Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 50. Bölüm

Passion kavramı *

Talihsiz Attis’in Roma’da bu saçlı Gallus’lar tarafından temsil edilen passion’u bizi yine başka taraflara çekiyor. Ama önce şu passion’a açıklık getirelim. Hristiyan kökenli sözlük ve ansiklopediler kelimeye kısaca “bir acı çekme, his ya da heyecan” tarifinden sonra bunun İsa ile ilgili bölümünü işliyorlar. Gerek hemen aşağıda, gerekse bundan böyle sık sık sırası geldikçe işleyeceğimiz konulara en yakın tarifleri vermiş olan Ş. Sami Bey’inkilerini aynen derç etmekte faide mülâhaza ederiz: “fiil ve amelde bulunmayıp hariçten gelen bir fiil ve ameli kabul ediş, mutavaat. Çekilen cefa ve meşakkat. İncil’in Hz. İsa cefalarını ve şahadetini nakleden yeri ve bu bapta Hristiyanların icra ettikleri ayin. Havf ve ümit ve aşk ve haset gibi hissiyat-ı dâhiliye…”.

Cefayı İsa’dan önce Attis, sonra da Hüseyin çekti, daha birçoklarının dışında. Ama bütün bu işlerin oyuncuları da var.

Attis için matem tutma gününde Gallus’lar, her zaman muntazam taralı ve kadınlarınki gibi örülü saçları darmadağın halde sağa sola delice koşuşurlardı.

Bunlar, tapınak sınırları dışına çıktıkları zamanlarda da kenti karıştırıyorlardı. Bir de tehalükle bunları takip eden müritler alayı ile dilenerek etrafı dolaşırlar, kaval ve davulların eşliğinde raks ederlerdi. Ulûhiyeti içlerinde hissetmeye başlayıp İlâhî gücün hâkimiyetine geçtiklerinde, kan çıkana kadar kendilerini kamçılarlardı. İtalya’da “Passion Week” sırasında kendilerini kamçılayanlar bugün dahi görülmekte olup Madonna bu kere, Re penitenti’nin (nadim-tövbekâr krallar) Hanımı’dır.[1]

Akla yine Hüseyin’in passion’u geliyor…

Böyle bir bağnaz (fanaticus) Gallus’un Roma’nın Capitoline müzesinde bulunan heykelinde, adamın dies sanguinis gününde, kan gelene kadar kendine vurduğu, sol omzuna asılı kamçı görülür. Deri kamçının uçlarında aşık kemikleri asılı bulunup bunlarla göğüs ve kollarının üst kısmını (her halde sırtı da) dövüyorlar, tıpkı Şiî ayininde olduğu gibi…

Attis – Kibele ilişkisi, Attisin ölümünden sonra düzenlenen festivallerin takvimleri *

M.Ö. III. yy.da yazan tarihçi Kapudağ (Cyzicus)lu Neanthes, Attis efsanesinin bir mysterion’lu öykü (μυστικός δε ό λόγος) olduğunu söylüyor; başka deyimle efsane, Kybele kültü içinde kendini belli eder hale gelmiş. Phrygia halkı onun yasını tutardı ama hiçbir yerde bu bahar ihtifalini Doğa’nın yeniden doğuşu şenliklerinin takip ettiği bildirilmiyor.

Buna bağlı olarak Attis mitosunun Diodorus (M.Ö. I. yy.) tarafından saptanmış asıl şekline göre Kybele’nin kendisi bir kral kızıdır, ama doğumunu müteakip terk edilmiştir (tıpkı Sargon’ların, Musa’ların… olduğu gibi). Ama daha ilk çağlarında Dağlar Tanrıçası gibi görünür olmuş, parslar ve sair yabani hayvanlar tarafından beslenmiş olmasıyla. Sonra işe onu evine alan bir çobanın karısı karışır. Dramın aslı bundan sonra başlar. Kybele Attis’e âşık olur ve çocuğunu doğuracağı sırada kral, bunun kendi kızı olduğunu anlar ve onu yaşatan çoban karısıyla Attis’i ölüme gönderir. Üstelik Attis gömülmeyecektir de. Deliye dönen Kybele “dağlara düşer!”. Yokluğunda Phrygia kıraç, meyvesiz, ürünsüz hale gelir. Halk yardım için dua eder. Ama işin şartı vardır: Kybele’ye Tanrıça olarak tapınılacak ve Attis gömülecek.

Delikanlının cesedi kalmadığından bir sureti imal edilmiş…

Mart ayı içinde Attis festivalleri, M. S. 345’de, şöyle saptanmıştı:

15 Mart canna intrat, kamış, düdük-kaval-ney-kalem’in (yazı) devreye girmesi, bulunabilir hale gelmesi;

22 Mart arbor intrat, ağacın devreye girmesi;

24 Mart sanguem (sanguinen), “kanlı” (kurban?);

25 Mart Hilaria, şenlik, neş’e;

26 Mart Requietio, dinleniş, yeniden halk ediliş;

27 Mart Lavatio, yıkanma, “abdest”;

28 Mart Initium Caiani, “büyük yaramazlık”ın başlangıcı.

Bu festivallerin Bugünkü Anadoludaki bayramlarla bağı *

Millî Folklor Araştırma Dairesi’nin “Türkiye Belirli Günler Takvimi” adlı[2] yapıtı “Kurtuluş günleri” ve sair “millî” bayramlarla sahifelerini doldurmuş. Bunu çeşitli kuruluşların takvimleri zaten yapıyor, ayrıca hikâye, mani, yemek tarifi ve “fayda” ekleyerek. Bundan bizim çıkarttığımız sonuç bu “bayramlar”ın, dünya oldu olası Anadolu’da kutlandığı, ama bunların öyküsünün mezkûr Takvim’in yazarlarınca yeteri kadar incelenmemiş olmasıdır. Seyrek olarak değiniyorlar, bazı “tarihî” bayramlara, Anadolu’nun devam ettirdiği “bayram”lara.[3] Bunlar arasında 22 Mart, İzmir-Urla’da “Mart dokuzu şenlikleri”, Tekirdağ-Hayrabolu’da da “Nevruz şenlikleri” olarak kutlanmaktadır. “Mart dokuzu”, aşağıda, meteoroloji bahsinde göreceğimiz gibi soğukların sonu, “Nevruz”, yani “Yeni Gün” de eski (ve yeni) İran takvimine göre yılın ve ilkbaharın başlangıç günüdür ki adam da buna “ağacın devreye girmesi” günü demiş… Ayrıca ayın 1. ve 2. çarşamba günleri için de Hakkâri-Çukurca’da “Zipe günü”nün iki gün süreyle kutlandığını bildiriyor bize Takvim. Ve 1. çarşamba ““işkembe zipesi” denir, işkembe dolması yenir”, 2. çarşamba da ““dana zipesi” denir, kırda yemek yenir, eğlenilir” demekle yetiniyor.

Bugün zibek (göbelek), “içi kıymalı bir çeşit börek – Sk, İst; ekin demetleri yığını – Isp”, göbelle de “yeni doğmuş kuzu – Mğ; herhangi bir bitkinin göbeğinden çıkan sürgünü ve çiçeği – Mğ” olup zip, “kunduracı iğnesi -Ba” (çam iğnesinin bir uzantısı olabilir), zipçi de “ağaç kabuğundan yapılan düdük – To” dır. Bütün bunlar için baharın gelmiş olması şart!

Bunların dışında cannophori (düdük-kaval-ney taşıyıcıları) vardı ki bunlar bazen defin örgütü olarak iş görürler ve aralarına kadın üyeler de alırlardı. Bunlara Mart şenliklerinde rastlıyoruz, Attis’in öneminin geliştiği günlerde. Düdük-kaval’cıların alayı sair bayram günlerinden bir hafta önce başlardı. Müminler 16 Martta dokuz günlük bir oruç ve perhiz (imsak) devresine girerlerdi. Kendilerine ekmek, şarap, bazı kutsal sayılan kümes hayvanları, hurma ve nar gibi bazı meyveleri ve nihayet balık ve domuzu men ederlerdi.[4] Bazı müminler bunları hayatları boyunca kendilerine yasaklamışlardı (in aeternum abstinentia). Daha önce bazı eski Bektaşî Baba’larının sofrada balık bulunması halinde gülbank çekmedikleri’nden bahsetmiştik[5]

Bir eski Mısır halk öyküsü, Kitab-ı Tekvin (Genesis)deki Yusuf ve Potiphar arasında geçen olayla benzer bir iftira temasını[6] ele alıyor: namuslu bir delikanlı olan Anubis, ağabeyi Bata’nın karısının tekliflerini geri çevirince, bu yengesinin iftirasına uğruyor. Aslında Anubis’le Bata tanrı isimleridir ve öykü büyük ihtimalle bir mitolojik temele oturuyor. Ağabeyi Bata’nın kendisini öldürmeye geldiğini gören Anubis, “bir kamıştan bıçak alıp erkeklik uzvunu kesiyor ve suya atıyor. Ve balık da bunu yutuyor…”. Bu kendini yaralama, bir azasını kesme fiili, güneş-tanrı’ya edilen yemini takviye edici mahiyette bir davranış, olup phallus’un balık tarafından yutulması keyfiyeti de bilinen bir öykü veya efsane öğesidir. Osiris mitosunu anlatan Plutarchus, Seth’in Osiris’i parça parça edip her bir azasını bir tarafa attığını, İsis’in bu azaları teker teker toplayıp gömdüğünü, ama balığın yutmuş olması nedeniyle phallus’u bulamadığını ve bundan dolayı da balığın, yenmesi yasaklanmış bir besin maddesi olarak kaldığını söylüyor.[7] Bu oruç devresi içinde, yani Tanrılar Anası’nın sevgilisinden mahrum kaldığı sürece müminler ayrıca cinsî imsaka (Castus Matris Deum) da riayet ederlerdi.

Attis sembolizmi ve çam kozalağı *

“Ağacın devreye girmesi” ile Attis’in altında öldüğü ve sonra başından çıkan çam ağacı bahis konusu olup böylece de çam kozalağı ve dolayısıyla içindeki fıstık Attis sembolizmine dahil olmuş oluyor. Tarihçesi hususunda daha evvel yeterince izahat vermiş, bunun bir kült konusu olduğundan kısaca söz etmiştik.[8] Fot. 64’de de aynı şey görülmektedir. Burada Asur kralı Ashurnazir-par II, kartal maskesi ve kanatları takmış bir rahip tarafından meshedilmektedir. Kullanılan “sünger”in çam kozalağı şekli çok barizdir. Bu kozalak sembolizminin M.Ö. IX. yy.da Mezopotamya’da yaygın olduğu daha başka birçok örnekle sabit olmaktadır. Mamafih Anadolu da bu bapta geri kalmadığını, fot. 65 ilâ 68’de görülen, üzüm, incir gibi kutsal meyveler arasında çam kozalağının da yer aldığı eserlerle ispat etmektedir. Ama H. 1295 tarihli mezar taşının tepesindekine ne diyelim?… (fot. 69)… Başka vesilelerle mümasil misallere de ilerde yer vereceğiz.

Ana-tanrıça tipinde bir başka lâtif ve şehvetli tanrıça olan Aphrodite başlangıçta batı Asya’nın, özellikle İshtar’a yakın, Helenik olmayan bir tanrıçasıydı. Onun da sevgilisi, bitkilerin genç tanrısı Adonis (Rab, Mevlâ) idi, onun da başına Attis’inkine gelenlerin benzeri gelmişti. Ona da Suriye sahilinde Byblos’ta, mümasil ritüel icra edilirdi.

Bir Memphis üstüvanesi üzerinde, o devirde Gebal bölgesi tesmiye edilen Nega ülkesinin Hay-Tan tanrısı görülür. Bu ülke, kutsal bilinmiş ve genel olarak bitkilerin ruhunu temsil eden Adonis’in doğasal kültüne vakfedilmişti. Esasen Mısırlıların Hay-Tan ismiyle andıkları şey bitkiler âleminin bu ruhuydu; Grek’lerin, Adonis’in ağaç içinde doğduğunu söylemekle onun ağaçla ilişkisini ifade etmeleri gibi Mısırlılar da Hay-Tan’ın fıstık çamına tebdil-i suret ettiğini tahmin ederlerdi ve Adonis’i kendi Osiris’leriyle bu sebepten bir tutarlardı.[9]

Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş ve “çadır kazığı, kazık” manasında kullanılmış “hayta” kelimesi geldi aklımıza. Bu ad, Osmanlı paşalarının parayla tuttukları askere de verilmiş olduğu gibi halen mecazî olarak “serseri, avare” karşılığında kullanılmaktadır. O ise χαίτη “uzun saç, yele” manasındadır, Gallus’ların uzun saçı… Bu arada. Güney Yürük aşiretleri arasında bir de Hayta aşiretinin bulunduğunu kaydedelim.[10]

Attis’in bir sureti çam ağacına bağlanır, ağaç mor, erguvanî kurdelelerle süslenirdi. Ağaçlara (ve türbelere) bezler bağlama geleneğinin bununla ilişkisi olabileceği geliyor akla hemen.

Orta Asyada başta tüy taşınması *

Güney Türkmen gelinleri başlarına tozak tabir edilen bir başlık takarlar ki bunda boyanmış tavuk tüylerinin yanı sıra ağaç dalları da vardır.

“Yel vurur kozak[11] oynar

Başında tozak oynar

Ben yârime ne yaptım ki

O benden uzak oynar…”[12]

Burada da homo ludens!…

Dönüp dolanıp geldik yine tüy-tuğ’lara. Orta Asya’da, başta tüy taşınması, saçların tüylerle süslenmesi keyfiyeti çok eskiye dayanır: buna kaya resimleri tanıklık ediyor. Plano Carpini, Moğol kadınlarının takkelerinde bir tüyün bulunduğunu bildiriyor. Ricold de Monte Croce de Moğol’ların “tüylerini alâmet olarak taşımak üzere alaca baykuşları vurduklarını” anlatıp sebebini izah ediyor: alaca baykuş, zor bir anda, onları korumuşmuş. Bir muharebede, yiğitlik işareti olarak başa konan kuş tüylerinin otağa tesmiye edildiği, bu kuşun da, turnaya benzer karkara olduğu kaydediliyor. Gaziantep Barak’larının kızları, yerel rakslarını icra ederken başlarına tarakçıl kuşunun teleklerini takmaktadırlar.[13] Tarakçıl, renk terkibi itibariyle, alaca baykuşun uzağında sayılmaz.

Tılsım olgusu *

Ağaç dalı, yaprağı, tüy gibi süs ve umumiyetle hayvan bedeninden gelen herhangi bir şeyin taşınması bizi tılsım sorununa götürüyor. İlk tılsımların, insana alışmayan hayvanların, farelerin, yılanların, kurtların… tersiminden ibaret oldukları sanılır. Hayvanın sureti tebdil edilerek onun ruhu okşanır ve o da artık saldırmaz.[14] Nitekim aşağıda göreceğimiz yılan “arbak-arbav”ında, yani bu hayvanı deliğinden çıkarmak veya zehrini etkisiz kılmak için söylenen tılsımlı sözlerde, şöyle denilmektedir, Başkurt’larda:

“…

Altın başlı ala yılan, bakır başlı sarı yılan

Sen sen yılan sen yılan, senden artık men yılan”.[15]

Arbavcı yılanla kendini bir tutmak suretiyle tehlikeyi uzaklaştırıyor.

Doğu Anadolu’da, özellikle Ardahan yöresinde ahırların taşları arasına tüy, yün ve kıl parçaları sokulur ve bunların o evin hayvanlarının bereketini daim kılacağına inanılır.[16]

“Gök Türk’ler bu ‘yer-su’ denilen ruhları Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı… Şamanistlerin dualarında ‘Yer-su’yum, bizi yarlığa!’ diye bu izilere (yani sahiplere) hitap edilmektedir… Bu ruhların çok kanaatkâr olduklarına inanılır. Bunları bir paçavra parçası, bir tutam at kılı, hattâ kurban niyetiyle atılan bir taş ile de tatmin etmek mümkündür. En çok beğendikleri kurban (armağan) paçavra parçasıdır. Altaylılar bu paçavra parçasına “yalama” derler. Moğolistan’daki Tuba Türkleri sözde Buddhist oldukları halde tapınaklarının önünde bulunan ağaca yahut direğe paçavra parçası bağlamayı ihmal etmezler… “Erzincan’da Salihiye Camii imamı 8.10.1929 tarihinde bana yerli halkın inançları hakkında bazı malûmat verirken şöyle demişti: ‘Halkımız arasında şer’i şerife uymayan âdetler çok… Ağaçlara paçavra bağlama bu hurafelerden biridir. Ama bu âdet kadınlar işidir. Kulak asma!’. Hafız Hasan ile kuyumcu Mustafa Nuri ise ‘bu âdet erkekler arasında da var’ dediler… Kırgız-Kazak Müslümanları arasında yaygın hurafelerle yıllarca mücadele eden Molla Gazi adlı bir hoca manzum risalesinde bu hurafeden de bahsediyor. Ona göre Kırgız-Kazak’lar ölünün ruhu için kırk tane mum hazırlar ve her gün bir tanesini yakarlar. Bu âdete o kadar bağlanmışlardır ki Kur’an hatim ettirmekten daha sevaplı bir ibadet sayarlar” diye anlatıyor A. İnan.[17]

Aynı baptan olmak üzere, İbn Batuta’nın da bir izlenimini nakledelim. “İsfahan mülhakatından… Firûzân’a muvasalat ettik ki küçük bir belde olup enhar ve eşcar ve besatîni vardır. Salât-ı asr’dan sonra oraya vusulde, ahalisi bir cenazeyi teşyi için çıkıp tabutun önünde arkasında meşaleler yakılmış bulunduğunu ve cenazenin arkasından mezamir çalınarak muganniler envâ egâni-i mutribe ile demsâz olduğunu müşahede ile hallerine hayrette kaldık”,[18] diye anlatıyor Arap seyyahı.

“Yine bir topluluk Mevlana hazretlerinden ‘Eskiden beri ölenlerin cenazesi önünde okuyucular (mukriler) ve müezzinler buluna gelmiştir. Sizin zamanınızda bu şarkı söyleyip tef çalanların bulunmasının ne manası vardır?” diye sorup “ümmetin bilginleri ve şeriat fakihleri (bunu) kötülüyor ve buna bid’at diyorlar’ dediler. Bunun üzerine Mevlana ‘cenazenin önünde bulunan müezzinler, okuyucular (mukriler) ve hâfızlar, bu ölünün mümin olduğuna ve İslâm şeriatında öldüğüne, bizim şarkıcılarımız ise, bu ölünün hem mümin, hem Müslüman ve hem de âşık olduğuna şahadet ediyorlar. Bundan başka dünya zindanında ve tabiatın kuyusunda hapis kalıp beden sandığının esiri olan insan ruhu, birdenbire Tanrı’nın lûtfu ile kurtulup kendi aslına ulaşıyor. (Bunun için) şenlik, semâ ve şükürler etmek icap etmez mi?’…”[19]

Yine Eflâkî’nin kaleminden çıkmış şu menkıbe de, konumuzla ilgili olarak haylice dikkati çekicidir: “Mevlana’nın hizmetinde Hamza adında bir neyzen vardı. Son derece mahir ve iyi çalardı… Bu neyzen birdenbire hastalanıp öldü… Mevlana hemen kalkıp neyzenin evine gitti, kapıdan içeri girince “aziz dost Hamza, kalk!” dedi. Hamza “buyur!” diyerek kalktı ve ney çalmaya başladı. Üç gün üç gece büyük bir semâ yaptılar. O gün, yüze yakın Rûm’lu kâfir Müslüman oldu. Mevlana mübarek ayağını evden dışarı atar atmaz neyzen öldü”[20] İsa’nın da diriltmiş olduğu adam, her halde, İsa gittikten sonra, yine ölmüş olmalı.

Bu dönemlerde İsa’yı kenara itmek güç. Daha sonra Ahi Ahmed’le tartışır göreceğimiz Siryanus da aslında Rum’du; Mevlana onu “Hak dini”ne sokmuştu. İsa’nın Anadolu’da “hegemonya”sı daha çok uzun yıllar sürmüş. Nitekim XVII. yy.ın İstanbul’unda Hûbbmesihî adını taşıyan bir Rafızî-mutezil (heretical) fırkası, özellikle saray zürefası arasında gelişmiş olup işbu ad Farisî hûb “iyi, faziletli” ve mesih sözcüklerinden oluşmuştur (Osmanlıca “hubb” = sevgi, bağlılık). Fırka “kelleyi koltuğa alıp” İsa’nın Muhammed’e üstünlüğü akidesini benimsemişti. İsa onun için Tanrı ve Halâskâr’dı (Paul Rycaut, The present state of the Ottoman Empire, London 1668, s. 129). Fırka mensupları, kendilerini gizlemekle birlikte, taşıdıkları beyaz sarıktan tanınırlardı. Rycaut’nun anlattığına göre Hûbbmesihî tabiri, ayrıca yumuşak ve nazik mizaçlı (İsa gibi) kişilere ıtlâk olunurdu.[21]

Filhakika İsa’yı Küçük Asya’dan sökmek için çok gayret sarf edilmiş; bir gün Mevlana, sonradan “şeyh” unvanını alan mezkûr Alâeddin Siryanus’a Hristiyan keşiş ve bilginlerin İsa hakkında ne düşündüklerini sormuş. O da “onlar İsa’ya Tanrı diyorlar” yanıtını vermiş. Mevlana da “bundan sonra Muhammed’imiz Tanrı’dan daha Tanrı’dır, Tanrı’dan daha Tanrı’dır de!” buyurmuş.[22] Aslında Siryanus da Mevlana’ya, “daha yüksek, daha yüce bir ad bulamadığından”, “Tanrı” dermiş![23] Mevlana’nın bu “teşrik”e itiraz ettiğini Eflâkî kaydetmiyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu günah nedeniyle affedilmeyip recmedilen Şeytan’ın akıbetine[24] uğramaktan fazla korkmamış…

Anadolu’da ağıtçı gelenek, sazlı sözlü cenaze alayları  *

Anadolu’da ağıtçı geleneği her zaman için var olmuştur, eskilerin, Attis müritlerinin yadigârı olarak. “Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun pek çok yerlerinde ölünün başında ve gömüldükten sonra ağıtçı denilen ve para ile tutulan kadınlar tarafından ağlamak geleneği sürüyordu… Zile’de yakın zamanlara kadar bu tören yapılırdı. Artvin çevresinde de aynı tören yapılırmış… Silifke ve İçel köylerinde, daha çok Yörük’ler arasında ağıt geleneği var. Buralarda ayrıca, ölünün yıkandığı yerde gece ateş yakarlar. Bazen mezar başında da yakılırmış… Bazı oymaklar arasında, mezar başına kırmızı bayrak dikme geleneği de vardır… Bazı yerlerde de ölünün üstüne bıçak koyarlar, salın üstüne de al renkli bir örtü atarlar. Bu ateş yakma geleneği Artvin köylerinde de vardır”.[25]

Zile (Zela)nın eski bir kült merkezi olduğunu biliyoruz. Bunun öyküsünü Strabo’dan dinlediğimizde ateşperest İran’ın bu bölgelerdeki (ve tabii, Küçük Asya’nın sair yerlerindeki) etkisi ortaya çıkar: Saka’lar “Bactriana’yı işgal edip Armeniyye’de en iyi toprağı aldılar ve buraları onların adıyla Sakasene tesmiye edildi; ve Kappadokya’lıların ülkesine, özellikle Karadeniz (Euxine)ye yakın olanlara ve bugün Pontici denilen yerlere kadar ilerlediler. Ama bir genel şölen yapıp ganimetin sefasını sürerlerken o civarlarda bulunan İranlı generallerin gece baskınına uğrayıp oradan süpürüldüler. Bu generaller, ovadaki bir kayanın üzerine toprak yığarak bir hüyük vücuda getirdiler, bunun üzerine bir duvar çıktılar ve Anaitis ile mihrap-mezbah’ını paylaşan İran tanrıları Omanus ve Anadatus için bir mabet inşa ettiler ve Zela’nın sakinlerinin bugüne kadar kullanmaya devam ettikleri, Sakaea adlı senelik kutsal festivali tesis ettiler. Bu (Zela) genellikle mabet kölelerine ait olan küçük bir kasabadır. Ama Pompeius ona hayli arazi kattı… ve onu Mihridat’ın işini bitirdikten sonra örgütlediği kentler arasına aldı”.[26] Ateş yakma keyfiyeti izahını bulmuş sayılır.

Al rengin de, bıçağın da cin kaçırtıcı niteliklerini uzunca anlatacağız. İbn Batuta’yı şaşırtan sazlı sözlü cenaze alayına gelince bu kere Herodotus’un söyleyecekleri de var, bu konuda. Trakyalıların bir bölüğünün âdetlerini, özellikle doğum veya ölüm vesilesiyle davranışlarını şöyle hikâye ediyor: “Bir yavru dünyaya geldiğinde aile daire olup yaşamı boyunca çocuğun çekeceklerini düşünerek, beşer ıstıraplarını sayıp dökerek kederden inleyip feryat ederler; ama biri öldüğünde onu sevinç ve neşe içinde gömerler ve onun şimdi ne kadar mutlu ve nihayet ne kadar dertten kurtulmuş olduğunu belirtirler”[27]

[1]              M. J. Vermaseren.- op. cit., ve s. 115.

[2]              Yayın No. 8, Ank. 1973.

[3]              Önemle belirtmemizin gerektiği bir husus, yukarda sözünü ettiğimiz günlerin bugünün takvimine tamamen uymadığı keyfiyetidir. Zira bu konu haylice çapraşıktır.

[4]              Nar üzerine döneceğiz.

[5]              Bkz. C. I, s. 595.      

[6]                 Genesis 39/1-20.

[7]                 J.B. Pritchard – The ancient Near – East. An anthology of texts and pictures, I, London 1971, s.12-16.

[8]              ibd., s. 702 ve fot. 33 a.

[9]              G. Contenau.- La civilisation phénicienne, Paris 1949, s. 41-2.

[10]             X. de Planhol.- De la plaine pamphilienne aux lacs pisidiens. Nomadisme et vie paysanne, Paris 1958, s. 198 ve J.- P. Roux.- Les traditions, s. 28.

[11]             Pamuk kozası.

[12]             A. R. Yalman.- op. cit., I, s. 135, 145 ve II, s. 343 not.

[13]             S. V. Örnek.- Türk halkbilimi, Ank. 1977, s. 50 ve fot. 21.

[14]             J.- P. Roux.- Faune et flore, s. 240-1.

[15]             A. İnan.- Eski Türk dini tarihi, İst. 1976, s. 251.

[16]             N. R. Balcıoğlu.- Doğu Anadolu’da yaşayan gelenekler, in TFA 118, Mayıs 1959, s. 1911.

[17]             A. İnan.- op. cit-, s. 204-6.

[18]             Seyahatnâme, s. 214.

[19]             Eflâkî I, 3/147 (s. 265).

[20]             ibd., 3/143 (s. 263-4).

[21]             H. Algar.- Khûbmesîhî, in EI.

[22]             Eflâkî 3/184 (s. 294).

[23]             ibd. 3/186 (s. 295).

[24]             ibd., 3/150 (s. 268).

[25]             C. Öztelli- Başa toprak savurmak ve yas-ölü gelenekleri, in TFA 116.

[26]             Geography 11.8.4-5

[27]             Herodotus V/5.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.