Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 28. Bölüm

Kadim insan için hayat başkaları tarafında küşat edilmiş hareketlerin aralıksız tekrarından ibarettir *

İnsanî fiillerin mana ve değeri onların bir aslî (primordial) fiili tevlit edebilme, bir efsanevî misali tekrarlama niteliğine bağlıdır. Beslenmek, basit bir fizyolojik eylem olmayıp bir birliği yeniler. Evlenme ve müctemi sefahat âlemi (orgy) efsanevî prototiplere bağlanır. Onlar, “o zamanlar, evvel zamanda” (ab origine) ilâhlar, “atalar”, ya da kahramanlar tarafından kutsal hale getirilmiş olduklarından, tekrar edilirler. Doğa’nın ürünü, âdemoğlunun elinden çıkmış eşya ancak bir mütealî gerçeğe iştirakleri nispetinde gerçekliklerini, hüviyetlerini korurlar.

Şuurlu davranışında, geleneksel toplumun adamı bir başkası, insan olmayan bir başkası tarafından daha önce vaz edilip yaşanmamış fiil tanımaz. Yaptığı, daha önce yapılmış olandır. Hayatı, başkaları tarafından küşat edilmiş hareketlerin aralıksız tekrarından ibarettir.

Oldukça puslu bir havaya gömülü ontolojik telakkinin açıklığa kavuşturulması için konular bir kaç başlık altında toplanacaktır:

1- Kadim insan için gerçeğin, semavî bir ilk örneğin taklidi’nin bir işlevi olduğunu gösteren olgular;

2- Gerçeğin nasıl “merkez sembolizmine” iştirak suretiyle tevcih edildiğini gösteren olgular, kentler, mabetler, evler, “Dünya’nın Merkezi’ne” teşbih edilmeleri itibariyle gerçek olurlar;

3- Ve nihayet, sadece ilâhlar, kahramanlar veya atalar tarafından ab origine vaz edilmiş fiilleri mukarrer surette tekrar ettikleri için kendilerine atfedilen manayı gerçekleştiren manidar lâdinî ritüel ve hareketler.[1]

Oğuz Kağan Destanı’nda, atlı göçebe uygarlığının aslî tipi olan Alp tipi, bütün hikâyenin omurgasını teşkil eder. Doğuştan itibaren “yiğit olma” ihtirası ile dolu olan bu kişilerin bütün yaşamına, dünya görüşüne ve dinine, ilerde göreceğimiz gibi, hayvan unsuru geniş ölçüde hâkimdir. “… Oğuz, iradesini hayvanlar, insanlar ve bütün kâinata hâkim kılmak isteyen dışa dönük, akıncı bir insan tipi haline geliyordu. Geniş bir mekânda gelişen bu kuvvet ve irade onda… bir cihangirlik ideali doğurmuştu. Bu hüviyeti dolayısıyla biz, Oğuz Kağan’da Türk tarihini harekete getiren archetypal imajlardan birini bulmuştuk”[2]

İnsanlar ülkelerin, mabetlerin ve kentlerin semavî ilk örneği (enmuzec-i evvel) bulunduğuna iman etmişler. Mezopotamya inançlarına göre Dicle’nin numunesi Anunît yıldızında, Fırat’ınki de Kırlangıç yıldızında bulunur. Bir Sümer metni “sürülerin ve tahılların (tanrılarının)” bulundukları “tanrı şekillerinin konağı”ndan söz ediyor.[3] Keza Altaylı kavimler için de dağların gökte bir hayalî prototipi vardır.[4] Eski Mısır eyalet (nomes) ve mahalle adları kendilerine, semavî “tarla”lara uygun olarak verilmişti…[5]

Böylece, bizi çevreleyen ve insanoğlunun varlığını ve emeğini hissettiren âlemin, tırmandığı dağlar, işlediği tarlalar, iskân ettiği semtler, münakaleye imkân veren nehirler, kentler, mabetlerin, dünya dışında bir ilk örneği mevcut olmakla birlikte bunu etrafımızdaki âlemin her köşesine teşmil edemeyiz. Meselâ ejderlerin doldurdukları ıssız bölgeler, tarıma açılmamış arazi, hiçbir gemicinin açılmaya cesaret etmediği meçhul denizler için durum farklıdır. Bunların da bir efsanevî numunesi vardır ama bu kere o numune şekilsiz, köşeleri belli olmamış Tekvin öncesi hale, Kaos’a tekabül eder.

Gök ve Yer’in üzerinde, birleştikleri Kutsal Dağ, Dünya’nın merkezinde bulunması *

Kent ve mabetlerin semavî ilk örnekleri inancının yanı sıra bunların “Merkez” olma saygınlığı ile donatılmaları keyfiyetine, yani bir başka inanç silsilesine rastlanır: Gök ve Yer’in üzerinde, birleştikleri Kutsal Dağ, Dünya’nın merkezinde bulunur; her türlü mabet veya saray, ve teşmil edilerek mukaddes şehir veya padişah makarrı bir “kutsî dağ”dır ve dolayısıyla bir Merkez olur; böylece Axis Mundi (Dünya’nın Merkezi) olması itibariyle de Gök, Yer ve Cehennem’in buluşma yeri olarak mülâhaza edilir. Meselâ Hint inanışlarında Meru Dağı dünyanın merkezinde yükselir ve üzerinde kutup yıldızı ışıldar. Ural-Altay kavimleri de bir merkez dağ’a sahiptirler: Semuru’nun da zirvesinde kutup yıldızı asılıdır. İranlılar için de kutsî Elburz dağı Dünya’nın ortasında bulunur ve Gök’le birleşmiştir. Ziqqurat esas itibariyle bir kozmik dağ, yani Kozmos’un bir sembolik suretidir; yedi katı, göğün yedi katını temsil eder. Keza eski Mezopotamya inançlarında da bir merkezî dağ, Yer ile Gök’ü birleştirir. Filistin’de Thabor dağı tabbûr, yani “göbek”, omphalos’dur. O ülkenin ortasında bulunan Gerizim dağı, “arzın göbeği” (tabbûr eres) tesmiye edilip şüphesiz Merkez olma itibarına sahipti. Bir geleneğe göre yaz inkılâbında (tahavvül-ü seyfî) güneş, Gerizim dağı civarında bulunan “Yakub’un Çeşmesi”ne gölge düşürmezmiş. Filistin, en mürtefi ülke olması itibariyle Tufan’da gark olmaktan kurtulmuş. İslâm geleneğine göre de cihanın en yüksek mevkii Kâbe’dir, zira “Gök’ün merkezinin karşısında bulunduğuna kutup yıldızı tanıklık eder”. Romalılarda bir kentin kurulacağı mahallin etrafına açılan oluk (mundus), yer âlemi ile alt âlemlerin birleşme noktasını teşkil eder. “Mundus’un açılması, cehennemin karanlık tanrılarının kapısının açılması demektir”, diye anlatıyor bize Varro.[6]

Âdemin “Dünya’nın Merkezi”nde, Kozmik Dağ’ın zirvesinde gömülü bulunduğu efsanesine daha sonra İsa’nın burada doğup burada çarmıha gerildiği mitosu eklenmiştir. Bu “Merkez” ilkesi, dinler tarihine inhisar etmeyip ona bazı makro-sosyoloji kuramlarında da rastlıyoruz: Kâinat bir Merkez etrafında örgütlenir, yani ritüel olarak “halkolur”. Geleneksel toplumların adamı “kaos” içinde yaşayamaz; o daima bir “Merkez”i, bir sabit, salt noktası olan bir Kozmos içinde yerini alacaktır. Nokta, bir hierophany içinden ifşa olmuş ya da ritüel olarak inşa edilmiş olması itibariyle salt olmaktadır.[7] Köy camiini bu açıdan irdeleme bize bazı sosyolojik ufuklar açabilir: cami, o küçük “kozmos”un Merkezidir..

Siirt’te  Tillu köyü kudsiliği *

Devam etmeden önce, senenin belli önemli bir gününde güneşin bir özel mahalle gölge düşürmemesi keyfiyetine ait ve yukardan beri anlattıklarımızın ışığında değerlendirilmesinin gerektiği bir notumuza yer verelim (1951). Siirt’in merkez köyü Tillu, mahallî sekenece kutsî olarak bilinir ve Siirtliler cuma’yı orada kılmaya itina ederler. Ayrıca o kentin ünlü mesleklerinden sünnetçiliğin esas merkezi de Tillu’dur. Tillu’lu sünnetçilere Suriye’nin içerlerine kadar çok rağbet edilir. Bunun manası, bir “intikal ritusu”nun kutsî olarak bilinen bir mahallin adamına icra ettirilmesine önem verilmesi olmalıdır. Tillu’nun kutsîliğine gelince, başka şeyhlerde teselli bulamamış kişilerin, ezcümle İbrahim Hakkı (Erzurumî)nin babası Hasankale’li Derviş Osman’ın, kendisine koştukları, orada mutavaattın Şeyh İsmâil Fakiyrullâh dolayısıyla mıdır? Yoksa sonradan ona intisap eden ve aynı türbede, mürşidinin ayakucunda metfun bulunan İbrahim Hakkı’nın anası tarafından Peygamber’in soyundan olması[8] sebebiyle midir? Bilmiyoruz. Belki de daha öncelerden, bütün bu zevatı oraya cezbeden başka aslî bir kutsiyeti vardı, o köyün.

Fot. 32’de görülen kuleli türbenin içinde yatar, bu iki “Efendi Hazretleri”. Bize o zaman anlatıldığına göre (1951) şeyhi Fakiyrullah Efendi vefat ettiğinde İbrahim Hakkı, kulenin uygun bir yerine bir menşuru o suretle yerleştirmiş ki Nevruz’da güneşin ilk ışınları içeri düşüp şeyhin sandukasının başına aksetsin ve sandukayı ayaklarına kadar yalayarak geçsin. Yeni yılın yeniden doğuşa, bir yeni Tekvin’e muadil olduğunu biraz aşağıda göreceğiz.

Eski dünya mabetlerinin doğan güneşe yüzünü çevirmiş olarak inşa edilmeleri *

Klasik yazarlar bize eski dünya mabetlerinin doğan güneşe yüzünü çevirmiş olarak inşa edildiklerini bildiriyorlar. Güneşe yönelmek aynı zamanda gezegenlere yönelmektir: bunlarda burç mıntıkalarına (zodyak) göre yürürler. Böylece güneşin ve seyyarelerin hareketlerindeki değişmeleri izlemek üzere mabet ve sair kutsal mahallerde, Fakirullah türbesinde olabileceği gibi, birer rasathane inşası mutat olmuş. Herkes kendi olanağına göre “alet” yerleştirmiş buraya. Meselâ Kudüs mabedi, her iki tesavide tulü eden güneşin ilk ışınları doğruca doğu kapısına vuracak şekilde inşa edilmişti.[9]

Dönelim genel kuramsal mülâhazalara. Bunlar bizi “Merkez”in, başlıca kutsî’nin, mutlak gerçeğin alanı olduğu sonucuna götürüyor. Aynı şekilde mutlak gerçeğin bütün sair sembolleri de (Hayat ve Ölümsüzlük Ağaçları vs.) yine Merkez’de bulunur. Merkez’e vardıran yol çetin bir yoldur, kolay gidilmez Mekke’ye, Kudüs’e. “Merkez”e duhul bir takdise, bir sırra vâkıf olmaya (süluka), başlayışa muadil olur. Bundan sonra artık yeni bir var olma, gerçek, devamlı, etkin var olma, eski lâdinî ve asıl ve esastan mahrum olan var olmanın yerini almıştır.

Bu söylediklerimiz, meselâ, her cuma günü Fakiyrullah Efendi Hazretleri’nin türbesini ziyaret ederek tekrarlanabilir… Nasıl olmasın ki ritusun garibesiyle her kutsî mahal Arzın Merkezi’ne tetabuk eder.

Her ritüelin bir ilâhî numunesi, bir ilk örneği vardır. “Biz tanrıların başlangıçta yaptıklarını yapmalıyız”, ya da “tanrılar böyle yaptı, insanlar böyle yapıyor” gibi Brahman kitaplarındaki sözler, az çok her tarafta cari ritüellerin nazariyesini hulâsa etmiş oluyor. Herhangi bir beşeri hareket etkinliğini, zamanların başında (evvel zaman içinde) bir ilâh, kahraman ya da ata tarafından icra edilmiş bir fiili tekrarladığı oranda kazanır.

Felsefe ve İlahiyat dilinde kıdem *

Devam etmeden önce “eskilik”, “başlangıçsızlık”, “sonsuzluk” ifade eden ve çok sık kullanacağımız bazı sözcüklerin gerçek manalarına açıklık getirelim. Kıdem, felsefe ve ilâhiyat dilinde ebediyet (eternity) karşılığındadır. Onun ezel ve ebed’den tefriki gerekir. Tâhânavî’ye göre “ezel, mevcudiyetin geçmişteki değişmez süresi, ebed ise onun gelecekteki değişmez süresidir”. Geçici (dünyevî) mebde (hudus)’un karşıtı olarak o, herhangi başka bir şeyin ona takaddüm etmemiş olması keyfiyetidir: ezel, ilk başlangıcın nefyini (nafy al-avvaliyya) tazammun eder. Ezel ve ebed esasında Allah içinde mutabıktırlar (farksızdırlar) zira başlangıç ve sonu teşkil eden iki izafi nihayetin her ikisi de Allah’tan “munkatı”dırlar. O’nun için bunlar menfi sıfatlardır. Gerçekten “Esma-ı Hüsna”nın tefsirinde bunlar gerçek ve menfi nitelikler arasında tasnif edilmişlerdir. Önce, evvel hakiki olarak görülmüş, sonra buna yakınlık ve nefy terfik edilmiş. O, ezeli manasında ebedi’dir, yani O’na hiçbir şey takaddüm etmemiştir; O, ilk başlangıcın herhangi bir aklî idrakinden önce mevcuttu. Aslında, ebediyet ve ebedî manasında kıdem ve kadim tabirleri Kuran’da bulunmayıp ıstılâhat’tan maduddurlar.[10]

Evlenmenin yer ve göğün birleşmesinin tekrarını simgelemesi *

Evlenmeye ait ritusların da bir tanrısal modeli bulunup evlenme bir hiérogamié’yi, özellikle Yer’le Gök’ün birleşmesini tekrarlar. Yunan’da bu rituslar, Pausanias’ın anlattıklarına göre, Hera ile gizlice cima eden Zeus örneğini taklit ederdi. Sicilyalı Diodores de Girit hiérogamié’sinin adalılar tarafından aynen uygulandığını bildiriyor; başka bir deyimle cima ayini, “o zamanlar” vaki olmuş bir ilk hadisede tebriyesini buluyor. Kozmogonik efsane sadece evlenmelere numune-i imtisal olmakla kalmaz, aynı zamanda mutlak temamiyet’in iadesinin amaçlandığı bütün sair ayinlere de misal teşkil eder; bu sebeple şifa bulma, döllenme, doğurma, tarımsal işler vs. bahis konusu olduğunda Kâinat’ın Yaradılış efsanesi okunur, daha önce söylediğimiz gibi. Kozmogoni başlıca hilkati temsil eder. Hiérogamié’nin her taklit edilişinde, yani her evlenme cimaının icrasında dünya kendini tazeler. Almanca “düğün” karşılığı “Hochzeit”, “Hochgezît”ten, yani Yeni Sene Bayramı’ndan iştikak eder.[11]

Dünyanın yaratılışı (tekvini) yeni yıl ve  yenilenme ritusları *

Mısır’lılar, Mezopotamyalılar ve Orta Doğu’nun sair tarımsal ve kentleşmiş toplumları Dünya’yı mukannen zamanlarda yenileme gereğini duyarlardı. Bu yenileme, başlıca ritusunun kozmogoninin teyidini teşkil ettiği bir kültürel senaryodan ibaret olurdu. Mezopotamya’da Dünya’nın Tekvini, Yeni Sene (akîtu) vesilesiyle ritüel olarak teyit edilirdi. Bir ritus dizisi Marduk’un Tiamat’la (aslî Okyanus’u sembolleştiren Ejder) cengini, tanrının zaferini ve onun kozmogonik eserini canlandırırdı. Konuya yakından eğilindiğinde Mezopotamyalıların, başlangıç‘ın ona takaddüm eden bir nihayet’e organik olarak bağlı bulunduğunu hissettikleri anlaşılır; bu “nihayet”in, Tekvin öncesi “Kaos”la aynı tabiatta olması itibariyle, her başlangıç için bir Son elzemdi.

Bir başka husus daha dikkatimizi çekiyor: Devir olarak “yıl” hadsinin, kendini zaman zaman yenileyen bir Kozmos fikrinin kökeninde yatması muhtemelse de, Yeni Yıl’ın efsanevî ritüel senaryolarından, köken ve bünye bakımından farklı bir başka fikir ortaya çıkıyor. Bu da “başlangıçların mükemmeliyeti” fikri; çok daha derin ve içten, bir hayalî “kaybolmuş Cennet”, bugünkü beşerî şarta takaddüm eden bir saadet hatırasının beslediği bir dinî yaşayış’ın (experience) ifadesidir. Zaman’ın ilerlemesi “başlangıçtan bir uzaklaşmayı, yani ilk kemalin kaybını tazammun ediyor. Mükemmelliğin başlangıçta olması fikri ise hayli kadim olmalıdır. Fakat her halde fevkalâde yaygındır.

Ama zamanla kozmik devir olarak “Yıl”, büyümüş, genişlemiş ve başlangıçların kemali fikri bir başka mütemmim fikri de devreye sokmuş: gerçekten yeni bir şeyin başlayabilmesi için, eski devrin bakiye ve harabelerinin tamamen yok edilmeleri gerekir. Başka deyimle, salt bir başlangıç istiyorsak, bir Dünya’nın sonu tam olmalıdır,[12] Tufan, ya da Kıyamet Günü’ndeki gibi…

Yenilenmenin Siirte ortaya çıkışı *

Konuyla ilgili olabilmesi ihtimaline binaen 1951-56 arasındaki yıllara ait bir müşahedemizi zikredelim. Siirt’in kendine özgü bir mimarî tarzı ve inşa sistemi vardır. (Bunu “İnşa Teknikleri” bahsinde ayrıntılarıyla inceleyeceğiz). Bunun yanı sıra da il sakinlerinin belli süreler sonunda evi tümden yıkıp yeni baştan yapma itiyadında olduklarını mükerreren gördük ve sebebini sorduğumuzda hep aynı “usanmıştım da, değiştireyim dedim” yanıtını almıştık. Gerçi esas yapı malzemesinin, iltisak malzemesi diye kullanılan ve bir nevi alçı taşı olan caz’ın, betonun metanet ve devamlılığını arz etmekten uzak olduğu bir vakıa idiyse de “indirilen” evlerin hiçbiri “mail-i inhidam” değildi. Bu “yenileme”den Siirtli ne bekliyordu? Araştırmaya değeceği kanısındayız. Bildiğimiz kadarıyla “yenilemede, tebdil-i mekânda olduğu gibi, hayır vardır”…Birinci cildin Önsöz’ünde ifade ettiğimiz gibi, böyle bir eser yazacağımızı o zamanlar tasmim edebilseydik, hiç değilse böyle bir “indirme” işleminin yılın hangi tarihlerine tesadüf ettirildiğini saptardık.

“Şehrin isminin Sami bir menşei olduğu kabul edilebilir. Bazı kaynaklar Keert (Kaa’rat) adının Keldanî’lerde şehir manasına geldiği ileri sürmüşlerdir… Kuruluşu, isminin delâleti ile eski olması muhtemel görülen Siird’in mazisi üzerinde esas bilgimiz yoktur. İlkçağda zaman zaman Mezopotamya (Asur, Bâbil) ve İran (Med ve Pers) imparatorluklarına giren, İskender fütuhatından sonra Selefkos devleti eline geçen…”[13] Siirt, bugün Anadolu yarımadasında bir “ada” teşkil eder, diliyle, mimarîsiyle, üretim şekliyle…

“İlk zamanlar”da her şeyin iyi gittiğine, vakit geçtikçe bozulmaya yüz tuttuğuna başlıca örneklerden biri de insanların yaşıdır. “Eski”den insanlar, özellikle sivrilmiş olanlar, “Kitap”larda adı geçenler, efsane, destan konusu olanlar, asırlarca yaşarlarmış. Şimdi ise genç yaşta damar sertliğiyle uğraşıyorlar…

Eskiye özlem, Altın devir arayışı, Mehdiyi bekleyiş *

“Eski adamlar başkaydı”, “nerede o eski devirler?” gibi özlem ifadelerinin hâlâ ağızlardan düşmediği söylemiştik. Bütün bunlar Altın Devir’le Mehdi kavramları arasında yakın bir ilişkinin varlığını gösterir. İkincisi ortaya çıkacak ki ilki gerçekleşebilsin. Bu arada, ilerde üzerinde uzunca duracağımız bir temanın ana hattını, sırası gelmişken, şimdiden zikredelim: Mehdi bekleme eğilimi, mevcut sosyal düzenden, özellikle toprağın mülkiyeti şeklinden şikâyetçi olan zümrelerin sahibi bulundukları, devletin resmî din dogmasının dışına çıkan heterodox doktrinlerde, çok barizdir. Siyasî fırkaların bulunmayıp sınıflar arasında içtimaî mücadelenin ancak din perdesi altında yürütülebildiği devirlerde, daha Hıristiyanlık öncesi zamanlardan itibaren, bu eğilime tanık olunmaktadır.

Saturnalia bayramları *

Torino piskoposa Aziz Maximus (ölm. 470 civ.) Hristiyanların hâlâ Saturnalia bayramlarını kutladıklarından yakınıyor. Tertullianus zamanında (III. yy. başları) bunun Roma imparatorluğunun bütün sekenesince kutlandığı biliniyor. Bu kutlama sırasında da, aşağıda anlatacağımız gibi, Altın Devir yaşanıyor.

17 Aralık’ta tespit edilen Saturnalia’lar bir kış ekimi ve bolluk bayramıydı: her ev sahibi kapısını açık tutar ve gelen herkesi içeri alırdı. O günlerde birbirlerine hediye vermek âdet halindeydi. Bu iş, Martialis (I. yy.)ın hicivlerine konu olacak kadar çığırından çıkmıştı. Ulu kişiler, mahmilerinden o derece yıkıcı armağan ister olmuşlardı ki bir halk tribunus’u olan Publicius, zenginlere mumdan başka bir şey verilmesini men ettirmişti.

İşin efsane tarafı da şöyle: Janus, o günden beri İtalya tesmiye edilen ülkede hükümran olduğu bir devirde, gemilerin sahile çıkardığı Saturnus’u karşılamış. Bu yabancı, işbu barbar ülkeye tarımı ve dolayısıyla daha az kaba bir besin şeklini ve bir kalıpla para basma yöntemini ithal etmiş, buna karşılık da Janus onu saltanatına ortak etmişti. Fakat o, ansızın ortadan kaybolmuştu. Janus onun şerefine ülkesine Satumia adını verdi ve Saturnalia tesmiye ettiği bir kültle bayramlar ihdas etti. Heykellerinin fârik alâmeti olarak biçicilerin silâhı olan orağı verdi. Düşüncesi, topluma faydalı olanın anısının kaybolmamasıydı. Bu aynı amaçla da birçok millet onun bayramlarını, başlarında taze incirlerden[14] oluşan taçlar takarak ve birbirlerine ballı pastalar armağan ederek kutluyorlardı; balın keşfi, aşının ve toprağın gübrelenmesinin icadı ona atfediliyordu. Saltanatı sırasında bolluk daimî surette hüküm sürmüş ve hiç kimse köleliğin ne olduğunu bilmemiş; bu mutlu günlerin anısına, Satumalia’lar sırasında her türlü kölelik izi yok olurdu. Bu bayramlar gerçekten kölelerin bayramıydı. Seneca (I. yy.) mektuplarının birinde “kölelerin sadece efendileriyle birlikte aynı masa etrafında toplanmalarıyla yetinilmeyip bütün şerefin onlara ait olacağı, hatta kaza yetkisini dahi haiz olacakları bir günün ihdası istenmiş” diyor. Efendiler, köleleriyle elbiselerini değiştirip onlara sofrada hizmet ederlerdi. Bu süre içinde her türlü şiddet hareketinden kaçınılır, bir fevkalâde hürriyet ve eşitlik havası eserdi.

Augustus bu bayramların süresini üç gün olarak tayin etmiş; Kaligula, toplumun neşesini ebediyen artırmak üzere Juvenal tesmiye ettiği bir beşinci gün eklemişti.[15]

Bu arada Romalıların, devlet hazinesini Saturnus’a emanet ettiklerini de hatırlamak gerekir. Hazine bu bolluk dağıtan tanrının mabedinde muhafaza edilirdi.

Altın devrin Roma ve Grek geleneklerine geçmiş olması *

Saturnalia’ların, Roma’nın kuruluşundan hayli öncelere dayanan, çok kadim bir kökeni haiz olduğu anlaşılıyor; geleneğin intikal ettirdiği “Saturnus’un Saltanatı”na kadar geri gidiyor, yani yaşam için gerekli her şeyin bolluğu nedeniyle çok mutlu bir devir olan Altın Devir’e dayanıyor. Bu refah, tanrının insanlara tarımın esasını öğretmiş olması itibariyle, doğaldı. Tanrıyı, tarlayı ilk olarak gübreyle mahsuldar kılmış olması sebebiyle Sterculius (stercus = gübre, dışkı) adı da verilmiştir.

Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi feriae’ler bir ya da birkaç gün için Altın Devir’in mutlu haline dönüş denemesinden ibarettir. Bu muhayyel geçmiş, mitosun aynasından görülmektedir. Gerçekten Altın Devir zaman açısından ele alınmalıdır: o, geçmişte, gelecekte, hatta zamanın ötesinde (utopia) yaratılabilir, insanoğluna daha iyi bir dünyayı gösteren dinî ya da siyasî doktrin, bütün insanlarda müşterek olan bütün düzeylerde mükemmel bir yaşam arzusu dolayısıyla kabul edilir. Yani esef edilen veya beklenen bir dünyanın bütün şekilleri hep aynı düşü davet eder. Gilgamış da bu düşün, Cennet’in peşine düşmüştü. Neredeydi Ahd-i Atik’in cenneti? Dicle ile Fırat’ın kıyılarında mı? Yoksa Nuh’un Gemisi’nin konduğu Ağrı dağı yakınında mı? Babil Kulesi’nin yükseldiği Babilonya’da mı? Beşer tarihinin Mezopotamya’da başladığı bir gerçektir. Bu ad Yunan dilinde “nehirler arası’(ndaki toprak)” manasına gelmiyor mu?[16]

Romalıların Altın Devir’i, Grek’lerinki gibi, geçmişte bulunur. Kitab-ı Mukaddes’in Cennet’i ile Mezopotamyalı benzerleri az veya çok eştirler. Geleceği tasavvur etmenin mümkün olmamasına rağmen mitolojik düşünce, yapılarını istikbalin içine de irtisam ettirebilir. Hristiyan veya Müslüman mümine vaat edilen Cennet, Mesih, İsa’nın ikinci gelişi (parousia), Mehdi, buna misal teşkil eder. Bunların gelişi, bütün insanlığa şamil bir Altın Devir’i müjdeler.[17]

Saturnalia’larda ortaya çıkan ve sosyal faaliyetin bir nevi “emniyet subabı” vazifesini gören eşitlik ilkesi o günlere özgü giyimle de kendini gösterir. Herkes, ister hür adam, ister köle olsun, azat edilmenin simgesi olan pileus (yün ya da keçe külah)’ı başına geçirir, kimse, yüksek sınıfı belirleyen toga ve benzeri giysileri sırtına geçirmez.

Bütün bu uygulamalar mevcut nizamları altüst etmeye muadil olmaktaysa da bahanesi açıktır: Saturnus’un saltanat devrini yâd etmek. Altın Devir mitosu da o günlerde kölenin haliyle hür insanınki arasında fark görülmediğini bildiriyor. Ancak burada bir tezat göze batıyor: mitolojik gelenek, neolithik devirde gerçekleştirilen tarımsal ilerlemelerin işbölümü ve kölelik müessesesinin ihdasından sorumlu olduğunu unutuyor.[18]

Roma geleneğine göre Altın Devir’de çalışma gereği yoktu; çalışmanın yokluğu bir nevi tathir duygusunu uyandırırdı. Bu inançlar, büyük teknik ilerleme devirlerinde meydana çıkan işbölümüne karşı duyulan husumetin bir ifadesi olmaktadır. Aslında bu tavır işbölümünden çok, onun İçtimaî neticelerine, toplumun sınıflara ayrılması ve köleliğin meydana çıkması keyfiyetine karşı takınılmıştır. Bu arada Altın Devir mitosu, mesleklerin de “asil” ve “adi” olarak tefrikine yardımcı olmuş olmalıdır. Babaerkil toplumlarda muharebe ve avcılık etmenin asil karakteri daima vurgulanmıştır. Tarım işleri ise genellikle köle ve kadınlar tarafından yürütülmekte olduğundan bu işler aşağılanmıştır. Buradan da işin sosyal olarak değerlendirilmesinin onun topluluğa yararı ile ilişkisi bulunmadığı anlaşılıyor. Buna karşılık bu değerlendirme toplumun siyasî bünyesine ve bazı işlerin idareci sınıfın inhisarında bulunup bazılarının da idare edilenlere gördürülmesi keyfiyetine bağlanıyor. Küçük zanaatçı ve el işçisi tarafından yapılan işler, kölelerin yaptıklarına çok benzediğinden Grek Site devletlerinde yüksek itibar görmezdi. El işinin, nevi beşeri nikbete sürüklediği kabul edilirdi. Hattâ mensuplarının önceleri köle tabakasından gelmiş olması ve mesleklerinin el işçiliğini gerektirmesi bakımından asırlar boyunca heykeltıraş ve mimarın faaliyetleri dahi aşağılanmıştır. Buna karşılık şair, ilk başlarda, falcı ya da kâhin torunu sayılması itibariyle, büyük itibar görmüştür.

Altın Devir’den bugün halk dilinde “eşekler çalışır, insanlar yer!” deyimi de kalmıştır.

Cato “Bayram günlerinde öküzler şu işler için boyunduruğa vurulabilir: yakacak odun, fasulye sapı ve ambarlanacak tahıl çekmek. Katır, at ve eşeklere, aile festivalleri dışında; istirahat yoktur”[19] diyor. Columella da[20] Cato’nun bu sözlerini (“aile festivalleri dışında” cümlesi hariç) ona atfen tekrarlıyor ve şunları ekliyor: “Biz kendimiz büyük rahiplerin kitaplarında sadece Denicales[21] tesmiye edilen tatillerde katırlara semer vurmak kanunsuz olup sair tatil günlerinde bunu yapmada kanunî sakınca yoktur diye okuduk”.

Garip bir rastlantı olarak, Kitab-ı Mukaddes’teki kronolojiye göre Âdem- Havva çiftinin Cennet’ten dehlenmeleri tarihleri, arkeolojik verilere göre sabanın Filistin’de yaygınlaşması devirlerine tetabuk eder gibi görünmektedir. Her ikisi de insanoğlunun “sukutu”nu simgelemiyor mu?

Feriae’ler sırasında yasaklamalar, çoban göçebe uygarlıkların – tarımcı uygarlıklarla zıtlaşması *

Her türlü sulama ve tefcirin (drenajın) ilk şartı olan hendek açma fiili, feriae’ler sırasında yasaklanmıştır. Ama bir kez hendek açıldı mı, onu temizlemeye cevaz vardır. Bu müsaadeyi bize Cato ile Columella daha geniş şekilde yukarda aktarmışlardı. Bu yasak ve müsaadeler manzumesi, tarıma taallûk eden önyargıların ötesinde, hayvancı-çoban kavimlerin çiftçi topraklarının genişlemesine karşı gösterdikleri tepkinin ifadesi olmaktadır. Mevcut hale boyun eğmiş çobanlar, mezru arazinin meraların aleyhine genişlemesi suretiyle haklarının yeniden gasp edilmesine şiddetli aksülamel gösterirlerdi. Büyük ölçüde tarımla hayvan evcilleştirilmesi, neolithik devrin aktifinde bulunan büyük devrimlerdendir. Bu arada tarımsal uygarlıklarla çoban-göçebe uygarlıkların zıtlaşmaları da bir vakıadır. Asya bozkırlarının atlı göçebe kavimlerinin nasıl göçebelik “asaleti”ni müdrik olduklarını, bunların Anadolu’ya gelişlerinden itibaren günümüze kadar bu duyguyu nasıl korumuş olduklarını, yerleşik hale geçmeye nasıl mukavemet ettiklerini I. ciltte uzun boylu anlatmıştık. Aynı şeyleri eski Filistin’de de gözlüyoruz. Yerleşik bir uygarlıkta yaşayan İsrael peygamberleri “göçebe ülküsü”nü haiz olup “necatı, Altın Devir gibi saydıkları çöl yaşamına dönüşte görürlerdi” (R. de Vaux. — Les institutions de l’Ancien Testament, t. I, Paris 1958, s. 30-1)[22] “… onu çöle cezp edip orada sevk edeceğim ve kalbine hitap edeceğim… orada, gençlik günlerinde ve Mısır memleketinden çıktığı günde olduğu gibi şarkı söyleyecek…” diyor Ebedî, Ahd-i Atik’te.[23] Çölde yaşayan Rekabit’ler için de O, Jeremiah’a şu emri veriyor: “Git, Rekabit’lere var… onlara içmek için şarap ver…!”. Ama onlar peygambere şu karşılığı veriyorlar: “Biz şarap içmeyiz zira babamız, Rekab’ın oğlu Jonadab bize şu emri verdi: ne siz, ne de oğullarınız şarap içecekler; hiçbir ev inşa etmeyeceksiniz, hiçbir tohum ekmeyeceksiniz, bağ ekmeyeceksiniz ve buna katiyen sahip olmayacaksınız; ama, yabancı olduğunuz ülkede uzun yaşamanız için ömrünüz boyunca çadırlarda oturacaksınız…”[24] Keza Eskiçağda kuzeybatı Arabistan’da yaşayıp Asurîler, Med’ler, Pers’ler ve Makedonya krallarıyla ilişki kurmuş olan Nebatî’ler de çobanlık ve bu arada da, ticaretle uğraşan bir göçebe Arap kavmiydi. M.Ö. 85 ile M.S. 34-62 yılları arasında egemenlikleri Kızıldeniz’den Şam’a uzanıyordu.[25] Bunlarda da buğday ekmek, meyve ağacı dikmek, şarap içmek ve ev inşa etmek, ölümü müstelzim suçlardandı. Grek ve Romalılarda dahi göçebe ve hayvancı hayatın methiyesi, hitabetin klasik temalarından biriydi. Meselâ sophist Alexandre, Atina’da halk önünde irat ettiği bir nutukta, bu “barbar”ların sağlıklı yaşamıyla yerleşiklerin fazla ince, nazik (nanemolla) varlıklarını karşılaştırıyor.[26]

Dini sorunların hukuk yöntemleriyle ele alınması *

Kısaca ayrıntılarını verdiğimiz tabuların geçirdikleri safhalardan, bunların katı, değişmez, dondurulmuş kaideler olmadıkları anlaşılıyor. Esasen günlük yaşamın gereksinmeleri, bunların kusursuz uygulanmasını imkânsız kılıyordu. Büyük rahipler de, insanların doğaüstü güçlerle ilişkilerinde kötü etkisi olmaması kaydıyla örfe ve âdetlere tamamen nüfuz etmiş çeşitli faaliyetlerin feriae’ler sırasında icrasına cevaz vermişlerdir. Bunlar arasında bir kısmının yakın tarihlere ait olması, rahiplerin hukukî düşünceye sahip bulunmalarıyla izah edilir: insanlar haklarını, artık güçten düşmüş tanrılardan birer birer koparmayı başarıyor. Dinî sorunların hukuk yöntemleriyle ele alınmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktur zira Roma’da dinî hukukla medenî hukukun girift halde bulunmaları daimî olan bir keyfiyetti. Kaldı ki Roma hukukunun tekevvününde ruhban sınıfının rolü iyi bilinir. Esasen aydınlar da, bu arada Cato ve Virgilius, Roma dininin sosyal gereklerle çatışan kaidelerini değiştirme çabasına girmişlerdir. Her ne kadar kadim veçheyi muhafaza ediyorsa da imparatorluk rejimi artık kapalı bir ekonomiye değil, bir dünya ekonomisine dayanıyordu. Osmanlı ise, bu görüşten hareket edip dinî tabularda bir gevşemeye izin vermemiş, buna kesinlikle karşı çıkmıştır. Keza Roma devletinin laikleşmiş olmasından da hiç esinlenmemiş gibi görünmektedir. Onun modeli Bizans olmuştur.

Gerçekten, feriae’ler sisteminin kaybolmasında, Roma dinî yaşamı üzerinde Doğu inanç ve âdetlerinin etkisi kadar işbu laikleşme de müessir olmuştur. M.S. 14-37 yılları arasında imparator olan Tiberius “Deorum injurias dis curae” (“Tanrılara tevcih edilen dualar bunları haksızlıkta bulunmaya sevk eder”) diyordu. Claudius (imp., 41-54) da tabulara ilgisizliğini belirtiyor ve yasak günlerde davalara bakmakta tereddüt etmiyordu. Esasen Sezar da geleneksel yasaklara fazlaca itibar etmezdi. Aslında, ilerde üzerinde duracağımız gibi, açıkça tanrıya inanmazlık cereyanı imparatorluk devrinden hayli önce başlamıştı. Tiberius’un laiklik beyanını benimsememekle birlikte Marcus Aurelius (imp. 161-180) de aynı doğrultuda hareket ediyor. Hasat ve üzümlerin toplanması (bağ sağılmasının düzgün şekilde cereyanını teminen bu mevsimlerde, sınırlı olarak tayin edilmiş istisnalar dışında, kişilerin mahkemeye sevkini yasaklıyor; böylece de feriae’lerin başlarda dinî işleyişini münhasıran iktisadî amaçla kullanıyor.[27]

Bektaşî’lerin bayram saydıkları başlıca günler *

Bektaşî’lerin bayram saydıkları başlıca günler arasında özellikle Muharrem ayının onuncu günü, Nevrûz (21 Mart) ve Hıdrellez (6 Mayıs) zikre şayandır. Muharrem, bilindiği gibi hicrî yılın birinci ayıdır. Cahiliye Devri’nde, ilk altı ayın isimlerinin de gösterdiği üzere, altı aylık kış yarım yılı al-muharrem ile başlıyordu. Eski Arap’larda sene başı, Musevî’lerin sene başı gibi, sonbahara rastlıyordu.[28] “Sizin için bir ebedî kanundur: yedinci ayda, bu ayın onunda, ruhlarınızı alçaltacaksınız, o günü hiçbir iş görmeyeceksiniz…” diye emrediyor Tanrı, Ahd-i Atik’te.[29] Yani Muharrem’in onu bir büyük kefaret günü oluyor. Hüseyin’in Kerbelâ’da şahadetinin de o güne rastlaması Şia için ayrıca önemli oluyor. Fakat Peygamberin çok daha önceden, Yahudileri takliden o günü oruç tuttuğu biliniyor.[30] Muharrem’in onu, daha ilk zamanlardan başlayarak âşûrâ günü olarak zikredilir. Bu günün Yahudi esasına dayandığı aşikârdır. Arap ananesinin bütün İslâm âdetlerini, eski Arap’lara ve dolayısıyla İbrahim’e irca ettiği sabittir. Aşura orucu halen sünnettir. Sünnî âleminin sofileri onu tuttukları gibi o günü “tarihî” nedenlerle, mukaddes sayarlar: Nuh, gemisinden o günü çıkmıştır… Mekke’de Kâbe’nin kapısı ziyaretçilere “aşura” gününde açılır. Tabii, Şiî ülkelerde işe çok daha başka ritüel de karışır. Rivayete göre aşura günü Nuh’un gemisi tufandan halâs olunca, bir şükran ayini olarak gemide bulunan tahıl ve sair kuru meyve ve sebzelerden bir çorba pişirilmiş.[31]

Kerbelâ vakasını bir yana bırakacak olursak Muharrem ayı, ister ilk, ister onuncu günüyle, bir başlangıç; ilkiyle eski devrin tamamen yok edilmesinin başlangıcı, yani tabiatın verimli devrinin zevaline başlangıç; diğeriyle dünyanın yeniden kurulmasının başlangıcı oluyor. O günü sürme çekilir mi, müsafaha edilir mi, kına yakılır mı, “neşve tahsil” edilir mi? Bu konuda rivayetler tehalüf ediyor. Kimi “âşûrâ günü gözlerine sürme çekenin, o yıl içinde göz ağrısına uğramayacağını; o günü gusledenin o yıl içinde hasta olmayacağını; Âdem peygamberin tövbesinin o günde kabul edildiğini; Nuh’un Gemisi’nin Cudi Dağı’na[32] o günü oturduğunu; İbrahim peygamberin o günü (Urfa’da) ateşten kurtulduğunu ve Yakub peygamberin o günü oğlu Yusuf’a kavuştuğunu” ileri sürerken, Hüseyin’in matemini tutan Şia da, Sünnî şeriatının mahkûm ettiği üzere, dövünür, büyük hüzün ve keder izhar eder.

Bütün bunların yanı sıra Mağrib’de çapraşık âşûrâ âdetleri açıkça eski tarımsal ritusların devamını, aslında sonu gelmiş senenin ölümünün kutlanmasını ifade eder, ateş ve su ile ilgili rituslar, evlenme ile ilgili ritusları… ile.[33] Döneceğiz bunlara; bu satırların yazarı da çocukluğunda atladı, İstanbul’da, ateşin üstünden..

Nevrûz ile Hıdrellez’e gelince, bunlar baharın, doğanın uyanmasının, yani yukardan beri kullandığımız dille “yeni sene”nin başlama günleridir. Bu cildin esas temalarından birini teşkil ederler.

Bayram sayılan günlerde Bektaşî’ler dergâhlarda toplanarak cem ayinleri yaparlar. Sair toplantı günleri mukannen olmayıp gereğinde cân’lar biraraya gelir ki bu da çoğunlukla yeni bir cân’ın nasip alması vesilesiyle, yani birinin “dühûl fi harim-ül esrar” ya da “mahrem-i esrar-ı tarikat” (süluk) olması, başka deyimle yeni bir sosyal role geçmesi, böylece yaşayışında bir “başlangıç” noktasını vurgulaması ritusu vesilesiyle olur.

Kurban Bayramı’nın da Bektaşî’lerce bayram olarak kabul edilmesine karşılık Şeker Bayramı’nın itibar görmemesi ve Hz. Ali’nin o ay içinde katledilmiş olması sebebiyle hattâ bir matem ayı olarak telakki edilmesi Muharrem ayındaki tutumlarıyla çelişkili görünüyor, zira diğerinde Muaviye’nin Ehlibeyt’e kesin galebesi bahis konusudur. Bütün bunlar eski, hem de çok eski gelenek ve inanışları İslâmiyet’in bertaraf edememiş olduğunun, çektiği “şeffaf” cilanın altından bunların bütün parlaklıklarıyla belirmeyi sürdürdüklerinin kanıtıdır. Türkmen Baba’sının, daha Asya’dayken “yeni yılın başlangıcı” kavramıyla ünsiyeti vardı, Anadolu topraklarına ayak attığında da bu topraklar bomboş değildi…

Başlangıçların mükemmelliği mitosu *

Başlangıçların mükemmelliği mitosu Mezopotamya’da, İsraellilerde ve Grek’lerde görülüyor. Babilonya ananelerine göre Tufan öncesi hüküm sürmüş sekiz, on kralın toplam saltanat süreleri 10800 ilâ 72000 yıl arasında bulunuyor! Buna karşılık Tufan sonrasının ilk kralları 1200 yılı geçmiyorlar.[34] Babilonyalılar ayrıca bir aslî cennet efsanesini biliyor, beşer neslinin birçok kere (muhtemelen yedi) tahrip ve yeniden halk edilişinin hatırasını muhafaza ediyorlardı. İsraelliler benzer fikirleri benimsemişlerdi: aslî Cennet’in kaybı, yaşam süresinin tedricen azalması, birkaç imtiyazlı dışında bütün beşerin imhasıyla son bulmuş Tufan vs. Yunan’da ise iki farklı fakat birbirlerine zamîn iki efsanevî geleneğe rastlanıyor: ilki, başlangıçların mükemmeliyeti efsanesini de içeren Dünya’nın yaşları kuramı; diğeri de devrî doktrin.

Hesiodos ilk olarak, beş devir boyunca beşerin tedricî tedennisini tasvir eden kişi olmuştur. Bu devirlerden ilki Kronos’un saltanatı zamanında Altın Devir, bir nevi Cennet idi: insanlar uzun yaşarlardı, hiç ihtiyarlamazlardı, mevcudiyetleri de tanrılarınkine benzerdi. Devrî kuram ise Heraklites’le meydana çıktı ve Stoa’cıların Ebedî Geri dönüş doktrinlerini geniş ölçüde etkiledi: bunlar Heraklites’ten Dünya’nın ateşle (ekpyrosis) Sonu fikrini yeni almışlarsa da diğer yandan Plato, bunun bir alternatifi olan Tufan yoluyla Son düşüncesine yabancı değildi. Aristo’nun bugün kaybolmuş bir metnine göre bu felâketlerin her biri tahvil-i şems’in birinde, conflagratio tahvil-i seyfî’de, diluvium da tahvil-i şitevî’de vaki olacaktı. Bu kozmik afetlerde Dünya’nın Ateş ve Su ile verilecek Sonu’na dair Hint düşünce sistemi derhal seçiliyor.

Musevilik, Hristiyanlık ve İslamda Ahiret ve Cennet *

Ahrete ait konularda Musevîlikle Hristiyanlık yeni bir temel görüş getirmişlerdir: Dünya’nın Sonu tek olacak, tıpkı kozmogoninin olduğu gibi. Büyük afetten sonraki kozmos yine Tanrı’nın Zaman’ın başlangıcında yarattığı kozmosun aynı olacak, şu farkla ki bu kere temizlenmiş, tasfiye olmuş, ıslah ve ihya suretiyle tecdit edilmiş ve ilk günlerin şanı iade edilmiş, artık Ebedî Geri Gelme’nin devrî Zaman’ı değil, hattî ve geri dönüşsüz bir Zaman olacaktır.[35]

Müslüman cenneti de benzer şekilde anlatılıyor; ancak cennet, gökyüzünün yedinci katına taşınmış oluyor. Kıyamet Günü’nde “O azabı kâfirlerin başından def edecek yoktur. O azap onlara, yükselme yollarının sahibi olan Allah tarafından gelecektir. Melekler (de), ruhlar (da), O’na, ölçüsü elli bin sene olan bir günde yükselir” (Bu tealinin her günü elli bin yıl uzunluğundadır)… “O gün gök erimiş bakır gibi, dağlar, atılan renkli yün gibi dağılır. Birbirlerine gösterildikleri halde, candan bir dost, candan bir dostun halini soramaz olur… Cehennem ateşi alevlidir, deriyi yakıp kavurur, yüzünü çevirip dönen, servet toplayıp yığan kimseleri kendine çeker”…[36]

O günü, maddeler de dile gelecek. Örneğin taşta (kelîm = “söyleyen”) ismiyle Allah bir anda tecelli edecek…

“Fenalıktan sakınanların yurdu, en güzel, en mükemmel yurttur. Adn Cennet’leri (Ebediyet bağları)dır ki oraya girerler. Onların altından ırmaklar akar. Orada onların her diledikleri vardır”…[37]

Ahd-i Atik’te bu Adn Cenneti Eden olarak geçmekte olup bu sonuncu kelime İbranîce “lezzet, zevk, safa, şenlik…” manasındadır. Kitab-ı Tekvin’e göre (2/8-15 ve 4/16) ilk insan çifti Allah tarafından, Eden tesmiye edilen, Doğu’da bulunan ve altından bir ırmağın aktığı bir mahalle konmuştur. Bu ırmak dahi dört nehrin kaynağı olmaktadır: Phison, Gehon, Dicle ve Fırat. İlk ikisi teşhis edilemediğinden arkeologlar arar dururlar, bu Eden’i.

“Cennetten dört ırmak akar

Dördü de bir yerden çıkar

Değme sulara benzemez

Ne acayip akışı var.” (Yunus)

Devam edelim. “Onlara orada yorgunluk arız olmaz…”[38] “Onlar orada hiçbir boş söz işitmezler. Ancak selam (ve selamet sözleri duyarlar). Sabah akşam orada rızıklarına nail olurlar… “.[39] Bilindiği gibi “Selâm” ile “Müslim”, aynı köktendirler. Cennet Kuran’da çok kez beyan edildiği gibi Darüsselâm, yani selâmet ve müsalemet yurdudur. “Bahsi geçen rızk da maddî değildir. Nûranî ve ruhanîdir. Dünyadaki nimetlerin hepsi ziyadesiyle cennette vardır. Fakat cismanî ve maddî değil… Meselâ yemiş yenecek fakat o yemişin posası olmayacak, yalnız tadı, zevki, güzel kokusu ve lezzeti olacaktır… Giyilecek elbiseler ve üzerlerinde oturulacak eşya dahi o mahiyette olacaktır”[40]

“Sizler, zevcelerinizle beraber mesut olmak üzere cennete gidin. Onlara altın tabaklar ve testiler dolaştırılacak, gönüllerin özleyeceği, gönüllerin hoşlanacağı ne varsa hepsi orada bulunacak. Orada daim kalacaksınız”…[41] “O da kuluna vahyettiğini etti… Hâlbuki o, O’nu bir daha, en uzak sidrenin yanında görmüştü. Barınılacak cennet onun yanındadır. Sidreyi, neler kaplamıştı… neler!…”.[42] Sidre ağacı ise beşerî ilmin en son haddini remzeder.[43] Bu hunnap ağacı göğün yedinci katında bir makam olup meleklere sidre-nişinan da denir. Bu ağaç, bir temel kavramın “mihveri”ni teşkil ettiğinden üzerinde ilerde önemle duracağız.

“Fenalıktan sakınanlar, cennetler, nimetler içindedirler. Tanrılarının kendilerine verdiği ile safa sürerler… Onlar saf saf dizilmiş tahtlar üzerindedirler. Biz onları halis, temiz güzellerle de yoldaş ederiz… Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerle yardım edeceğiz. Onlar birbirlerine bir kadehi devrederler ki içinde hiçbir boş şey yahut günah yoktur. Etraflarında onların olan, sanki sedefte beslenmiş inciler gibi civanlar dolaşır…[44] “Tanrı’nın karşısında (suçlu) durmaktan korkanlar için iki cennet vardır”.[45] “Bu iki cennetin biri bu dünyada, diğeri âhirette kazanılandır. Kuran’a göre cennet hayatı, bu dünyada başlar, bu dünyanın ruhanî cenneti âhirette tecessüm eder…”[46] “Bu iki cennet de türlü türlü ağaçlarla doludur… Onların içinden akan iki pınar vardır… Onlarda her meyveden iki çift vardır… Onlar orada iç örtüleri dibâdan döşekler üzerinde yaslanacaklar. İki cennetin devşirilecek meyveleri ellerinin yetişeceği yerde olacak!… Onlarda gözlerini, (kötülükten) sakınmış, onlardan evvel kendilerine ins de, cin de dokunmamış olan (eşler) vardır… O (eşler) yakutlar, inciler gibidirler… Bu iki (cennetten başka) iki cennet daha vardır… Bu iki cennetin ikisi de koyu yeşildir… bunların içinde suları fışkıran pınarlar var. Onların ikisinde de meyveler, hurmalar, narlar var…[47] Onların içinde huyları güzel, yüzleri güzeller var… Onlar yeşil yastıklara, güzel döşeklere yaslanırlar…”[48] “… Yeryüzü şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı, dağlar parça parça olup dağılmış toz gibi ufalandığı zaman sizler de üç sınıf olacaksınız. (Biri) uğur sahipleridir… ! (Bunlar) altınla örülmüş, işlenmiş tahtlar üzerinde karşı karşıya yaslanırlar. Etraflarında, yaşları hiç değişmeyen civanlar, bir kaynaktan akan pâk bir şarap ile dolu testiler, ibrikler, bardaklar dolaştırırlar. (Onların o şaraptan) başları ağrımayacak, (vücutları) bîtap düşmeyecek. Beğendikleri meyveler, arzu ettikleri kuş etleri, içi dışı temiz, saklı inciler gibi güzeller de vardır…”.[49] “Onlara sabretmelerinin karşılığı olarak cennetler, ipekler verdi. Onlar orada tahtlara yaslanırlar, ne güneş sıcağı görürler, ne de sert soğuklara uğrarlar. Ağaçlar onlara gölgelerini yakından salacak, meyveler onlara yaklaşacak ve bunlar kolay kolay toplanacak. Onlara gümüşten kadehler, billûrdan kupalar dolaştırılacak. Onlar o gümüşten olan şeffaf (!) kapları bir ölçüye göre ölçmüşlerdir.[50] Onlara zencebil[51] katılmış bir kadeh içirilecek. O şarap, cennette öyle bir kaynaktır ki ona Selsebil adı verilir. Etraflarında her dem taze civanlar dolaşacak, onları gördüğün zaman saçılmış inci sanırsın… Onların üzerlerinde ince ve kalın, altınla işlenmiş dibalardan esvap bulunacak, onlara gümüşten bilezikler takılacak, Tanrı onlara tertemiz bir şarap içirecek:[52] “Ve sekâhüm Rabbihüm şeraben tahûrâ”!

“Namaza nice el değsün gerekse bir sen ol sofi

Bir elde sâid-i sakî bir elde sager-i bâde” (Kalkandelen’li Fakirî)

“Resmen Kitap’a geçmiş” bütün b.u mitosların gerisinde, iklim ve üretim koşullan itibariyle Arabistan yarımadasının ve de, fazla kehanette bulunmadan tahmin edilebildiği gibi, Peygamber’in bizzat kendisinin özlemini çektiği şeyler yer alıyor. “Siyasî sebeplerle” vaki medenî halini Kamus Alâm’da Şemseddin Sami bey söyle anlatıyor: “Hadice-i El Kebire’den sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz on dört kadın tezvic edip yalnız on birini cem buyurmuş ve yalnız on biriyle duhûl vukuğ bulmuştur. Ezvac-ı mutahharaları… ve isimleri muhtelifinfih olup ve gayri medhul-ü baha olan diğer dört kadındır”. Anlaşılan bu dördü “zencebilli şarap”tan nasip almamışlar…[53]

Bu arada “kadın elinin erkek eline değmesi haramdır” diyen Müftü efendiler de[54] artık günaha girmeden “inci”lerle oynaşabilecekler, altınla örülmüş tahtlar üzerinde…

“Saki, içelim rağmine sofi-i harisin

Kim maksadı kevser, emeli hur-i cinandır” (Ziya Paşa)

Bütün bunlara karşılık cehennem fazla iç açıcı sayılmaz[55]: “Orada serinlik ve içecek şey tatmayacaklar, yalnız kaynar su ile zehir gibi soğuk su içecekler.[56] “Sonra siz ey sapanlar ve (hakk’ı) yalan sayanlar! Muhakkak ki zakkum ağacından yiyecek, onunla karnınızı dolduracak, üzerine de kaynar su içeceksiniz. Susuz kalmış develer gibi onu içeceksiniz!”.[57] İslâmî “kıyamet”, diluvium’dan çok bir conflagratio şeklinde tecelli edeceğe benziyor: zelzeleler, dağların parçalanıp toz haline gelmesi ancak ateşle olur. Ateşin fazlası da günahkârları dağlar. Herkes bundan kurtulmaya çalışacak:

“Ger dilersiz bulasız oddan necât

Aşk ile şevk ile edin es-selât”

aranamesini tekrarlar Süleyman Çelebi, “Mevlid-i Şerif”inde.

Od’un korkusu, yıllar sonrası dahi kendini gösteriyor fuzalâ katında: “Tahir Nadi Mevlidi”nde

“Kim umarsa nar-ı duzahtan necât

Mürsel-i mümtaz için versin salât”

öğüdü veriliyor. İşin sonunda Mekkeli büyük kervan sermayedarının “ruhuna manzum ü mensur” enva-i salât ile meşgul oluna dursun, deve sırtına baharatla ıtriyat yüklemeyen bizim Hayalî (XVI. yy. sonları),

“Harabad ehline duzah azabın sanma ey zahit

Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdayı bilmezler”

diyor, halk adamı olarak.

O kıyamet günü, hesap vermek üzere tüm ölüler dirilecek ve bölük bölük ayrılacak. Ama bir de mehdi gelecek.

 

[1]              M. Eliade — Le mythe de l’éternel retour, s. 16.

[2]              M. Kaplan. — Türk edebiyatında tipler II. Yenisey mezar taşlan, in Hareket 2 (164), Nisan 1979, s. 43.

[3]              E. Chiera. — Sumerian religious texts, Upland 1924, s. 29, M. Eliade, op. cit., s. 17’de zikr.

[4]              U. Holmberg. — Der Baum des Lebens, Helsinki 1923, s. 39, in ibd. zikr.

[5]              R. Weill. — Le champ des roseaux et le champ des offrandes dans la religion funéraire et la religion générale, Paris 1936, s. 62 ve dev., in ibd. zikr.

[6]              M. Eliade. — Le mythe de l’éternel retour, s. 23-7.

[7]              M. Eliade. — Fragments. s. 309-10.

[8]              Gölpınarlı, A. — İbrahim Hakkı, Erzurumlu, in TA.

[9]              I. Velikovsky – Worlds in collision, Bucks 1978, s.311.

[10]             R. Arnaldez. — Kıdam, in EI.

[11]             M. Eliade. — Le mythe de l’éternel retour, s. 30-9.

[12]             M. Eliade. — Aspects du mythe, s. 64-9.

[13]             B. Darkot. — Siird, in İA.

[14]             Tarafımızdan özellikle belirtildi.

[15]             E. Lefévre. — Saturnales, in Encyclopédie du Dix-Neuviéme Siécle, Paris 1869.

[16]             Bkz. I. Lessner et M. Litran. — Où est le paradis? in Paris Match, No. 915, 22 oct. 1966.

[17]             P. Braun. — Les tabous des “Feriae”, s. 66-7.

[18]             ibd., s. 79.

[19]             op. cit. CXXXVIII.

[20]             op. cit., II/XXI.5.

[21]             Aile içinde, ölmüşlerin şerefine uygulanan tatil.

[22]             P. Braun. — op. cit., s. 86, not 144’de zikredilmiş.

[23]             Osée 2/16-17.

[24]             Jérémie 35/2-8.

[25]             ML.

[26]             P. Braun. — op. cit., s. 86, not 144.

[27]             ibd., s. 111-2.

[28]             M. Plessner. — Muharrem, in İA.

[29]             Lévitique, 16/29.

[30]             Bu konuda I. ciltte bilgi vermiştik; bkz. s. 706.

[31]             A. J. Wensick. — Aşûrâ, in İA. Bu konu üzerinde ilerde önemle duracağız.

[32]             Çok ayrı yere konmuş, bu gemi. Daha önce onu Ağrı Dağı’nın zirvesine oturmuş olarak görmüştük. Cudi Dağı ise güneyde, Cizre’nin kuzeyi, Şırnak’ın güneyindedir. Arapça cûd, cömertlik, cevd de sağanak halinde yağmuru ifade eder.

[33]             Ph. Marçais. — Ashurâ II, in EI.

[34]             W. F. Albright. — Primitivism in Ancient Western Asia, in Arthur O. Levejoy and G. Boas, Primitivism and related ideas in Antiquity, Baltimore 1935, s. 421-432, Aspects du mythe, s. 81’de zikredilmiş.

[35]             M. Eliade. — Aspects du mythe, s. 79-84.

[36]             Mearic Suresi 70/1-18.

[37]             Nahl S. 16/30-32.

[38]             Hicr S. 15/48.

[39]             Meryem S. 19/62.

[40]             Ö. Fevzi Mardin. — Kur’ân-ı Kerîm, Tasnifli ve Fihristli Türkçesi, İst. 1976, s. 473-4.

[41]             Zuhrüf S. 43/69-71.

[42]             Necm S. 53/10-17.

[43]             Ö. R. Doğrul. — Tanrı Buyruğu II, s. 814 not.

[44]             Tûr S. 52/17-25.

[45]             Rahman S. 55/46.

[46]             Ö. R. Doğrul’un tefsiri, ibd., s. 825 not.

[47]             Hurma ve narın özellikle zikredilmiş olmaları dikkate değer. Konuya döneceğiz.

[48]             Rahman S. 55/48-77.

[49]             Vâkıa S. 56/4-24.

[50]             Yani herkes, amali derecesinde bunlardan tenavül eder (Ö. R. Doğrul).

[51]             Bu konu için bkz. C. I, s. 458.

[52]             Dehr S. 76/12-21.

[53]             Zencefilin Arap’larca mukavvi-i bah olarak kabul edildiğini I. ciltte anlatmıştık. “Bazı lisancılara göre zencefil kelimesi mürekkep bir kelimedir. Zana ve Cebil kelimelerinden müteşekkildir. Birincisi yükselmek, İkincisi dağ manasındadır. Bu itibarla bu kelime bir dağa yükselmek manasına gelir. Günahların şerrinden, zehrinden kurtulmak ile tam sıhhate kavuşmak arasında iki merhale vardır. Birinci merhalede günahların şerri ve zehri zail olur, tehlike bertaraf edilir. Fakat ruhanî varlığın uğradığı zaaf birdenbire zail olmaz. Onun için ikinci merhale nekahet devridir. Hastanın kuvvet ve hayatiyete kavuştuğu devirdir. Bu sayede vücut yeniden kuvvet bulur. Yürümeye muktedir olduktan başka dağları tırmanacak derecede afiyet kesp eder ve şahikalara varmak kuvvetini hisseder. Zencebil ile karışmış kadehi içmekten murat budur. Kâfur ile karışmış kadehten içerek ruhanî kudretini sağlamlaştıran insanlar ruhanî teâlîlere varmak için manevî dağları tırmanmağa başlarlar…”, Ö. R. Doğrul tefsiri, ibd., s. 899 not. Tabiî bütün bunlar için karaciğerin de kesb-i afiyet etmiş olması gerekiyor… (bkz. C. I, s. 322).

[54]             Bkz. “Milliyet”, 25.12.1977, s. 5.

[55]             Bkz. C. I, s. 890.

[56]             Nebe’ S. 78/24-5.

[57]             Vâkıa S. 56/51-5.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.