve kazlar (şek. 15), ördekler (şek. 16) (Mardin), balıklar (şek. 17) (Bursa), yılanlar (şek. 18) (Bitlis)…[6] İlk ikisinin arka yüzünde sekiz’li rozas bulunuyor.

Bursa’da basılmış Hayat Ağacı ve çift kuş örgelerinin aynını, bir Bektaşî merkezi olan Tokat’ta mezar taşları üzerinde bulmamız rastlantı mıdır (fot. 154)? Aynı şekilde Sivas’ta bulduğumuz bir taş üzerinde bir çift güvercin, mukarnes bir Hayat Ağacı’nın iki yanını tutmuş olarak görünüyor (fot. 155). Etraftaki süs unsurları da büyük benzerlik arz ediyor. 1954’te Isparta’da bir çeşme üstünde, başka yerden getirilmiş olduğu belli olan hayli eski bir lento gözümüze ilişmişti (fot. 156). Bunda da, baykuşu andıran iki kuş yüzlerini, herhalde tenazur mülâhazasıyla tepesi şemsiye şeklinde biten bir ağaca (?) çevirmişler. Lentonun bir ucu da bir palmiye kabartmasını taşıyor.

Halılarda sembolik şekiller *

“Ayaklarımızın altında ebedî olarak tanıtılmış garip ve manalı bir sembolizm serveti durmaktadır” diyor Carl Schuster, halıları kastederek.[7] Gerçekten sembollerin süsleme sanatındaki yerini daha Neolithik’ten itibaren saptayabiliyoruz. Bunlar, üzerine işlendikleri eşyanın değerini bir de mecaz yoluyla artırıyorlar.

Türk halılarında, sembolik şekiller arasında, iki yanında koruyucu aslanları bulunan Hayat Ağacı örgesine (şek. 19) sık rastlanır. Ayrıca, üzerlerinde servi motiflerinin bulunduğu Kula halılarına “mezarlıklı halı” denmekte olup yine çoğu kez haylice üsluplaşmış olarak resmedilmiş bu serviler, özellikle muahhar Kula halılarında, Hayat Ağacı ve aynı zamanda bas’ü bad-el-mevt sembolü olarak telakki edilmektedir.

Kütahya’nın Rum’lara ait olduğu söylenen eski bir evinde (fot. 157) pencerelerin her iki yanında, tepelerinde birer yıldız bulunan serviler durmaktadır. En üstte, yine birer yıldızla biten zikzaklı ışık huzmesi, bunun da tepesinde çift kartal bulunuyor. Bu huzmeyi de Hayat Ağacı gibi yorumlamakta hata yok gibidir.

Rûz-i Âşûrâ, nam-ı diğer Rûz-i tig veya Rûz-i katl’de, matem simgesi olarak Şiî’lerin gezdirdikleri sancakların, biri semavî, öbürü insanî bir çift değeri bulunup bir sancak bir kutsal kişiyi canlandırır. O, şuurî veya gayri şuurî olarak insan şeklinde hissedilir. Bu alemlerin bir uç ya da başa, bir sap ve bir de kaideye sahip bulunmaları, bu keyfiyeti teyit edici mahiyette görünür. Mezkûr “gün”ler ritüelinin dakik izlenimi, Şiî’liğin en mukaddes sancak görünümünün arkasında Hayat Ağacı ya da Kosmic Ağaç veya Eksen’in bir şeklinin gizlendiğini tahmin etmek olanağını sağlamıştır.[8]

Yahudi ulusunun kendisi dahi Hayat Ağacı hikâyesini bir mitos olarak değil de, bir gerçek vakıanın münasebeti olarak telakki etmişti. Kronoloji izlenecek olursa, ilk günahın M.Ö. takriben 4000’lerde işlenmiş olması gerektiği bulunur. Bunu takip eden binlerce yıl boyunca ebedî hayatı sağlayan Ağaç’ın mutlu anısı devam etti, ama işin içine yaşamın sonsuzluğu karışınca Allah bu ağacı Kendi’ne münhasır kıldı. Mezamir onun methiyesiyle dolu olup hahamlar, mekteplerinde ondan söz etmeden geri kalmazlar; Ağaç, böylece, Yahudi imanının bir mütemmim cüz’ü olarak kalacaktır.

Kudüs’ün tahribinden (M.Ö. 594) yedi yıl önce peygamber Ezechiel “…Lem Yezl’in eli üzerimde oldu ve beni İsrael ülkesine götürdü. Beni ilâhî hayaller içinde oraya götürdü ve çok yüksek bir dağın üstünde bıraktı… Orada tunç yapılı bir adam vardı…” diye düşünü daha doğrusu miracını anlatıyordu: gerçekten “ortadaki tunç yapılı adam” Yahve’nin Kendisi idi. Elinde bir keten çırpı ile ölçme değneği tutuyordu. Ona emirler veriyor, sağı solu ölçüyordu…[9] Sonunda onu “evin kapısına doğru getirdi. Burada evin eşiğinin altında, doğuda… su çıkıyordu…”[10]

Beni Yuda’nın peygamberi yeni bir hayatî sihir keşfetmişti: Gençlik Çeşmesi’ne, Hayat’ın Kaynağı’na varmıştı. Onun suyu denize kadar gidecek ve onun kat edeceği bütün ülkelerin insanları ebedî hayata sahip olacaklardı. Hattâ onun döküldüğü deniz dahi tathir olacaktı[11].

Bu düşten sonra Ezechiel’i, tamamen ulusunun anı ve deneyleriyle meşgul halde görüyoruz. Geleceğin ülkesi yeni bir Eden, cennet bahçesinin çizgilerini kazanıyor. Hayat Ağacı’ndan ilk insanın uzaklaştırılmasından 3500 yıl sonra, peygamber şöyle yazıyordu: “Sel[12] üzerinde, bunun her iki kıyısında, her türlü meyve ağacı bitecektir. Bunların yaprakları hiçbir zaman solmayacak, meyvelerinin sonu olmayacak, bunlar her ay olgunlaşacaklardır; zira sular “kuds-ül mukaddes”ten çıkacaklardır. Meyveleri gıda, yaprakları ilâç olacaklardır”[13]

Bu arada Hayat Ağacı kavramı haylice şekil değiştirdi; o artık bir palmiye değildir, Eridu’nun ormanında bitmez olmuştur; ama o, ilk günahın Hayat Ağacı gibi beşerî dünyanın dışında da bulunmamaktadır; o, Yahudi ulusunun müstakbel ülkesinin içinden geçecek su yolunun iki yanında bitecek. Meyvelerinden yemek artık yasak olmayacak!…[14]

Bu sibak içinde Kuzguncuk sırtlarına dönecek olursak, İspanya’dan buralara hicret etmiş Yahudi’lerin hiç değilse “öbür dünya”nın ebediyetini teminat altına almak istemiş, lâhitlerine Hayat Ağacı’nı işlemiş olduklarını anlıyoruz. Bir şeyi daha anlıyoruz: Anadolu adamının hamurunu yoğurmuş çeşitli öğelerin ağaç kültüne rağmen Samî alanın mezkûr bapta, özellikle Osmanlı katında, müessir olmuş olduğunu.

Ama Ezechiel’den sonra Yahudi milletinin önünde bin yıllık bir sıkıntı, sefalet devresi var; felâket Kudüs üzerine çöküyor: Romalının baskısı, baş kaldırmalar, şedit mukabil hareketler, toplu kırımlar, Neron… Bir halâskârın (Mesih ya da Mehdi) yetişmesinin gereği aşikâr. Apocalypse, bü şiddetli tahassürün izlerini taşıyor. Burada kadim kavramlar depreşiyor ve halâskâr, müceddid İsa’ya müteallik olarak da yepyeni bir yorum ortaya çıkıyor.

“Ve bana hayat suyundan bir nehir gösterdi, billûr gibi berrak, Tanrı’nın tahtından çıkan. Kent meydanının ortasında ve ırmağın iki kıyısında, yılda on iki kez meyve veren, bunu her ay yapan ve yaprakları ulusların sağaltılmasına yarayan bir hayat ağacı vardı”[15] diyordu havariyyundan Yohan, ilk günahtan dört bin yıl sonra: Hayat Ağacı’nın mucizevî gücüne beslenen iman, şiddetinden bir şey kaybetmemiş olmakla birlikte, içeriğinde tam bir değişmeye uğramıştı. Gerçek ile sır, aslî veri ile dinî spekülasyon birbirine karışmıştı. Beslenme, tedavi ve tanrısal lütuf hep bir olmuş, biri diğerinde aslını ve teyidini bulmuştu.[16]

Hiçbir “İslâmî” tarafı bulunmayan Nevrûz, yani İrânî Yeni Yıl Günü, Abbasi’ler Bağdat’ında görkemli şekilde kutlanırdı. Bu, baharın bayramıydı, her şeyi ve en önemlisi insanı, gençleştirecek olan baharın. O gün herkes erkenden kalkar, pınar, kuyu ya da akarsu kıyılarına gider, kaplara su doldurup bunu üzerlerine dökerlerdi. Bunu birbirlerine de yaparlardı. Bu sulama-yıkama’nın izahı hususunda o zamanlarda yazılmış olanlar arasında bazı farklar görülüyorsa da bunlar aslında hep bir noktaya çıkıyor. Kimi bunun uğurlu ve kötülükleri uzaklaştırıcı, kimi salgın hastalıklar tevlit eden hava kirlenmesini önleyici olduğunu söylüyor.

Nevrûz festivalinin sürdüğü altı gün içinde yumurtalar çeşitli renklene boyanır (Hristiyanların paskalyada yaptıkları gibi), birisinin üzerine ıtriyat serpmek ve yedi kez ayağına basmanın “nazar”ı, tembelliği ve hastalık ateşini uzaklaştıracağına inanılırdı… Alenen şarap içmekten çekinilmez, zımmî’ler gibi mercimek yenir ve gelen geçenin üzerine su atmada onlara iştirak edilirdi. Saygın kişiler birbirlerine su tulumlarıyla vururlar ve ev ve bahçelerine su atarlardı. Halk ise bunu sokaklarda yapardı.[17] Daha önce bu birbirinin üzerine su atma âdetinden söz etmiştik.[18] (vardavar-vartivor…). Anladığımız kadarıyla Ezechiel, kendi çağından çok öncelere ait inançlara tercüman olmuş. Sünnî Abbasî’ler de bu zımmî (Zerdüştî, Hristiyan…) âdetlerini uygulamada sakınca görmemişler.

Gördüğümüz gibi Hayat Ağacı’nı çok çeşitli türden ağaç temsil ediyor: hurma, kanatlı palmet dalları, elma, nar ve hatta limon bunlardandır. Osmanlı katı bunu zaten tek yaprak (fot. 158), bazen de değişik stilize şekillerle mezar taşında, başında taşımış (fot. 159 ve 160).

Bu kavramın bugün kaybolmuş olduğunu iddia etmek olanaksızdır: 1938’de ölmüş Hopa’lı bir zatın taşında bulunan motif (fot. 161) bir süsten mi ibarettir, yoksa Hayat Ağacı geleneğinin bugüne ait bir devamı mıdır? Keza 1953’de Akşehir’de rastladığımız, fot. 162’de görülen taşın üzerindekileri nasıl yorumlayacağız?

Biraz yukarda, fot. 148 vesilesiyle, dalları yukarı dönük yedili palmiyeden söz etmiştik. Gerçekten, rastladığımız birçok “hurma”lı taşta, dallar daima aşağıya dönükken (fot. 163) üst dallar göğe yükseliyor, yedi adet olarak. Bu bize, Musevî ritüelinin önemli bir öğesi olan menorah’ı, yani yedili kandili hatırlatıyor. Fot. 164’de kadim Capharnäum sinagogundan (Tiberiad gölü’nün kuzey kıyısında) bir köşe görülür. Bunda, solda bir buhurdanlıkla birlikte bir menorah ve sağda da bir chofar, yani ritüel koçboynuzu bulunuyor. Keza fot. 165’de de III. yy.a ait bir menorah görülür.[19] Bütün bunlar, bu sonuncusunun Musevî dinî dünyası içindeki önemli yerini belirtir. Böyle bir Samî kült unsurunun Osmanlı mezar taşına yansımış olması da doğal görülebilir. Bu meyanda fot. 166’daki örge bir özellik arz ediyor; bunda palmiyenin aşağıya dönük dalları bulunmuyor, hurmalar haylice stilize şekilde temsil edilmiş, fakat altlarına birer balık asılmış. Bu da bizi hayli meşgul edecek.

Fot. 167’deki Hayat Ağacı’nda Dionysos’un sarmaşığını mı görüyoruz?

[1]              ibd., s. 126-7 ve resim. 86 ve 87.

[2]              G. Öney.- Anadolu Selçuklu sanatında Hayat Ağacı motifi, in Belleten XXXII/ 125, Ocak 1968, s. 27.

[3]              ibd.

[4]              G. Öney.- Anadolu Selçuklu mimarisinde süsleme ve el sanatları, Ank. 1978, s.72.

[5]              C. Ölçer.- Nakışlı Osmanlı mangırları, İst. 1975, s. 18-20.

[6]              ibd., s. 34, 38, 42-3, 46, 65.

[7]              Zikreden M. Gönül.- Türk halılarında sembolik şekiller, in TFA 186, s. 3631.

[8]              J. Calmard.- Les étendards funéraires Shiites et leurs désignations Turco – Mongoles, in Traditions religieuses et para-religieııses des peuples altaïques, Paris 1972, s. 32.

[9]              Ezechiel 40/1-7 ve dev.

[10]             ibd., 47/1-2.

[11]             ibd., 47/8.

[12]             Burada geçen sözcük torrent olup bu, muhtemelen, çağlayanlar halinde akan bir suyu kastetmiş olmalı.

[13]             Ezechiel 47/12.

[14]             H. M. Böttcher.- Vivre 140 ans.. La lutte contre la vieillesse. Du rêve ä la réalité scientifique, trad. C. Maillard, Paris 1965, s. 23-4.

[15]             Apocalypse 22/1-2.

[16]             H. M. Böttcher.- op. cit., s. 25.

[17]             M.M. Ahsan.- Social life under the Abbasids, London 1979, s. 286-9.

[18]             Bkz. C. I, s. 229.

[19]             Dan Bahat.- Vingt siécles de vie juive en Terre Sainte. Les générations oubliées, Jérusalem 1976. s. 12 ve 14.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.