Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 73. Bölüm

Mağaradaki Ayı *

Ve bu dağlarda bir de ayı var, mağaralarda kışlayan, Anadolu adamının “canına yakın”, balını çalıp asma kütüğünü tahrip etmesine rağmen (fot. 79). Kütüğün önüne oturur, üzümleri yermiş; ama geridekileri almak için istifini bozmaz, kütüğü yüz seksen derece çevirirmiş (!) diye anlatılır. Bütün archetypal kahramanların eli ayağı hep bu kocaoğlan’ınkine benzer. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Ahz-ı Asker Şubelerinden birinde bir Doğu Anadolulu çavuş, cem olmuş efrat arasından geri hizmette kullanılacakları ayırıyormuş.

  • Sen?
  • Tercümanım.
  • O ne ki?
  • Dil bilirim, düşmanın dilini.
  • Bu eyi, beriye gel!
  • Sen?
  • Piyano çalarım, çalgı…
  • Ayı oynatacah değeliz, cepheye!…[1]

Şamanlar ve ayı *

Sibirya şamanlarının ayı tipi giysilere rağbet ettiklerini görüyoruz. Giysi üzerinde çeşitli ayı kemiklerinden süsler dikiliyor, başlık, ayının baş derisinden yapılıyor. Böylece şaman, ayı ile ayniyet haline girmiş oluyor. Çizmeler de ilginç şekil arz ediyor: burun ve topuk kısımları aynen ayı ayağına benzetiliyor. Ayının bacağından kesilen parçalar da, yine çizmenin münasip yerlerine dikiliyor. Şamanın elinde tuttuğu alet ve sopalar da ayı kemiklerinden yapılıyor. Bunlardan başka şaman, ellerine ayı pençelerini andıran “demir eldiven” de geçiriyor. Sözü edilen kemikler arasında özellikle ön ayak kemiklerine önem veriliyor. Bu arada “demir eldiven” ve “takma dişler”in Orta Asya kültüründe mühimce yeri olduğunu da kaydedelim. Bunlarla şaman, kendi soyunun türediği bir totem olan vahşî hayvanı temsil ederdi.[2]

Tam manasıyla şamanlık sorununu aşan bir husus üzerinde de durulması gerekir: şamanlarla hayvanların ilişkileri ve hayvan mitolojilerinin Çin Şamanizm’inin gelişmesinde dahli. “Büyük Yu” da ayı şeklinde giyinir ve bir nevi Ayı’nın ruhunu tecessüm ettirirmiş. Tcheouli’nin tasvir ettiği şaman da bir ayı postuna bürünürmüş. Ethnolojinin “bear ceremonialism” diye bildiği ayin örneklerini çoğaltmak mümkündür, Çin’de olduğu kadar Kuzey Asya ve Kuzey Amerika’da. Eski Çin, şaman dansı ile çok çapraşık kozmolojik ve sırra müteallik (initiatique) bir sembolizmle yüklü bir hayvan arasındaki ilişkiyi hep hissetmiştir. Bu ilişki daha çok kozmolojik (hayvan genellikle Gece’yi, Ay’ı, Dünya’yı vs. temsil etmiş) ve sırrı öğretici (hayvan, efsanevî ata sıfatıyla öğretici) neviden olmuş. İşbu “bear ceremonialism”in av sihir ve mitolojisiyle ilişkili olduğundan şüphe, yoktur.[3] Bugün Bolu yöresinde kış günlerinde oynanan “ayıcı oyunu”nda oyunculardan biri ayı kılığına girmektedir.[4]… Folklorcularımız üst tarafını düşünsünler.

Artemis kültünde ayı *

Gerçekten dişi ayı Ephesus Artemision’unda, vebayı uzaklaştırmak üzere bir genç kız yerine bazen kurban edilmiş olabilirse de daha çok tanrıçanın bir “kaimmekamı” olarak telakki edilirdi. Atalante’yi bir dişi ayı emzirmişti. Artemis’in peri kızlarından Kallistô, dişi ayıya dönüştürülmüştü. Iphigenie efsanesinin bir başka rivayetinde o, dişi geyiğe değil, dişi ayıya tahvil edilmişti. Artemis’e adanmış genç kızlara Atina’da arkoi, yani “dişi ayı yavrusu” denirdi.

Bütün bunlar Artemis’i Kallistô’nun nakledilmiş bulunduğu Büyük Ayı (dübb-i ekber) takımyıldızı, dolayısıyla kutupla yedi rakamına bağlıyor,[5] bir başka yoldan da.

Yakutlarda ayı *

“Yakut’lar, ayı çok uzakta olsa dahi, insanların onun hakkında konuştuklarını duyduğuna inanırlar. O, her şeyi unutmazmış… Bazı Altay Tatarları ayının yer vasıtasıyla her şeyi duyduğuna inanırlar. “Yer ayının kulağıdır” derler…”[6] tıpkı şimdi “yerin kulağı var” dendiği gibi.

Anadolu’ya dönerken Hint’e uğrayalım; epey marifeti olmuş kocaoğlan, bu ülkede hastalığı korkutup kaçırırmış, kılları mariz çocukların boynuna muska olarak asılır ya da çocuklar bir ayının sırtına bindirilirmiş. Ayıların padişahı olan Jâmbavat, kutlanan Syamantaka muskasını kaçırmış ve Krishna tarafından takip edilince kıymetli taşı ona teslim edip kızı Jâmbavati’yi ona vermiş, zevce olarak. Bundan sonra ayılar ordusuyla Lanka’nın istilâsında Râma’ya yardımcı olmuş.[7]

Ötesi berisi, sırtı ağrıyanların, “kuluncu kalkmış” olanların ağrıyan nahiyeyi ilkbaharda bir dişi ayıya çiğnettiklerini bize Orta Anadolu yörelerinde anlatmışlardı. Ayı, sağaltıcı niteliğini muhafaza ediyor, demektir.

“Fatih Albümü”nde Mehmet Siyah Kalem’in bütün dev ve insanları yırtıcı bir beden gücüne sahip olarak “hepsi boğuşma, ağaç kesme, yük kaldırma, hora tepme gibi kuvvet boşaltma halindedirler… Bu gürbüz enerji, devler ve insanlarda, ellerde ve daha çok ayaklarda toplanıyor. Ayak, bütün figürlerde, bir zemberek gibi sert, kıvrak, bir pençe gibi yırtıcı ve kavrayıcıdır…”[8] Biz, tasvir edilen bu ayaklarla ayı pençesi, yukarda anlatılan şaman çizme ve “demir eldiven”leri arasında büyük müşabehet görmekteyiz.[9]

Ortaçağ Türk Mitolojisi *

Az çok bütün Ortaçağ Türk mitolojisi insanlarla hayvanların kozmik izdivacı (Krishna ile Jâmbavati’ninki gibi) üzerine müessestir. Bunun bir devamını bugün kadın-kızlarla ayıların “birleşmeleri” inancında görüyoruz. Ayı, genç kız ve kadınları kaçırır, onları ininde iyice besler ve çok “müşvik koca”dan bunların çoluk çocuğu olur… Çoğu kez bu gibi “kaçırılmaları” görmüş “tanık”lara rastlanır ve ayrıntılı hikâyesi dinlenir. Sonunda “aile” ele geçirilir, çapkın ayı ile çocuklar öldürülür ama kadın esirgenir.

Bektaşilerde ayı *

J.K. Birge,[10] bazı Bektaşî köylerinde ayının tabu sayıldığını naklen anlatıyor. Yüzyılımızın ilk on senesi içinde Orta Asya’da yapılmış araştırmalardan bir özetin aktarılmasında fayda görürüz. Burada, ayı konusunun dışında, ilerde üzerinde duracağımız sair sorunlara da bazı ışıklar bulunuyor.

“Turanî Türk’lerin… yaklaşık üçte ikisi, Şamanizm olarak bilinen bir ani- mistik din şekline bağlı bulunmaktadırlar. Turanlı Türk’ler bahis konusu olduğunda, Türk’ü teşhis etmekte İslâmiyet bir rehber olamamaktadır.”

Altaylarda ayı *

“Yenisey ve Orhon yazıtlarının sahibi Türk’lerin dininin, birçok Turanlılar, özellikle Altay “Tatar”ları ve Yakut’lar arasında nispi olarak canlılığını koruyan Şamanizm’in aynı olduğu sanılır… Şamanizm’in, Asya kıtasında birçok yüksek dinî sistemi de damgalamış olduğu akılda tutulmalıdır”.

“Ciddi olarak kendini gösteren bir düalizm mevcut olup, çeşitli kabileler arasında, değişik adlarla bilinmelerine rağmen, iyi ve kötü tanrılar hep aynıdır. Tipik Şamanist olarak Altay “Tatar”ları ele alındığında, bunların başlıca hayırsever tanrısı, yedinci yüzyıl veya daha önceki devirlerde olduğu gibi Ülgen’dir. Başlıca kötülük tanrısı da Erlik’tir… Erlik bazen, meselâ Altaylılarda, bir ayı şeklinde temsil edilmiştir. Umumiyetle bir hayvana tapma keyfiyeti bahis konusu olmamakla birlikte bazı hayvanat tazim edilmektedir. En büyük itibarı ayı, bazı hallerde kurt, kuşlardan kartal, atmaca ve kaz görmektedir. Bu yaratıklar, bazı balıklarla birlikte, şaman ayinlerinde önemli rol oynarlar şöyle ki şamanın çağrısına uyarak gelen yardımcı ruhların hayvan şeklini haiz oldukları farz edilir…”[11]

Tahtacılarda ayı *

A.Yılmaz da[12] Tahtacı’larda “sevilen hayvanlar turna, geyik, koyun, koç, kaz, çaylak, horoz gibi hayvanlardır. Turnanın sesi Ali’nin avazına benzetilir” diyor. Onu, bu iddiasında yalnız bırakmayalım. Bu vesileyle de çok önemli bir hususa temas edelim.

Mezar şahide ve sair taşlarının yontma ve bezemeleri hayat ve ölüm hakkında bazı temel görüşleri yansıtabilir ve bu haliyle de bir dinî sibak içinde yorumlanabilir. Tabii, bu gibi süslemelerin geleneksel bir mahiyet kazanıp stilize hale gelmekle herhangi bir kesin kavramı ifade edemeyecekleri açıktır; ama her şeye rağmen bunların, ruhî iklimin bir tercümanı oldukları da bir gerçektir. Birçok örgenin sembolik manası o taşın sahibinin inançlarıyla ilişkisini yansıtmaktadır. Bu sebeple de bundan böyle mezar şahideleri, inançlarla ilgili bahislerde çoğu kez belgemiz olacaktır.

 

Şek. 3’de, Yeniçeri Ocağı 68. Orta işareti olan, üzerinde leylek resmi çizili flama görülür. Şeklin beyaz zemin üzerine sarı ile çizilmiş olması (sarı rengin görmüş olduğumuz kutsiyeti)[13] ayrıca dikkati çekmektedir. Bundan başka Bektaşî yuvası Tokat’ta, tekkelere ait horozlu (fot. 80), turnalı (fot. 81) mezar taşları da A. Yılmaz’ı teyit etmektedir. O, şöyle devam ediyor:

“Hiç sevilmeyen hayvanlar ayı, maymun, şebek, keklik, domuz, tavşandır…”. Birge’ün sözünü ettiği “Bektaşî köyleri”, herhalde Tahtacı yerleşme yerleri olmalı.

Yörüklerde ayı *

Yörük’ler ise, göç yolları üzerindeki konak yerlerinde ve yaylaya çıkışlarının ilk günlerinde, gerek bu mevsimin törenle kutlanması, gerekse de bunun hayvanların kızışma devrine, yani en çok sertlik arz ettikleri zamana tekabül etmesi sebebiyle ilkbahar ya da yazın başında hayvan güreş veya dövüşleri, özel bir meydanda da at yarışı tertiplenir. Gençler, süslü atlar üzerinde yarışırlar. Dövüşecek hayvanlar, ezcümle koçlar, develer, horozlar, tekeler ve hatta atlar da süslenir. Eskiden bunlardan biriyle bir er de dövüştürülürdü. O da böylece erginlik ve yiğitliğini kanıtlamış olurdu. Hele bir ayı oynatıcı civardan geçiyorsa, obanın en güçlü delikanlısı “koca- oğlan”la güreş tutmaktan geri durmazdı. Esasen mutat olarak ayıcının gösterileri arasında bir de onunla güreş “numara”sı vardır, ayının dansı, “hamamda kızların utanması”nın ayıca taklidinin yanı sıra.

Bu döğüşlerin eski bir kozmogonik mitos temsilinin ve aynı zamanda bir “sırra vâkıf olma” (initiation) ritusunun hatırası olduğunu İslâm öncesi âdetlerin tetkikiyle gezgincilerin ifade ve davranışları kanıtlıyor. Gerçekten oyuna girişmeden önce oba toplanıp beraberce namaz kılıyor, bir hayvan kurban edip etini beraberce yiyorlardı (communal meal). “Bir delikanlı, boğa ya da koçu alt ettiğinde, kâhil olduğuna hükmedilir” deniyor, Yörük’ler arasında. Eskiden olduğu gibi bu “zafer” izdivaca takaddüm eder, daha doğrusu onu mümkün kılar, “iki farklı aileden delikanlı güreş tuttuklarında, galip gelen, yenilenin ailesinden kız alma hakkını kazanırdı”[14]

Bugün iri yarı, güçlü kuvvetli kişilere, hangi sınıf ve meslekten olursa olsun, “ayı” lâkabı verilir. Ayrıca uygarlıktan nasibini almamışlara da “ayı” denir.[15] Eskiden (2. Dünya Savaşı’ndan önce), orduda vaki karacı-bahriyeli zıtlaşmasına misal olarak da karacıların denizcilere, elbiselerine telmihen, “lâcivert ayı” dediklerini hatırlıyoruz. Ama bu, aslında yeni bir şey olmuyor. Bizans’ta da arkhudofagos (ayı yiyici) lâkabına sahip kişiye rastlıyoruz. Bu “şöhret”e hak kazanmış olan Vasileios, büyük fiziksel gücü ile çok övünürmüş (XIV. yy.)[16]

Halk hikayelerinde ayı *

Erkek ayının kadınlara karşı zaafı olduğu, onunla karı koca hayatı yaşadığı, hatta vurulduğu zaman “karısı”nın buna çok üzüldüğüne dair tevatür yaygındır. Gazeteye geçenleri bile hatırlıyoruz. Misal olarak Ağrı Dağı’na ait bir öyküyü kısaca aktaralım: kaçırdığı bir çoban kızını bir mağaraya kapatan ayı onu senelerce beslemiş, mağarada bir ateşin devamlı yanması için gereğini yapmış, iki de oğlu olmuş!… Çok kıskançmış, yiyecek bulmak için dışarı çıktığında mağaranın ağzını iri bir taşla tıkarmış. Günün birinde bunu ihmal etmiş, kız da yok olunca kederinden ölmüş…

Ayının özellikle sevdiği şeyler de gözlenmiş, bunlar dile geçmiştir: “Ayının on türküsü var, dokuzu ahlat üstüne” sözü bunlardan biridir. Ayı üzümü, kırmızı yuvarlak, üzüme benzer ve parmaklar arasında kolayca un gibi dağılır meyveli, çoğunlukla çam ormanları arasında görülen bir ağaççıktır (Uva ursi). “Ayı, yavrusu (boku) ile oynuyor”, koskoca bir adamın ufak tefek birine, bir çocuğa el şakası yapması ya da gücünü onda denemeye kalkışması karşısında ayıplama ifadesi olup “ayıya kaval çalmak” da anlayışsız bir kişiye bir şeyler anlatmaya çalışmaktır. “Ayıyı vurmadan postunu satmak” tabirine ise Fransızcada da rastlıyoruz.

Ayılı terimler *

“Ayı” sözcüğü ayrıca “topaç”ı (Brs, Bo, Ks, Çkr, Çr, Sm, Yz, Ank) ve zeytinyağı çıkaran mengenelerdeki çatal ağacı (Gaz) ifade ediyor.[17] Bu sonuncusunda olduğu gibi yüklenen, zorlanan şeyler de “ayı” ad veya sıfatıyla donatılıyor. Buna bir başka misal da İstanbul’da Kalafatyeri’nde saçlara delik açmak için kullanılan seyyar ayı zımba’dır. Bu da, bir ucu bir dayanıklı sabit yere istinat eden bir vidadır ve elle hayli kaim saçları zımbalayarak bunlara delik açabilir.

Az çok aynı neviden ayı bacağı, öndeki küçük yelken, flok (Ba, İst); payanda direği (Kü); duvar örmek üzere kurulan tezgâhın altındaki dayanak(Es); ev çıkmalarının altındaki direk (Ks, Ml) oluyor. Ayrıca bu “tabir, bulutların arasından uzanan güneş demetini de ifade ediyor (Sn).

“Ne demişler de gızcağızı o ayı balığı’na vermişler!” diyor Niğdeli, iri, kaba saba, hantal bulduğu damattan söz ederken.

Ayıya verilen adlar *

Ayıya verilen adlardan dazlak (Kü, Ba) aynı zamanda ham meyve (Ky) ve kaba, terbiyesiz adamı da ifade ediyor (Sm, Gaz). Yavrusuna verilen abaz adı (Ks, Zn) da keza şişman, etli, gürbüz (Ks) sıfatlarının yerini tutuyor. Abaz abaz yemek = ağzını doldura yemek, obur gibi tıkınmak (Brd); abaz abaz yürümek = sallapati yürümektir (Dz). Bütün bu gibi sözcükler ayıyı hatırlatıyor.

Bunlardan başka ona eli büyük (To, Tr, Sv, Yz); kaşgır (Mn) da deniyor.

Ayı götü, üç yüzlü, üç taraflı bina çatısını tarif ediyor, Gr inşaatçılarının ağzında.

Yukarda gördüğümüz gibi fok’a verilen ayı balığı adı, ayı balık şekliyle, Çarşamba’da (Sm) Yeşilırmak’ta yaşayan iri pullu, yassı gövdeli bir balığı anlatır.

Ayılı bitkiler *

Gelelim şimdi “ayılı” bitkilere: ayı ağırşağı, soğana benzer bir bitki gövdesi (To); ayı asması, hanımeli çiçeği (İsp) (o zarif çiçek için biraz fazla “ağır” gibi geliyor bize); ayı boğan, yenmesi zor, boğaz tıkayan bir çeşit armut (Brs, Bo); ayıcı, bir çeşit sarı mantar (Bo, To, Ank); ayı çiğdemi, genellikle ormanlarda biten acı bir çiğdem türü (Kn); ayı elması, çalı (Mr); ayı eriği, yemeye elverişli olmayan çok ekşi ya da acı erik (Af); ayı fındığı, fındık ağacına benzer, yaprakları büyük, gövdesi marangozluğa elverişli bir ağaç (To, Ama); ayı fıstığı, gürgen meyvesi (To); ayı gulağı, kazık köklü, geniş yapraklı yabani ot (Dz, Gr); ayı gülü (İsp, Brd, Bo, Gm, Erz); ayı şalgamı, “dağ soğanı” da denen ince, yeşil yapraklı, yumru köklü bir ot (Kn).

Ayı kulağı, ağaçlarda, baltayla vurularak üst tarafı alınan ve çatal kulak halinde kalan kısım (Dz) olmaktan öteye mecazî bir kavramı da ifade ediyor: tam yerinde cevap; “ayı kulağı çıkarttı vallahi, herif bir şey söyleyemedi” (Bo). Bu tabirin ayrıca nasıl yufka ekmeğini kaşık makamında kullanmayı ifade ettiğini ayrıntılarıyla I. ciltte görmüştük.

Hayvan yavrularına verilen adlarla ilgili bir saplantı *

Sıra, ayının yavrusuna verilen adlara gelince, hayli karışık bir durum karşımıza çıkıyor, deve, domuz ve sair hayvan yavrularıyla paylaşılan, yöreden yöreye ifade ettiği hayvan yavrusunun değiştiği adlar. Bu itibarla bunların bir müşterek köke bağlı müşterek manayı, yani “yavru” manasını canlandırmaları gerekir. Bu noktada dilcileri yardıma çağırıyoruz.

Ayrıntılara girmeden önce bir sözcük ailesinin ilginç yayılmasından söz edelim: eşek yavrusu (sıpa), yavru katır, manda yavrusu (malak), ayı yavrusu karşılığı geniş ölçüde kullanılan kodak, koduk (ve sair varyantları)nın aynı zamanda değişik yerlerde “dul kadının ikinci kocasının yanına götürdüğü çocuk; evlilik dışı dünyaya gelen çocuk; on iki, on beş yaşları arasında çiftçi yamağı erkek çocuk; birinin arkasından giden, birini izleyen (kimseyi)”yi ifade etmesi, bunlarda bir “anaya takılı çocuk, yavru, genç” mefhumunu ortaya koyuyor.

Keza çok yaygın ve yine değişik hayvan ufağını anlatana boduk…—bocuk… — bot… — botukbudanakpatuk, petek, petikpotuk, pozak sözcük ailesi var. Ermenice “ik”, edat-ı tasgir’dir (diminutive): “pat”, yine Ermenice “ördek”, “patik” (çocuk ayakkabısı) da “ördekcik”, yani onun gibi yürüyen… manasındadır. Ermenice “tat” = pençe, “tatik” = pençecik. Nitekim tat, Ml ve Mş’ta el ayasını; kaba, münasebetsiz, şaşkın, aptal kişiyi de Af, Isp, Bt, Kü, Çkr, Dz, İz’den ifade eder. Ayrıca çorap tabanı (İst); biçimsiz (Mğ, Isp); ayak tabanı (Gm); yüzü yassı, burnu basık kimse (Ezm) karşılıklarındadır — “şehirde oturmayan bir sınıf halk” (Ada) tarifi de aklımıza I. ciltte anlattığımız “tat”ı getiriyor.[18]

Duvaç (Sn), falak (İsp) — ayrıca ham, olmamış (Or), fetik (Zn), mamuraç (İst), panak (Çkr), patan (Bo), petek-petik (Zn), polak (Gm), portanak (Zn) sadece ayı yavrusunu ifade eden sözcüklerdir, hayvanla ilgisi olmayan bazı başka şeylere de bağlı olmalarının yanı sıra.

Manik, kedi ve köpek yavrusu olmaktan başka ayı yavrusunun da adıdır, Brs’da: “ayı maniğini avkalar (hırpalar)”, Ml’da da sadece “yavru”dur. Bu sözcüğün Ermenice “manuk = çocuk”tan galat olması muhtemeldir. Nitekim manuk, yine Ml’da, kedi yavrusu ve (her halde küçük bir ot olduğundan) maydanozdur.

Bunlara karşılık malak, ayı yavrusu (Ada), buzağı (Sm), domuz yavrusu (Kn); motak, domuz yavrusu (Mğ), malak (Çkl), ayı yavrusu (Bil); palak, ayı yavrusu (Ezm, Kn, Gm, Gr), köpek yavrusu (Ezm), manda yavrusu (Or, Gr), domuz yavrusu (Ur)…; pozak, ayı ve domuz yavrusu (Zn).

Bir de, çok yerde tavşan ve kedi yavrusu, domuz yavrusu (Ada) da olan göçen var, Zn’da ayı yavrusunu da ifade eden. Fotuk da yine ayı, domuz vs. hayvan yavrusu oluyor (To, Or).

Sözcüklerde böylesine yer almış bu hayvanın adı üzerinde de durmaya değer. Önce Mahmud’a kulak verelim: “Adhığ = ayı. Şu savda da gelmiştir: awçi neçe al bilse adhığ ança yol bilir = avcı ne kadar av bilirse, ayı da o kadar yol bilir (avcı ne kadar av hilesi bilirse ayı da o kadar kaçacak yolları bilir. Bu sav, iki kurnaz kişinin karşılaştıkları zaman söylenir)”[19] “Ayığ = ayı. Oğuz, Kıpçak ve Yağma lehçelerinde, “adhığ”dır”[20] Ve bir başka sav daha, bizim “oğlan”la ilgili: “awcı neçe tef bilse adhığ ança yol bilir = avcı ne kadar hile (dek, al) bilse, ayı da o kadar yol bilir”[21]

“Adhıglığ tağ” da ayısı çok olan dağdır.[22]Yavrusuna da “merdek” dendiğini söylüyor Kaşgarlı ve ekliyor: “Bir takım Türk’ler domuz yavrusuna da bu adı vererek “tonguz merdeği” derler”[23]

Bu “adhığ, ayığ” sözcükleri bütün Asya lehçelerindeki karşılıkların bir “odağı” oluyor.

Çuvaş dilinde ayının adı “upa – opa” olup bu dahi eski bir “apa”yı temsil eder. Kaşgarlı’nın mezkûr ifadelerinin yanı sıra aynı yy.lara ait Kıpçak “aba”yı da buluyoruz.[24]

Ayıya karşı muhabbet derecemiz bütün bunların etimonuna inecek kadar değil.[25]

İran inanışına göre ayı, bir günah sonucu hayvana dönüştürülmüş olanlardan biridir. O, pişirdiği ekmeği saklayan bir fırıncıymış. Muhammed, ekmek isteği geri çevrilince, ona beddua etmiş, o da ayı olmuş![26]

“Ayı” sıfat ya da lakabını sadece insan almamış. Pavuryanın büyüğüne (Dromia vulgaris) de ayı pavuryası denmiş, İranlının da bütün bunlara (bildiğimiz kadarıyla) ekleyeceği var: “hirs giyah” (“ayı otu”), ayının çok sevdiği bir yaban kerevizi, yaban havucudur.[27]

Ayı oyununu burada bitiriyoruz, Bela Bartok’un “Macaristan Manzaraları” adlı eser serisinden “Ayı dansı”nı hatırlayarak. Üstatta ne de olsa Asya kanından var…

[1]              Bu olmuş hikâyeyi, 1940’larda, yabancı petrol şirketlerinden birinin yüksekçe memurlarından olan Yeniköylü (İst) İzzettin beyden dinlemiştik. Hikâyedeki “tercüman”, kendisidir.

[2]              B. Ögel.- op. cit., s. 38-9.

[3]              M. Eliade.- Le chamanisme, s. 357-8.

[4]              DS.

[5]              J. Bonnet.- op. cit., s. 50.

[6]              H. Uno.- Die Religiösen Vorstellungen der Altaischen Völker’den nakleden S. Çağatay.- Türk’lerde bâtıl inançlar arasında tabu, in I. Uluslararası Türk Folklor Semineri Bildirileri, Ank. 1974, s. 368, not 4.

[7]              W. Crooke.- op. cit., II, s. 242.

[8]              Ipşiroğlu, M.Ş. ve Eyüboğlu, S. – Fatih Albümüne bir bakış, s. 25.

[9]              Albüm’de özellikle bkz., resim 20, 23, 27.

[10]             op. cit., s. 173.

[11]             M. A. Czaplicka.- The Turcs of Central Asia in history and at the present day, London 1973 (ilk baskı 1918), s. 30-1.

[12]             Tahtacılarda gelenekler, s. 98.

[13]             A. R. Bozkurt.- Komutan forsları (tuğlar). Birlik flama ve sembolleri, in Türk Kültürü 46, Ağustos 1966, s. 880.

[14]             J. P. Roux.- Traditions, s. 246-7.

[15]             Buna Fransızcada da rastlıyoruz: “ours mal léché”

[16]             A.E. Laiou-Thomadakis.- Peasant society in the late Byzantine Empire. A social and demographic study, Princeton 1977, s. 135.

[17]             Bkz. C. I’de fot. 31. Burada da mengeneyi sıkmak için adamın sol eliyle tuttuğu ağaca yüklenip döndürmek gerekir. İşin bütün yükünü bu ağaç çeker.

[18]             Bkz. s. 161.

[19]             DLT, 1/63.

[20]             ibd.. 1/84.

[21]             ibd., 1/332.

[22]             ibd., 1/147.

[23]             ibd., 1/480.

[24]             ibd., 1/86.

[25]             Bkz. L. Bazin.- Les noms Turcs et Mongols de l“ours” in Quand le crible était dans la paille. Hommage à Pertev Naili Boratav, Paris 1978.

[26]             H. Massé.- Croyances et coutumes persanes I, Paris 1938, s. 185.

[27]             GG.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.