Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 71. Bölüm

Küçük Asyadaki çeşitli kültlerin kutsal mahal olarak kullandıkları alanlar *

Küçük Asya’daki her ateşgedenin bir ναός’u, yani bir merkezî hacmi olup Ateş mezhabı burada bulunurdu. Bu naos, çoğu kez, dört direğin taşıdığı bir sakafı haizdi (Sasanî devrenin çahâr tâk’ı). Şîz’deki (Azerbaycan) “Taht-ı Süleyman” dört köşe idi, bir küçük gölü ve muhtemelen de bir bahçesi vardı. Bugün bile ateşgedelerde akarsu ile bir küçük bahçe bulunur. Bu, bir taraftan mithraeum, yani Mithra mabetlerinin planına, diğer taraftan da “zafer dağı”nın kutsal mahallinin tasvirine uymaktadır. Mithra Mysterion’larından bahsederken Porphyre, Zerdüşt’ün Mithra’ya, içinde çiçekler ve bir pınar bulunan bir tabii mağarayı tahsis ettiğini söylüyor. Mithraeum’lara su isale edilmiş olduğunu bugün biliyoruz.

Kappadokya’da, Keskin Sivrisi’nde, kültte kullanılan bir mağara bulunmakta olup bunun yeri Mithra Mysterion’larının kült mahalline tamamen uymaktadır. Daha çok sarnıçların ve bir su yolunun varlığı akla geliyor. Bunun bir İranî tapınak olduğunu kesinlikle söyleyemezsek de daha başka kaya mağarası hususunda daha eminiz. Ezcümle Kommagene’li Mithridates Kallinikos tarafından başlanıp oğlu Antiochus I tarafından ikmal edilmiş Hierothesion’da kayaya oyulmuş bir yol ve bunun sol ucunda kuyuya müşabih iki yuvarlak çukur bulunmuştur. Su yolundan kesinlikle söz edemezsek de Keskin Sivrisi mağarasıyla dikkate değer benzerlik arz etmektedir.

Kaynak ve bahçesiyle, Mithra’ya tapanlara mabet vazifesini gören bu mağara ile efsanevî Kangdiz muhkem kasrı (ve bunun bir karşılığı olan Afrâsiyâb kasrı) arasındaki koşutluk dikkate şayandır. Firdevsî onu bahçe ve pınarlarla dolu bir cennet-şehir olarak tasvir ediyor. Afrâsiyâb’ın kalesi bir dağın içinde bulunur. Bu arada Yima’nın da yeraltı meskenini zikretmiş olalım[1].

Mitra ve Zerdüşt kültlerinin örgütlenmesi *

Pontos krallarının adları, Kommagene krallarınınki gibi Mithradâtes, yani Mithradâta (“Mithra tarafından verilmiş”) idi. Bazı Arşakî’ler bu adı şahsen almışlardı.

Klasik metinlerden Armeniyye’nin Parth krallarının Mithra’ya bir özel inhimaklerinin bulunduğunu öğreniyoruz: Parth kral sülâlesinin Mihrân adı “Mithra”dan gelir. Bunlardan Mithra’ya, Parth imparatorluğunun dışında dahi çok kişinin taptığı istidlâl ediliyor. Ama mevkisinin en kavi olduğu yer, şüphesiz Küçük Asya idi. Kültü buradan Grek ve Roma topraklarına yayılabilmişti.

Mithra Mysterion’larının örgütlenmesi, eski İran’ın hem dinî, hem askerî erkek derneklerine dayanır. Mithra bu derneklerin başlıca tanrısıydı. Böylece bu kültün özellikle askerler arasında yaygın oluşu izah edilmiş olur: bayrağa yemin (sacramentum) ve tanrı askeri (militia dei) mefhumları böylece oluşmuştur. Mithra, işbu sancta militia’nın eschatologic (ölümden sonrası kadere mütedair) başıydı, Hacı Bektaş’ın Yeniçeri Ocağı’nın aynı türden başı olduğu gibi.

İran gençliğinin alt kademelerinin başları bazı öğretmenler ya da ustalardı; bu sonuncuların Roma dilinde mukabili olan magistri’ler Orta İrancada muhtemelen avistâd tesmiye edilirlerdi ki ôstâd (üstat) bundan iştikak etmiştir.[2]

“Hikmet ve adalet aşkına Zerdüşt bir dağın üstünde yalnız yaşamak üzere insanlardan uzaklaştı. Gökten inen bir büyük ateş bütün dağı tutuşturdu, şöyle ki dağ sonsuza dek yandı. Vezirlerinin refakatinde Pers’ler kralı dağa doğru gitti, Allah’a ibadet etmek üzere. O zaman Zerdüşt ateşin içinden hiçbir şey olmamış halde çıkıp kendini onlara gösterdi ve burada kurban kesmeyi emretti: tanrı burada kendini belli etmişti”, diye anlatıyor Dion Chrysostomos (40 -120). Bu öyküde bahis konusu olan bir mağara değil, bir dağdır. Ama bir başka Grek yazar, Porphyre, Zerdüşt’ün tanrı Mithra’ya ilk olarak bir tabii mağara tahsis ettiğini, yukarda söylediğimiz gibi, kaydediyor; kutsal rituslar, özellikle süluk (sırra vukuf) ritusları burada kutlanırdı. Esasen Mithra’nın kendisi de bir mağarada günü görmüştü.[3]

Bir Hristiyan kaynağına göre İran’da Mithra (ve Zervan) rahipleri (magi’ler) her sene harman işleri bitip saman kalktıktan sonra yukarda adı geçen “Zaferin Dağı”na çıkarlardı; bunun zirvesinde bir mağara ve pınarlarla nadir güzellikle ağaçlar bulunurdu. Orada yıkanırlar, ibadet ederler ve üç gün süreyle sessiz dualarla Allah’ı tekrim ederlerdi. Mağara, Mithra Mysterion’larına tahsis edilmiş ve Porphyre’nin bahsetmiş olduğundan başkası değildir.

Bu ritus aslında İranlıların yılın üçüncü fasılasının Gâhânbâr bayramıdır. Magi’lerin bu hareketi her yıl tekrarlanırdı. Talih yıldızının çıkması ve Zaferin Dağı üzerinde batmadan kendilerine görünmesi beklenirdi. Bu dağ muhtemelen Elburz dağı olmalıdır.

Günümüzde Armeniyye’de Mithra ve mağara üzerinde önemli halk gelenekleri mevcuttur. Mithra, güneş tanrısı olarak adını “Mihr”den türetmiştir. Van civarında, adı yine Mihr’den galat olan Meher, bir “dev” (yani Kai-Kav) olarak doğmuştu. Van Gölü’nün kenarında bir yarık kaya durur. Bir kara karganın refakatinde Meher, at üstünde, yarıktan içeri dalıyor, kaya da hemen arkasından kapanıyor. Her yıl, miracın mucizevî gecesinde gökten yeryüzüne balsıra (manna) düşüyor. O zaman Meher dağdan çıkıyor, biraz balsıra toplayıp, üzerine kapanan mağarasına dönüyor. Bütün seneyi kayanın içinde, balsırayla yaşayarak geçiriyor. Sağ ve solunda birer mum yanıyor, Evren’in çarkı da önünde duruyor. Çark dönmez olunca Kıyamet kopacak, Meher mezarından çıkacak ve onun çağı, yani herkes için adalet devri başlayacak.

Kurtarıcı Mehdi bekleme keyfiyeti burada, yarılıp hikâyenin kahramanını içine aldıktan sonra kapanan kaya, duvar efsaneleriyle birleşiyor, daha önce örneklerini zikrettiğimiz eski ve yaşayan efsanelerle.

Hint’te Upanishad’lara göre Tanrı, yani Ruh, içimizde, bir mağarada olduğu gibi gömülüdür; ölmüş değildir, sadece orada bir yerde gizlenmiştir. Katha Upanishad’a göre Brahman guhyam, yani “gizlenmiş”tir. Bu da, Ruh’un ‘bir mağara sakini’’ne müşabih olması demektir. Upanishad’lar âtman’ı yüreğe yerleştirmişlerdir. Yürek ise bir “mağara”dır.

“Mağara” karşılığı Çince tong aynı zamanda “esrarengiz, derin, müteal” manalarını da tazammun eder. Taoist geleneklerinin “Gök-mağara”sı bir “gizlenmiş Cennet”i ifade eder. Buna, Dağ’ın derinliklerine kazılmış dehlizlerden erişilir. Bu geleneklere göre bütün bu dağlar, aralarında, mağara ve dehlizlerle irtibat halindedir.

İstanbul’da Küçükçekmece gölünün kuzey taraflarında Şamlar mevkiinde bulunan ve nereye vardığı bilinmeyen (bir yerden sonra mumların sönmesiyle oksijenin iyice azaldığı anlaşıldığından) dehlizlerle imtidad eden mağaraların Aya Sofia’ya çıktıkları rivayetini 1930’larda değişik kişilerden dinlemiştik. Aslında, stalaktik ve stalakmitlerle dolu ve yarasa yuvası halinde olan bu dehlizlerin tabii yarıklar olduğunu sanırız.

Bütün bunlarla, uzun süre bir mağarada saklanmış ve tesadüfen bulunmuş, Kitap halindeki ilk İfşa; saklanan Tanrı; bulunması güç inci vs. doğal ya da yapay mağaralarda kutlanan Mysterion’lar (meselâ Mithra Mysterion’ları) mukayese edilip aralarındaki ilişkiler belirlenebilir. Bütün bu sembolleri, mağaraların kutsiyetine ve daha Paleolithik’ten itibaren buralarda kutlanan kültlere (buzullardan kaçan insanoğlu buralara iltica etmemiş miydi?), doğruca veya dolaylı olarak bağlı olmalıdır.[4]

Mitra kültü hakkında ayrıntı *

Önemine binaen Mithra kültü üzerinde biraz yayılıp bazı ayrıntılara gireceğiz. Bunun iki menşe sorunu mevcut olup biri Mysterion’ların teşekkül tarihi, diğeri de bu hadisenin vaki olduğu mahaldir.

Plutarkos, bir metninde (Pompeius’un Hayatı 24) korsanlar harbi sırasında Kilikya’da Mysterion’ların varlığından söz ediyor ki böylece kültün doğuşu en az M.Ö. 100’lere kadar geri gidebiliyor. Neron’un Armeniyye ve Yahudi savaşlarının bu kültün yayılmasında etken oldukları düşünülebilir. Gerçekten bu cidalleri çok kere kalabalık kıtaların her iki yönde yer değiştirmesi izlemiştir.

Kültün doğuşuna gelince Küçük Asya ve özellikle bu yarımadanın doğusu buna muvafık mahal gibi görünmektedir. Zamanlama olarak da Helenistik devrin sonu akla geliyor. Bu sibak içinde o çağda (M.Ö. I. yy.) Kommagene’nin küçük krallarının, aynı zamanda Yunanistan’la İran’a bağlanmakla iktidar ve nüfuzlarını sağlama girişimleri manidardır. Bunlar kendilerini para ve saire üzerinde Mithra ile yüz yüze olarak temsil ettirmişlerdir. Yüz elli sene sonra Pers dünyasının gücü geçmiş olacak ve Parth’lar İran’ının artık Roma’da ne korku, ne de derin hayranlık uyandıracak hali kalacaktı. Bu itibarla Plutarkos’un metni sahih olmaktadır.

Çeşitli boğa öldürme sahneleri önceden birer kurban töreninin temsili şeklinde yorumlanmışsa da, Mithra kültünde boğa kurbanının bulunmaması nedeniyle ve bu temsillerin daha yakından incelenmeleri sonucunda bunların Mithra ile boğa arasındaki dövüş ve muzaffer tanrının hayvana son darbeyi indirme sahneleri olduğu tebeyyün etmiştir. Gerçi, bu öldürme keyfiyeti ilâhiyat açısından bir kurban olarak tefsir edilebilir. İsa’nın da çarmıha gerilmesi teknik açıdan bir idam şeklidir; ama ilâhiyat açısından, beşerin necatını sağlayacak bir kurban gibi düşünülebilir. Döneceğiz bu boğa konusuna.

Mithra kültü sair Mysterion’lu kültler arasında kolaylıkla yerini alabilir; müminlerine, Hak Teâlâ’ya kadar yükselip onunla ayniyet haline gelinebileceği teminatını veriyor. Kültün ana merasimini teşkil eden ritüel yemeğe, mitosta ve tasvirlerde, güneş arabasıyla tanrıların makarrına doğru çıkma fiili bağlanıyor.

Mithra dininin özel nitelikleri bir yandan süluk derecelerinin önem ve adedi ve bunların birinden diğerine geçmek için gerekli rituslar, öbür yandan da mesleğin ve topluluğun recülî karakteriyle tebarüz ederler. Her ne kadar bu din, aile, kabile, site gibi geleneksel içtimaî grupları aşıyorsa da evrensellik iddiasında olmayıp yayılması bazı sosyal-meslekî ortamlara inhisar etmiştir. Mysterion’ların içinde geliştikleri ortamın etüdü bunların derin tabiatlarının yeniden değerlendirilmesine yarayacaktır.

Askerî unsur, daha başlardan itibaren bu kültün salikleri arasında önemli mevki işgal etmişse de sivillerin de aynı derecede iştiraki bir vakıadır.

İçeriğinin ve yapısının mevcut nizama temin ettiği destek itibariyle Mithra dininin tarihî anlamının tarifi yapılmıştır: ordu ve bürokrasi unsurlarının elzem olduğu bünyelerin imdadına gelen bir itaat dini ve rütbe silsilesini haiz bir yapı olarak nitelendirilir bu meslek.

Gerçekten, ordunun yanı sıra amme görevlisi çok sayıda küçük memur ve müstahdem, köle, azatlı köle ve bunların sahiplerinin teşkil ettikleri küçük gruplar sinelerini açmıştı Mithra dinine.

Bu gruplar, meslekî faaliyetleri itibariyle, köklerinden kopmuş, vatanlarından uzaklaştırılmış, geniş aileleriyle her türlü bağı yitirilmiş insanların oluşturdukları gruplardı. Keyfiyet askerler için tabii olduğu kadar diğer kategoriler için de varitti; esasen meslekle bu ilişki, mezhebin sadece erkeklere inhisarını mucip olmuştu; bunda yalnız kadınlar değil, aileye de yer yoktu. Müminler, akşamdan sabaha bir yerden başka yere ve hatta imparatorluğun bir ucundan diğerine sevk edilebileceklerini biliyor ama yeni gittikleri yerde de aynı imana sahip bir topluluğa rastlayacaklarından emin bulunuyorlardı. Mithra dini bir “arkadaşlık, kapı yoldaşlığı”, muharebe meydanında, kışlada, dairede, iş yerinde (maden, gümrük…) yoldaşlık dini olarak tarif edilebilir.[5]

Biz de, bütün bunları okurken Fütüvvet örgütleri ve Bektaşîliği benimsemiş Yeniçeri’yi hatırlamaktan kendimizi alamıyoruz: Zerdüşt’ü Hacı Bektaş mı devam ettiriyordu?…

[1]              G. Widengren.- op. cit., s. 217-8.

[2]              ibd., s. 252-4.

[3]              ibd., s. 265-6.

[4]              M. Eliade.- Fragments, s. 314-5.

[5]                E. Will.- Origine et nature du Mithriacisme, in Acta Iranica IV, s. 527-36.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.