27 Mayis

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > 27 Mayis

27 Mayis

Ocak-Şubat 1961

 

Evet, 27 Mayıs olmuştu, ben de o “boşluksan yararlanarak yukarıdaki makaleleri kaleme almıştım.

 

Hareketin evrimini dikkatle takip ediyordum ve ne getirdiğini de bulmaya çalışıyordum. Daha ilk radyo haberinden başlamak üzere izlenimlerim bende fazla umut yaratmamıştı. His ve düşüncelerimi yazıp bunları dostlarıma dağıttım. Zaman, bu düşüncelerime hak verecek şekilde ilerledi.

 

60’lı yılların başlarında kaleme alınmış bu yazılar haliyle o günlerin üslûp ve Türkçesi ile başladı. “Anı”larımın 572 ilâ 596. sahifelerinde “27Mayıs”ın izahlı sureti bulunuyor.

 

Çocukluğumda görmüştüm: Azerbaycan milliyetçilerinin “Molla Nasrettin” adlı bir siyasî mizah gazeteleri vardı. Büyük renkli resimli bir gazete idi bu. İrticai, geriliği, meskeneti, hülâsa bütün Müslüman şarkın içinde bulunduğu haleti hicvediyordu. Hafızama yerleşmiş karikatürlerin bir tanesinde yobazın biri, eşeğini ağaca bağlamış, uyuyor. Rüyasında kendini cennette, hurilerle muhabbet halinde görüyor. Resmin diğer yarısında ise garp dünyası, zeplinleri, trenleri, asma köprüleri ve sair medeni hali ile tasvir ediliyor. Derken eşek anırıyor, Hoca efendi de uyanıyor ve ensesinde yakaladığı bir biti kırıyor…

 

Hace uyandı, kehleyi patlattı, yirmi yedi Mayıs günü. Marşlar söylendi, Nato’ya sadakat yeminleri yenilendi. Taşra lokantalarında dükkân sahibinin sinek bıyıklı resminin yanına bir tane daha eklendi. Adamlar, adamlar toplayıp götürdüler. Adamlar, adamlar toplamayıp götürmediler. Bu patırdının adını inkılâp koydular. Nato’dan hemen sonra yine namus sözü verildi, dul kalan kızımıza yeni koca bulunacak diye. Ama o günü keselerin kitlenmesi ürküttü çok kişiyi. Bu seferki koca daha belâlı olabilirdi. Nadir Nadi Bey “askerler bir an evvel gitmeli…” diye çagatayca yazılar yazdı. Sonra kulağına öksürdüler, “askerler biraz kalmalı…” diye çagatayca devam etti…

 

Mahallenin kabadayıları kızı kötü bir adamın elinden kurtardılar. Bu adamın hasmı canı olan sergerde ise kendini gizlemekte ısrar ediyor. Sonradan hak iddia edecek. Taifede bir oturak âleminin meserreti var. Hepsi, yakın bir gelecekte başlayıp uzun devam edeceğine inandığı gayrı meşru cimaın şehvetini tatmak sabırsızlığı içinde. Pehlivanlar ise düğün başlamadan meydana döküldüler. Sergerde tarafından son derece ustalıkla tertiplenen Üniversite olaylarının “mise en scène”i, çok üstat geçinenleri bile aldattı. Meşru zevce milletin haklarının sabah akşam celep, kabzımal, balıkçı, işveren, dükkâncı tarafından küstahça yenmesine seneler senesi sessiz, bakar kör, seyirci kalmış Anayasa uzmanı profesörlerin hemen hepsi, demokrasi kahramanlığında, gözüne sergerde tarafından riyaseti cumhur aynası tutulmuş Sıddık Sami bey ile yarışa kalktılar. Esbak iktidar lehine böylece başlamış olan gürültü “hürriyet mücadelesi” adını aldı. Meydanlarda Yamanoğlu ile “catch to catch” maçını quanta fiziği öğrenmekten daha kolay bulan “damarı asil kanlı” mahlûkat gazilik mertebesine erişti. Ahmet Emin Bey’in de bir kahraman olduğuna kendisini inandırdılar. Hatta ona bir de Amerikan nişanı verdiler. Bu işlerin sonu çok tatlı gelecek ama köşe başındaki şu tahta mitralyözler bir çekilse. Bunun oyuncağı bile soğuk…

 

Radyolar yalnız marş çalamazdı, bir şeyler de söylediler. Mücahit basın, sütunlarını ilâvesiyle doldurdu. Çalınmış yüz milyonlar sıralanıyor, Şükran Doruk hanımın donu hakkında mufassal malûmat veriliyordu. Lâfın önü alınamamıştı: sosyal adalet, toprak reformu, mütegallibenin ifnası gibi garip notalar da duyulmaya başlandı. Modern müzik bazı ervahta alerji yarattı, kimine “do majeure”, kimine flit kokusu dokundu…

 

Halbuki kaşınmaya değer şeyler değildi bu lâflar. Onlar Toprak oğlu Toprak Mehmet’e hâkim teminatı, matbuat hürriyeti vaat ediyordu…

 

Sonradan duyduk, mitralyözler dahi iki ayrı çapta imiş. “Kızıl Elma”nın mermisi tükeniverdi, teslim oldu “altı patlar”a…

 

Toprak oğlu Toprak Mehmet’i aldı bir endişe. Son on senede ona hiç değilse bir Allah vermişlerdi. Şimdi acap o da mı elden gidecek? Halbuki onunla ne güzel avunuyordu. Bu iş iyi olmadı, memnun değil Mehmet. Bu işin iyi olduğuna onu inandırmak için ne kervanlar yola çıkmadı, Mehmet’in köyüne doğru. Ama nafile. “O, muannid, mütegafil bakıyor”. Aklı “içeri alınmış” peygamberde. Sonunda kolayını buldu. Adnan Bey’i her gece beyaz bir ata bindirip Yassı’dan çıkartıyor, Eyüp’de bir namaz kıldırıyor, bazen Diyarbakır’a kadar uzandırıp orada şeyhlerle görüştürüyor, sonra tekrar Yassı’ya onu iade ediyor.

 

Hüviyet cüzdanında münevver kayıtlı olanlar, yem borusunu işitmiş beygirler gibi kulak kabarttılar. Ne istediklerini bilmeden heyecanla çok şey beklediler. Sonra yavaş yavaş başları düşmeye başladı, ekmek, et, yağ çıktıkça…

 

Tüccarın muhalifi dahi, dış görünüşüne rağmen, bu işi sevmedi. Sevemezdi. Partisi zafere gidiyordu ama işe zorbalık karışmıştı. Paracıkları bloke edildi. Bunlar lâtif olmayan lâtifelerdi. Derhal işleri durdurdular, yazıhaneleri kapattılar. Ortalık durulana kadar beklemeyi kararlaştırıp vergi vermemek üzere tertip kurdular, yeni hükümeti malî yoldan zorladılar. O da demokrasiden, bu erazilin demokrasisinden, ayrılmamaya ahdettiğinden ancak bin bir yemin edip teminat vermek suretiyle bunları teskin yoluna gitti.

 

Aksi halde işi kötü idi, Alican’ın. “14’ler”in tasfiyesinden sonra “kara bulutların dağılmış” olmasına rağmen bugün, muhalifi, muvafığı, Adnan Bey ve hempasının asılmasını arzu ediyor. Sevmediklerinden mi? Zinhar! Mukabil partili dahi onların sayesinde “mahalledeki milyonerlerden” biri oldu. Onların aşkı, her ithalâtçının derunu dilinde yatıyor. Fakat onlar, birer Corneille kahramanı gibi, sevgilerini vazifelerine feda edip onları ipe isteye isteye gönderecekler. Çünkü onlar bu günü hazırladılar. Çünkü onlar bir zorba güruhunun müdahalesini intaç edecek harekette bulundular. “Farenin geçtiği bir şey değil, demiş Hoca, delik kalır”. Bu hikâyeyi de hepsi çok iyi biliyor…

 

Zeki Şahin’de oldu belâ herkesin başına. Çıkamıyor işin içinden sergerde. Assa herifi, yarın “komunist”e kim ateş açacak? Asmasa, müseccel bir deyyus’u beraat ettirmiş olacak ki iddialarına muhalif. İkincisi ehveni şer. Kısa zamanda onu hususi arabasında göreceğiz, Al Capone gibi…

 

Gazanın ilk günlerinde ordu mensupları, bir İtalyan Karabiniyeri’sinin olabileceği kadar naziktiler, uçak ve sair nakil vasıtalarında üstte silâh arayıp valizleri karıştırdıklarında. Hatta köşe başındaki onbaşı dahi. Küfürsüz hitabın da mümkün olabileceğini bu vesile ile kısa bir zaman için öğrendiler. Bu dahi değerdi olan bitene… “38’ler” birer feragat numunesi kesildiler, rütbe maaşları ile yetindiler. Az sonra para yetmeyiverdi, borç (?) aldılar. Bir iki hafta sonra da “cocktail party”ler başladı. Halk’çı olarak tanınmış zenginlerin davetlerine icabet etmekte mahzur görülmedi…

 

Hükümet darbesini yapanlar hazineyi tamtakır buldular. Tek bir gram altun kalmamıştı. Kağızman deresindeki zerratın tasfiyesi mümkün olmayıp erazil demokrasisinden ayrılınmayacağına göre geriye kalan tek çareye baş vuruldu: zabıt kâtibi ve astsubay ailesinin parmağındaki yüzüğü almak. Böyle yapıldı. Bu zavallılar “serhadde şitab etti, Vehbi de beraber”… Koç, geçirdiği gizli korkunun fidyesi olarak helâlinden 140,000.-TL değerinde külçe verdi. Bu hayratı ile ruzu cezada teskiyeyi sağlayacak…

 

“Ordu ile beraber” olanların başında millî matbuat geldi, memuru “yatmış” veya bol ilân almış olan matbuat, hiç ayrı renk vermeden… O gün mühim olan tiraj’dı. Tiraj da bir hayli arttı. Hadiseler hepsine yaramıştı. Kimseden itiraz sesi yükselmedi. Bilâkis herkes, maslahat icabı, silâhşorların daha dilara pozlarını tespit edip onların bilmedikleri Anadolu’yu “femmi muhsinden” dinletmek yarışına düştüler. Esasta gerçek olup onlarca ancak muhayyele mahsulü bulunan çeşitli suiistimaller, kendilerince mübalâğalı şekilde ikinci ve üçüncü baskılarda yayınlandı. Ama bütün bunlar Bâbıâli çurçurlarının, ağalarınca göz yumulan gayretinden başka bir şey değildi. “14’ler”in, içlerinden biri vasıtası ile açıkça istihdaf ettikleri bu Bâbıâli şeyhleri iğne üstünde oturdular. Söyleyemediklerini mırıldandılar. O günlerde kazançları yerinde idi ama fazla iyilik falı hayır değildir… Emniyet supabı olarak sütunlarında tuhaf tuhaf fikirlere yer verdiler, bugün dahi ağza alınması tecviz olunmayacak fikirlere!… Ne olur, ne olmaz. “14’ler”in uçurulmasını müteakip “mülevves peder”zade lisanını çagataycadan mutadı veçhile cühelâ Türkçesine çevirdi. Hepsi birer aslan kesiliverdi. Artık hiçbir demokratik korku kalmamıştı. Şu anda bütün gayretleri, herhangi bir münasebetsiz fikir ortaya atılıp, mensup oldukları zümrelerce mu’ta kılınmış bir takım insanların habı gafletle olmadık elfazı Anayasa’ya derç etmelerini önlemeye hasredilmiş durumdadır. Vergilerin artması, emekçinin asgarî hakkının korunması, tarım kazançlarından Devletin hisse alması ve sair mevzular aleyhine bilcümle hareketler, geniş tasvip yazılar ile gazetelerinde yer almaktadır. Kendilerini doğrudan doğruya ilgilendiren hallerde ise “gidi alçaklar, gidi namussuzlar, komünistler sizi…” şeklinde hitapları, Toprak oğlu Toprak Mehmet’e vaat edilen matbuat hürriyeti icabı, kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kullanmaktadırlar.

 

Bir sabah kalktığımızda öğrendik ki “altı patlar”cılar “jacobin” geçinen omuzdaşlarını bastırmışlar. “Gentle revolution” ve ölmez Ata’larının misaline uygun olarak bunları metazori çok çok uzak dış diyarlara atadılar. Bazılarının, belâlı gördükleri karıları dahi kalamadı yerinde. Memleket kaygusu ile içlerinden birinin kurduğu gazete derhal el değiştirdi. Kâzım Bey Taşkend yine öncüsü olamadı arzuladığı sistemin. Fakat derin nefes aldı çerçilerimiz. Türkeş’in kaşları çok korkutuyordu onları…

 

İçinden çıkamadıkları demokrasi fasit dairesi gereğince kendi meşruiyetlerini kabul ettirmek için al aşağı ettikleri zümrenin suçluluğunu meydana koymak elzemdi. Bunun için Diojen’in lâmbasıyla “adam” aradılar, onlardan daha temiz. Bir hayli zorluk çektiler bulmakta. Ellerine geçenle de mecburi yetindiler. İlk günlerin gayretiyle bir takım dosyalar hazırladı, bu beyler. Bunlarla açıldı Yassıada muhakemeleri. Anayasaya tasallut vaki olmuş veya olmamış, orasını bilmiyorum. Onu Başol düşünsün. Ama aramışlar, taramışlar, Bayar ve en az iki yüz hergelenin gayrı meşru serveti olmadığı kanaatine varmışlar! Hani Adnan Bey örtülü tahsisatından metresinin kürtaj parasını verdirmemiş olsa idi, o bile tertemiz çıkacaktı. Mamafih bunun aksini beklemek esasında hatalı olur. Thornburg, esbak iktidar zenginlerinin Amerika’daki servetlerinin yüz milyon doların üstünde olduğunu yazıyor. Sergerde, yasanın anasını istediği gibi karıştırır ama bu işe parmak atmayacak kadar da akıllıdır. Millete karşı hep beraber işlenen suç, suç sayılmaz. O, kâfirdir. Kâfire karşı dürüst olmak mecburiyeti yok. Ama birbirlerinin hele bir kuyruğuna bassınlar!… O zaman kıyametin kızılcası kopar, nitekim koptu da…

 

Müstakbel ırza geçme ef’aline meşru bir veçhe verebilmek için evvelâ anayasa ön projesi hazırlatıldı. Bunun uzmanları varmış: Tuna’dan, Girit’ten, allıca, Sarıca’dan, Veli dede’nin oğlundan, kahramanından, Zafer’inden bir heyet kuruldu. Çalıştılar, çalıştılar, beyanat üstüne beyanat verdiler, Giritle Tunayı verdiler, şan ve şeref içinde Birleşmiş Milletler neşriyatından “Annuaire des droits de l’home”u dünyanın en aptal şeklinde adapte ettiler. Sonra kendi yaptıklarını bozmak üzere de bu beyler Kurucu Meclise seçildiler.

 

Bir de bu isimde bir meclisimiz oldu. Toplandı içine toprak ağası, mütegallibe, eşraf, ithalâtçı, komisyoncunun avukatı, mühendisin ve doktorun süzmesi, şairin millîsi.

 

“Baza baza, heran çehesti baza.”

 

Milletten gayrı herkes icabet etti bu davete. Hoş, onu zaten çağıran olmamıştı ki? Şimdi bunlar geç vakitlere kadar didinip dövüşüyorlar, vekiller meclis içinden mi seçilmeli, yoksa dışarıdan da alınabilir mi diye. Nasıl olsa mebus seçileceğini kestiren profesyonel politikacılar birinci teze sıkı sıkıya bağlı. Dışarıdan rakip istemiyorlar. Çelikbaş Fethi ağa dururken çarşıdan mı alınacak Ticaret vekili?… Seneler senesi nispî seçim diye yırtınan Halk’çılar, siyasî partilerin çoğalıp eski demokratları da içine alacaklarını görünce nispî seçimin memleket menfaatlerine uygun olmadığı kanaatine erişiverdi. Şimdi bu yolda mücadele ediyor, kontenjan ve İller’den soktuğu adamlarla. İt dişi, domuz derisi!…

 

Bütün bu işlerin arasında 38 segban da boş durmadı. Tababeti mi sosyallaştırmadı? Üniversite’den mi solcu, ecnebi kadınla evli, Selanikli dönme, homoseksüel, liyakatsiz teşhisi ile müderrisleri uzaklaştırmadı? Tırpanı atmaya, kendi sınıflarından başladılar. Beş bin subayı Eptalofos kahvesine gönderdiler. “Kızıl Elma” kendi muarızlarını, “Altı patlar”cılar da boz köpeğin sütünden isteyenleri dâhil ettiler bu güruha. Bunun adı “teşkilât mahrutu” imiş. Şimdi mütebaki 24 segban bunları akla gelebilecek her cins iktisadî, içtimaî, siyasî, ilmî, sınaî, cinsî ve sair müesseselere dağıtmakla meşgul. Mazuliyet maaş ve ikramiyelerine bu istihsal merkezlerindeki müsmir faaliyetleri mukabili aldıkları ücret ve buralardaki muvakkat unvanları, torunlarını gelin etmeye yeter. İnhisarlara bilmem ne vazifesi ile verilmiş bir sözde savunma uzmanı, İnönü muharebesinin sene-i devriyesi münasebetiyle, bütün memurine metazori, o muharebenin, kendi ve sergerdenin işine gelen, tefsiri ile, teferruatını anlatmış. Tahtaya topu tüfengi çizmiş. Yalnız, kendi gibi bir emekli olan “etfaiye âmirine” gezinme müsaadesi vermiş. Sayın kurmay yarbayım inşallah önümüzdeki seçimlerde Kastamonu’dan C.H.P. mebusu seçtirilecek…

 

Bir ara, eli bin memurun da aynı şekilde tasfiye edileceği rivayeti çıkmıştı. Bereket versin kara bulutlar çabuk dağıldı. Aksi halde memleketteki umumhane adedi, bunlara istiaba müsait olmayacaktı…

 

Alican Ekrem Maliye’den istifa etti, atılmadan. Sempatik tonton, tabii seksapiline güvenerek, parti kurdu. Hesabınca, “peygambere Eyüp’te namaz kıldıranlar”ın ve hürriyet mücadelesi sonunda sergerdeden beklediklerine nail olamamışların reylerini toplayacak. Büyük aptallar arasında değil Ekrem… Ama maverası çok ağır, yavaş işliyor. Ondan evvel, bir sayın kurmay albay ile gümüş suyuna batmış bir mukavva pala davrandılar, “Memleketi çok seven” bilmem ne partisini kuruverdiler. Bızdık Gökay da bunların birine girdi, vatana olan fartı muhabbetinden. Adamın biri de bir inekhane kurmuş, orada “Devrim sütü, Devrim yoğurdu, mütehassıs sağmallar nezaretinde doldurulmuş kakao’lar satıyor. Başka biri de “Vatan konserveleri”ni… Bu arada, “Devletçilik”ten çok zarar görmüş olan C.H.P., şimdi “İş hayatında liberalizm”e yöneldi. Toprak oğlu Toprak Mehmet’in nebatî kısmı, Devlet eli olmadan soyulacak… Bu arada, üst katı boş kalmış yüksek apartman hakkında da maili inhidam rivayeti çıkardı: Bölük onbaşısı âsab sistemini tedavi ettiriyormuş. Doktoru F.K.G. değil!…

 

Anan öle, Toprak oğlu Toprak Mehmet, yine kalkınacaksın!… Artık b… yeme. Sekiz kabzımal Hal’den çıkarıldı, on beş ağa sürüldü, demokratik mahkemelerde cezalarını görecekler. Sıkıntın kalmadı demektir. Nasıl olsa et, yağ yemediğine göre bu maddelerin fiyatlarının yükselmesi seni ilgilendirmez…

 

Bizde de böyledir. Çelebi, İnkılâp dedügün!…