1945 Sonrasi Almanya’sı

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > 1945 Sonrasi Almanya’sı

1945 Sonrasi Almanya’si

Bugün bir Willy Brandt, bir Helmuth Schmidt, bir Walter Strauss…ın sağda solda söylediklerinden bir mana çıkarabilmek için Nasyonal Sosyalist ideolojisinin ana prensiplerinin ve bunların, bütün Alman dünya politikasının mihenk taşı olan Pan-Cermen ideolojisiyle ilişkilerinin gerekli şekilde bilinmesinde yarar vardır.

 

“Nasyonal Sosyalizm” sözü, Friedrich Naumann tarafından yüzyılımızın hemen başlarında terkip edilmişti. Bunda Naumann’ın amacı, proleter sınıfları bir demokratik devlet sistemi içinde eriterek Marksist sınıflar mücadelesi doktrininin üstesinden gelmekti. Gerek Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi, gerekse Naumann’ın kuramları, devletin gelişmesinde fabrika işçisi ve tarımcı sınıflarının en önemli öğeler oldukları hususunda birleşmektedir. Bununla birlikte Hitler’cilik daha insiyakî (içgüdüye bağlı) olup herhangi bir mantıklı (rasyonel) düşünceye dayanmaz. Daha önce de belirttiğim gibi, Alman ulusu Führer’in hadsiyle (sezgisiyle) sevk ve idare edilmiyor muydu, Tanrı tarafından bu işe memur edilmiş Führer’in?

 

Psikolojik olarak bu, savaşın kaybedilmesinin yarattığı ıstırap ve bunu izleyen Alman çöküntüsü olayına bağlanmak istenmiş, bu olay geniş ölçüde sömürülmüştü. Askerin sınırsız hayal kırıklığı savaş sonrası tarihinin gelişmesi üzerine odaklandırılmıştı. Aslında bunların hepsi yapaydı: bunların hiçbiri insanı bu tür bir düşünce sistemine götürmez. Döneceğim bu konuya. Aşılanan görüşe göre Almanya 1918’de cephelerde yenilgiye uğramamıştı; ortada bazı kötü niyetli Alman gruplarının grevler, ayaklanmalar yoluyla zaferi ya da mücadeleye devamı imkânsız kılması, orduyu arkadan hançerlemesi vardı. Tarihî olayların bu şekilde çarpıtılarak yansıtılmasının psikolojik etkisi gerçekten çok büyük oldu. Herkes bu kolay izah şeklinin arkasına sığındı. Zaman ilerledikçe bu yorumun gençlikteki yankısı, Almanya’nın sınırsız kahramanlığının iç düşmanların elinde bir yenilgiyle sonuçlandığı merkezinde yoğunlaştı. Bu iç düşmanlar ise Marksizm, enternasyonalizm, Sosyal Demokrat Parti’nin barışçı ruh ve tutumuyla sınıf mücadelesi kuramına bağlılığı ve nihayet, Yahudilik (Judaizm)di.

 

Nasyonal Sosyalist yazında en çok sözü edilen yazarlardan Adam Müller ve romantik yazın hareketinden, bir akla uymaz (irrasyonel) coşku felsefesi, Fransız Devrimi’nin sözümona liberal prensiplerine bir saldırı ve bir müttehit ve inorganik devlet görüşüne doğru müphem, üstü örtülü bir arayış türetilmiştir. Liberalizm ve demokrasiye saldıran, Prusya’cılıkla sosyalizmi aynı düzeyde ve bunları birbirine eşit tutan (!) ve yeni bir Sezar, bir Mehdi’nin çıkışını ilân eden Oswald Spengler, özellikle üniversite gençliği üzerinde etkili oluyordu.

 

Nasyonal Sosyalizmin ekonomik özelliği, pratik kuramlarından daha az müphem değildi. Marksizm’in karşısına idüğü belirsiz bir “Alman sosyalizmi” çıkarılmıştı. Ortaya konan “kişisel refahtan önce genel refah” formülü, bir sistematik ekonomik doktrinden çok bir ahlâkî sosyal ifadeydi. “Çıkar bağlarından arınma” (Brehung der Zinsknechtschaft) gibi tekke ya da manastır felsefesi ön planda yer aldı. Aynı şekilde, özel kapitalizm sistemine karşı da tutum, açık ve belirgin değildi. Özel mülkiyet ve girişim kabul edilmekle birlikte büyük endüstri komplekslerinin ve kredi kuramlarının (Reichsbank ve büyük bankalar) devletleştirilmesi dahi, hiç değilse kuramsal düzeyde, istekler arasında yer almıştı (ama uygulanmamasına özellikle özen gösterilmiş olması da olgular arasındadır…).

 

Nasyonal Sosyalist hareketin politik ifadesi, “Nazi” olarak kısaltılan NSDAP (National Sozialistische Deutsche Arbeitspartei – Nasyonal Sosyalist Alman Çalışma Partisi) olup bunun örgütlenmesi, dereceli, kademeli bir silsileye göre tertiplenmişti. Sturm Abteilung – Hücum[1] Kolu (SA) ile Schutz-Staffeln – Korama Kademesi (SS), başlangıçta parti toplantılarının ve liderlerin korunması için örgütlenmiş olmakla birlikte, aslında partinin çekirdeğini ve en ileri militan öğelerini oluşturuyordu[2]; lidere kayıtsız şartsız itaat, örgütün esas prensibiydi.

 

Şu anda okuyucularımın nasıl gülümsediklerini görür gibi okuyorum…

 

Hareketin çerçevesi içinde hükümet şekli hep ikinci derecede bir sorun olarak görülüyordu. Cumhuriyetçi ve monarşist eğilimler (meselâ von Seeckt’inki gibi) aynı örgütte yer alıyordu. Ama bu hükümet şekli her şeyden önce, antidemokratik ve antiparlamenter olacaktı: nasıl olmasın ki cumhuriyetçi Reichstag’ın çoğu kez başarısızlığı, savaşın tasfiyesi, Ruhr havzasının isitilâsı, savaş tazminatının ödenmesi gibi sorunların halkça tutulmayan tedbirlere götürmüş olması, tarihî koşulların gereği gibi değil de “idare sistemi”nin sorumluluğu olarak görülüyordu.[3]

 

İşte bu Nasyonal Sosyalist hareket, on dört yıl içinde Alman tarihinin en büyük kitle hareketi haline gelmişti ve Alman toplumunun bütün gruplarını, Lumpenproletaria’nın işsizler ordusundan Hohenzollern’ferin kraliyet aile mensuplarına ve Alman Devletlerinin sair birçok temsilcilerine kadar, herkesi içinde toplamıştı.

 

Nazi’ler, yukarda söylediklerimin gereği olarak, bir genosit’e hazırlanmışlardı. Buna ve her türlü ırkçı akıma karşı koyacak Hristiyan Kilisesini rahatlıkla, karşılarına almaya çekinmeyeceklerdir. Hristiyanlık, Almanların cengâverliğini körletmeye yönelik bir Yahudi icadı değil miydi? Bunun yerine pekâlâ bir yeni din, bir “Alman imanı” konabilirdi. Bazı aşırı Nazi’ler eski Germanik, Hristiyan öncesi paganizmi Nazi Almanya’sı için tek uygun din olarak görecek kadar ileri gidiyorlardı. Hattâ geleneksel kuramlardan aile yapısına dahi saldırabiliyordu: çocuklar anne ve babalarını ihbar edecekler, evlenmemiş kadınlar, evlilik dışı yeni bir Herrenrasse, yani bir “Efendi ırkı” doğuracaklardı.

 

Tarihin mahkemesinde, bu hareketin sorumluluğunu hangi sınıf üstlenecekti?

 

1933’ten önce Nazizm’in çağrısından en az etkilenen sosyal sınıf, kent işçi sınıfı olmuştu. Parti istatistikleri, bu sınıfın hiç temsil edilmemiş olmasına karşılık “beyaz yakalı-white collar” işçilerin, yani tezgâh başında çalışan işçiyle aynı fabrikada muhasebe ve sair işlerde görevli, çoğu kez de o işçi, usta vb.den çok daha az eğitim görmüş memurlar ve orta sınıfa mensup kişilerin, safları büyük ölçüde doldurmuş olduklarını gösteriyor. Her ne kadar kent fabrika işçisi Nazizm’den yana değildiyse de, ona mukavemet etmek için fazla bir çaba göstermemişti: otoriteye büyük saygı, ister işçi, ister işveren, Almanın kanına işlemişti. Bir de buna işsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik Nazi yapay girişimleri eklenince…

 

Aşağı orta sınıf, özellikle gündelikçiler, Nazizm’in halk tarafından desteklenmesinin sayı olarak en kuvvetli öğesini oluşturdular. Bu sınıftan çok kişinin kâbusu, proletarya içine düşmek korkusuydu. Aşırı dindar ve aynı ölçüde hasis ve de, tanığı olduğum kadar, sahtekâr bir tüccar bana “Burhan Bey, benim mesleğim yok, ben para kazanmaya mecburum; aksi halde maazallah işçi olmaktan başka çarem kalmaz!” der dururdu…

 

İşte bu gibiler, geleneksel statü ve nüfuzlarının korunması görevini Nazi Partisi’ne tevdi etmişlerdi.

 

Maaşlı (“beyaz yakalı”) memur bir yandan Büyük Girişim’i kıskanır, Sevk ve İdare merdivenlerinden bunun üst kademelerine yükselmeyi hayal ederken, bir yandan da tenezzül etmediği proleter yaşam dünyasının içine düşmekten ödü patlardı. Nazizm, “Finans kapitalizminin çıkar köleliği” ve Marksist Bolşevizm’in “Almana yakışmaz” karakterine çatarak bu hayal ve korkuları ustaca kullanmıştı. Aslında hem sermaye, hem de çalışana yönelik propaganda, bir mantıkî çelişki yaratıyordu. Ama bu tutarsızlık, gündelikçi sınıfın politik kargaşasını hem yansıtıyor, hem de ona çağrıda bulunuyordu. Ama işin dahası vardı: Nazizm onları Kuzeyli “üstün” efendi ırkla bütünleştirmeyi vaat ediyordu. Bu ırkçı eğitim, Nazizm’in gün görmesinden önceleri dahi, milliyetçi ve ırkçılığa geleneksel olarak bulaşmış maaşlı memur, öğretmen ve sair devlet ve özel teşebbüs görevlilerine etkili çağrıda bulunmuştu.

 

Sayı olarak önemsiz olmakla birlikte sosyal ve ekonomik alanda büyük söz sahibi sanayici ve büyük toprak sahiplerinin oluşturdukları üst sınıfa, 1933’ten önce dahi Nazi partisinden sunulan destek, çarpıcı etki yaratmıştı. 27 Ocak 1932’de, Düsseldorf’ta Sanayi Kulübü’nde Hitler, ağır sanayinin babalarına hitap ediyor ve onları kendi tarafına çekmekte hiçbir güçlükle karşılaşmıyor. 1933’ten önce Nazizm’in faal destekleyicileri arasında, Alman sanayisinin dünyaca ünlü kişilerinden Fritz Thyssen ve Krupp ailesi gibi adlar sayılabilir. Her ne kadar bu kişiler Nazi liderlerine yukardan bakıp bunları asalet temel ve eğitiminden yoksun (“Gentleman olmayan”), avamdan fırlama bir grup olarak görüyorduysalar da Alman sanayicileri ve büyük toprak sahipleri, Nazizm’i iki nedenle tutmuşlardır. Bunlardan ilki, Nazilerin hür sendika ve sair işçi kuruluşlarını dağıtma vaadiydi. Öbürüne gelince sanayiciler, Almanya’nın yeniden askerleşmesiyle buna koşut olarak saldırgan bir dış politika izlemesinin iş hayatına çok faydalı olacağını anlamışlardı. Çelik endüstrisinin desteği özellikle manidardır. Daha 2. Reich zamanında Kaiser’le Krupp ailesi arasındaki dostluk, Alman ağır sanayisi ile militarizm arasındaki yakın bağlara bir işaret oluyordu. 1933’ten önce, çelik sanayisi ile Nazizm arasındaki antlaşma, endüstriyle antisosyalist, antidemokratik ve emperyalist siyasaya sahip bir Alman hükümeti arasındaki bu tarihî bağların yenilenmesinden başka bir şey olmuyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Alman ağır sanayisi, Nazi rejimiyle olan bu bağlarından büyük çıkar sağlamıştı: Almanya’ya zorla getirilen milyonlarca yabancı işçinin çalışmasından başlıca o faydalanmıştı.

 

Nazizm’in yükselmesinde başlıca etkenlerden biri de, Alman toplumu ve hükümetinin yapısında geleneksel olarak büyük sosyal ağırlığı olan askerler zümresiydi. Hatta iyi yerleşmiş, kuvvetli demokratik devletlerde bile, profesyonel asker sınıfı, disiplin ve ulusal birlik faziletlerini çok fazla ululama eğilimindedir. Almanya’da Weimar Cumhuriyeti çağında olduğu gibi demokrasi zayıflayınca, asker sınıfının profesyonel eğilimi bir ciddî tehdide dönüşür. Almanya’nın üst düzey askerî komuta heyeti 1933’ten önce de, sonra da, Nazi liderlerinin büyük kısmının cani ya da psikopat olduklarını bilmekle birlikte, harekete arka çıkmışlardı; bu hareket, Almanya’nın arzu edilen askerleşmesine doğru ilk adımı oluşturuyordu.[4] Hepsinin adının başında birer “von” bulunan komutanların, monokllarının ardından bir Hitler’i, bir Rosenberg’i nasıl gördükleri tahmin edilebilir.

 

İşler iyi gittiği sürece bu komutanlar, Nazi güruhunun işlediği sayısız cinayete bakar kör gözüyle seyirci kaldılar. Ama Rusya bozkırlarından ya da İtalya cephesinden kötü haberler ardı ardına gelmeye başlayınca bu asil komutanlar yaramaz oyuncaklarından kurtulmayı planladılar, 20 Temmuz 1944’te plânlarını uygulamaya koydularsa da yaramaz oyuncak atik davrandı ve hayli “von” temizledi…

 

Savaşta bozgun mutlaka Nazi tipinde tümden inkârcı (nihilist) bir totaliter rejime götürür mü, götürmez mi? Götürür de götürmez de. Balkan bozgunu “İttihatçı tipi”ni doruğa yükseltmemiş miydi?…

 

Aynı şekilde, 1929-30 krizi bu işe ne derecede etken oldu? Öyle anlaşılıyor ki, ne savaş yenilgisi, ne de ekonomik çöküntüler yepyeni büyük sosyal ve politik eğilimlere götürmeyip sadece daha önceden tohumu atılmış akımların gelişme hızını artırıyor. Çar’lık Rusya’sında böyle olmadı mı? Demokrasi köklerinin çelimsiz olduğu ve hâkim sosyal tavrın geniş ölçüde yetkili (otoriter) öğelerin etkisi altında bulunduğu bir ortamda iktisadî buhran buna benzer otoriter akımları hızlandırabilir, 1930’ların Almanya’sında olduğu gibi. Bunun başka örneklerine de Japonya, Brezilya, Polonya…da rastlıyoruz. Ama ortada Faşist-Nazi tipi totaliter rejimlerin prototipi olmaya devam edegelen bir Almanya var, öbür saydıklarımın çok önünde olarak. Bu bir ilâhî takdir midir? Tanrı’nın bu işlere ne derecede karıştığını bilmiyorum ama uluslararası büyük güçlerin, Almanya’nın tarihî gelişmesiyle doğal olarak ortaya çıkmış ana eğilimi itibariyle, bunu böyle münasip gördükleri bir gerçektir. Ortada, bütün bir Avrupa’nın aşırı sola kayıp kaymaması sorunu vardır ve bu sorun kanla çözülecektir. Alman da bu savaşın en uygun askeri olarak görülmektedir.

 

Gerçekten, sadece liderin kişiliğinin yapısı geniş kitlelerin yapısıyla ahenk halindeyse bu lider bir tarih yapabilir ve tarih üzerinde sürekli ya da geçici etki yapması sadece programının progresif sosyal süreç yönünde bulunma derecesine bağlıdır.[5] Bu “uygun asker”le mizaçları denk düşmeseydi Hitler onu kitle halinde sürükleyebilir miydi? Etkisinin sürekli mi, geçici mi olduğunu, bu etkinin Alman toplumunun kaçta kaçında veya hangi sınıflarında filizlenmeyi sürdürdüğünü göreceğiz.

 

“1933 ‘Alman felâketi’ni müteakip, Sovyetler Birliği hızla otoriter ve milliyetçi bir sosyal liderlik şekline geriledi. Milliyetçiliğinin faşist modeline uygun olup olmadığı açıklığa kavuşmadı.”

 

“Faşizm sözcüğü, ‘kapitalizm’in olduğundan çok daha ağır bir sözcük değildir. O, çok belirgin bir kitle liderliği ve kitle etkisidir: Otoriter, tek parti sistemi, dolayısıyla totaliter, gücün nesnel çıkarlara üstün geldiği ve olguların politik mülâhazalarla çarpıtıldığı bir sistemdir. Dolayısıyla ‘faşist Yahudi’ olduğu gibi, ‘faşist demokrat’ da vardır”[6], meselâ SPD gibi…

 

Bu kesin, kesin olduğu kadar da çetin soruna, üzerinde biraz eğlenmek üzere döneceğim. Ama bundan önce toprak sorununa da biraz değineceğim. Dönelim I. Dünya Savaşı’nın, bıraktığımız Kafkas’lar harekâtına.

 

1918 yazında Alman işgali Gürcistan’ın başına çökmüştü. Bir işgal ordusu ne kadar dost olursa olsun, yine de insanda derin bir hoşnutsuzluk yaratır. Alman ordusu, Gürcü hükümetinin tayin ettiği narhtan yüksek bedelle ekmek satın alıyor, böylece de enflasyonu körüklüyor, memnuniyetsizliği artırıyordu. İçişleri bakanı Noi Ramishvili, von Kress’e bu konuda başvurduğunda aldığı yanıt, Almanların köylüyü, hükümet gibi, beğenmediği bir fiyata satmaya zorlayamayacağı, dolayısıyla daha yüksek fiyat ödemeye mecbur oldukları merkezindeydi.

 

Her işgal ordusu, ucundan kenarından, işgal ettiği ülkenin iç işlerine karışır. Gürcistan’daki Almanlar bu kaideden istisna teşkil etmiyorlardı. Gori eyaleti köylüleri, toprak ağalarına 1917 kirasını ödemeyi reddettiklerinde ağalar Tiflis’e yüzlerini çevirmiş ama buradan yüz bulamamışlardı. Hiddetli ağalar bu kez Alman işgal komutanlığından yardım istemişlerdi. Von Kress, bu toprak ağalarının davasını Ramishvili nezdine götürüp iki temsilci Gürcü hükümetinden, iki temsilci ağalardan, bir temsilci de Alman delegasyonundan olmak üzere bir komisyon kurulmasını önermişti. Bu komisyon, toprak ağalarının toplamaya hakları olduğu miktarı tayin edecek. Alman kıtaları da bu toplama işine yardımcı olacaktı.

 

Ama ortada, Gürcistan’da uygulanmış, yasal bir toprak reformu vardı…

 

İhtilâlin, topraklarından ettiği ağalar, Almanların gelişine kadar korku ve emniyetsizlik içinde yaşamışlardı. Tiflis sokaklarında ve havadar dağ yollarında Almanların paratonerli miğferleri görünür görünmez eski güzel günlerin geri geldiğini düşünmeye başlamışlardı. Nasıl olsa Kaiser’in askeri, Çar’ın askerinin boş bıraktığı yeri dolduracaktı… ve de onları Türklere karşı koruyacaktı.[7]

 

Von Kress’in tutumu sadece günün çıkarı gereği miydi, yoksa bunda aynı zamanda bir (uluslararası) sınıf dayanışması da var mıydı? İkinci olasılık daha baskın gibi görünüyor: “von” olup da köylüyü tutmuş olan hiç görülmüş mü?..

 

Prusya’da muhafazakârların üstünlüğü ordusunun gücü ve becerisi etrafında odaklanıyordu. İki yüz yıldan beri bunların ve yüksek memurların çocukları, yenilmez İsveç ordusunu 1675’te Berlin’in Kuzey’indeki Fehrbellin’de alt edip buradan 1870 Sedan zaferine götürmüş olan orduya kumanda etmişlerdi. Bismarck, eski ekolün diplomatlarından olan Schweinitz’in şu düşüncesine aynen iştirak ediyordu: “Prusya sistemi, orduda subay kadrosunu dolduracak Junker kalmadığı zaman sınıra varmış olur”. Bu askerî hizmetlerine karşılık Prusya aristokrasisi krallığın sosyal, politik ve idari dokusu içinde mümtaz bir mevki elde etmiştir. Prusya’da muhafazakârlar 1879’dan itibaren Landtag’ı kontrolleri altında tutmuşlar ve eski 1850 anayasası geçerli olarak kaldığına göre, bunların siyasî güç tekeli, hiç dokunulmadan. 1918’e kadar sürmüştür.

 

Mamafih imparatorluk, sonunda, Prusya muhafazakârlığının idaresini hayli pahalı ödemiş oldu. Yüzyılın başında Almanya’yı oynatan yeni içtimaî ve iktisadî güçler, tarımsal tutuculuğun sırtını sağlama almış gücü ile çatışma haline geldiler. Her ne kadar tutuculuk ciddî bir saldırıyı savuşturmayı başardıysa da imparatorluğun üzerine oturduğu kuvvetler dengesi de oldukça sallantılı hal aldı.

 

Ferdinand Lassalle’in bir aptalca düello sonucu ölümünden sonraki Alman sosyalizmine kısaca gözatmada fayda var. 1860’ların sonunda küçük, fakat büyüme istidadında olan sosyalist hareket, iç mücadeleler yüzünden parçalanmıştı. 1867’de Genel İşçiler Birliği, enerjik olduğu kadar idüğü fazla belli olmayan Schweitzer’in etkisi altına girdi. Prusya’nın bir hararetli destekleyicisi ve Bismarck’ın büyük hayranı olan bu kişi kısa süre içinde Marx ve Engels’in hiddetini üzerine çekti. O tarihlerde, sosyalizmin peygamberlerinin eserleri Almanya’da tanınmaya başlamış, Marksizm’den esinlenmiş bir hareket Prusya dışında boy gösterir olmuştu. Bu hareketin önde gelen kişileri August Bebel ile Wilhelm Liebknecht olup bunlar Alman sosyalizminin iki büyük ismi olarak kalmışlardır. Küçük bir Alman nasyonalisti olan Schweitzer, genel oy sürecinin çalışma koşullarını düzeltmeye yeteceğine inanıyordu ve bu bakımdan da öbür ikisinden ayrılıyordu. Bu sonuncular ise Prusya’nın kesin olarak karşısındaydılar ve parlamenter yolla sosyalizme varılabileceği fikrini reddediyorlardı. Doğal olarak yolları ayrıldı. Berikiler, Eisenach kongresinde “Sosyal Demokrat İşçi Partisi”ni (Sozialdemokratische Arbeiterpartei) kurdular. Fakat Paris Komünü’nden sonra Bismarck sosyalizme karşı kesin tavır alınca Lasselle’in etkisindeki tatlı su solcuları, başlarından Schweitzer’i atıp Eisenach’cılarla birleşerek 1875’te Gotha kongresinde Alman Sosyal-Demokrat Partisi’ni (Sozialdemokratische Arbeiterpartei Deutschlans) kurdular. Yani bir bakıma “sosyal demokrasi” denen “Alman solculuğu”, Paris Komünü’nün etkisini göğüslemek üzere ortaya çıkmış oluyor.

 

Gotha programı, kaçınılmaz olarak Marx ile Lassalle’nin bir garip karması olmuştu. Parti, Marx’ın toplumu tahlil şeklini kabul edip amacının mevcut nizamı değiştirmek olduğunu açıkça ifade etmekle birlikte Bismarck’ın değerlendiremediği bir başka nokta daha vardı ki o da Parti’nin, bu amaca varmak için sadece kanun yolu içinde ekonomik ve politik hürriyet için mücadele edileceğini ilâve etmesiydi. Parti bugüne dek, Lassalle’in ekonomik panzehir, ya da her derde deva olarak gördüğü devlet yardımındaki üreticiler kooperatifi düşüncesine yapışıp kaldı.

 

Bismarck, devlet sosyalizminin öncüsü olmakla övünürdü. Tekin Alp’in ilerde göreceğimiz gibi, sosyalizmin anavatanı Almanya’dır şeklinde mütalâası herhalde bu olgudan kaynaklanıyordu. Bildiğimiz gibi Demir Şansölye bunu tek başına yapmamıştı. Aslında birçok konuda olduğu gibi bunda da, kendisinden önce var olan bir eğilime damgasını vurmuştu. Paternalist gelenek Almanya’da her zaman için kuvvetli olmuştur. Hürriyetçi siyasî gelenekleriyle Fransa ve İngiltere’ye nazaran Almanya’da, devletin topluluğun yaşamına müdahalesine çok daha az mukavemetle karşılaşılırdı. Devlet sosyalizmi Reichstag’da merkez ve muhafazakârların desteğine sahipti. Buna muhalefet sosyalistlerden ve liberallerden gelirdi.

 

Max Weber, Bismarck’ın mirasını 1917’de şöyle özetliyordu: “Bismarck arkada siyasî miras olarak hiçbir siyasî eğitimi olmayan, yirmi yıl önce bu konuda varmış olduğu düzeyin çok altında bir ulus bıraktı… Her şeyin üstünde, geriye herhangi bir politik arzusu olmayan, başında, kendi namına politikayı idare edecek büyük devlet adamına alışık bir ulus bıraktı…”[8]. Ne tuhaftır ki “Türkiye’nin Bismarck’ı” da denen III. Abdülhamit de böyle bir miras bırakmıştı!…

 

“Türkiye’de 1908 devrimi, ekonomik tabanı henüz kurulmamış bir milliyetçi burjuva hevesiyle sömürgelikten kurtulmak ve devlet gücünü canlandırmak için yapılmıştır. Ancak, bu yönelim iktidarı aldıktan sonra, dış güçlerin karşısında bir tarafa yaslanmadan ayakta durmayı becerememiş… İttihat ve Terakki’nin Almanya’ya yanaşması, II. Abdülhamit modeline bir dönüşü temsil etmektedir. Bu durumun nedenleri, Meşrutiyet döneminde yüzeyde birtakım kaynaşmalar olmakla birlikte, toplumun sosyo-ekonomik temellerinin değişmeyişinde aranmak gerekir…”[9] Nitekim Eylül 1910’da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası, “sosyalist olmaktan çok, liberal bir kuruluş olarak görünmektedir… programındaki isteklerin çoğunluğu siyasal özgürlük düzeniyle ilgilidir. Bununla birlikte, işçilerin çalışma şartlarının ve örgütlenme olanaklarının düzeltilmesi için de bazı maddeler konulmuştur… Solcu bir anlayışa yakın sayılabilecek vergi reformu, millîleştirme, barışçılık gibi konularla ilgili maddeler ise, aslında kendiliklerinden sosyalist bir düzen getirebilecek unsurlar değil…”dir.[10] Benzerlikler şaşırtıcı olmaktadır.

 

Ve yine, ilginç bir Alman hikâyesi: sosyalizm korkusu Prusyalı toprak ağalarıyla sanayicileri birbirlerine yaklaştırmış, “çelikle çavdar ittifakı” perçinlenmişti, 1890’larda. Aynı korkuyu paylaşan muhafazakârlar, Millî Liberaller’in talep ettikleri anti-sosyalist kanunu destekler oldular. Yüzyılın sonunda bunlar Saar’lı güçlü sanayici Baron Karl von Stumm-Halberg’in şahsında sosyalizme karşı kuvvetli bir pehlivan bulmuş oldular. Bu zat azılı bir sosyalizm ve sendikalizm düşmanı ve endüstriyel paternalizmin uygulayıcı öncülerindendi. İşçilerine yüksek ücret öder, onlara sosyal haklar tanır ama kesin olarak bunların kendi hesaplarına düşünmelerine izin vermezdi; işçiler evlenmek için dahi ondan müsaade alacak olup sosyalist gazete okuyan derhal işinden atılırdı. Von – Stumm kısa sürede Wilhelm’in gözdesi olmuştu.[11]

 

Bunları okuyunca insan bugünü daha iyi anlamıyor mu?…

 

Almanya’nın 1945’teki bölünme şekli, kaba hatlarıyla, bu ülkenin sanayici kesiminden onu besleyen kırsal kesimin ayrışması olarak irdelenebilir. Kısaca, 1945’e kadar Almanya’da büyük feodal toprak mülkiyeti bahis konusudur. Nitekim Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC)’nde, 1945 güzü sonunda 3200 hektara varan 13.700 tarım işletmesi, reform sonucu, sahiplerinin elinden alınıp köylüye dağıtılmıştı. Kuzey ovasında, özellikle Junker’lerin büyük derebeylik mülkleri hâkimdi. Mülk sahiplerinin %1,5’u toprakların yarısını ellerinde tutuyorlardı. Toprak reformu buralara sıkı şekilde uygulandı. Vasıtalı, yani mülk sahibinin doğruca kendisinin çalıştırmadığı işletmeler bütünüyle ortadan kaldırıldığı halde topraklarını kendileri işleten zengin çiftçilere dokunulmadı.

 

Almanca aslı Jungherr, yani “asil genç” olan Junker sözcüğü, sıra neferi olarak askerî hizmete giren asil toprak sahibi çocuklarına verilen addı. Bu ad sonradan, özellikle Prusya’da bir milliyetçi ve muhafazakâr parti teşkil eden asil toprak sahiplerini ifade etmekte kullanılageldi.

 

Bu kısa bilgiler, bugün DAC olarak adlandırdığımız Doğu Alman bölgesinin adamının, tabir caizse, Batı Alman bölgesindekinin “ırgatı” halinde olduğunu gösteriyor, Batı Almanya “von”larının ırgatı…

 

Bu sıralarda 1945 sonrası nüfusunun üçte ikisi Federal Alman Cumhuriyeti (FAC)’indeydi. Polonya’ya katılan topraklarda ve savaştan önce Almanların oldukça önemli azınlıkları yerleştirdikleri Bohemya, Macaristan, Yugoslavya ve Romanya’daki on milyon Alman mülteciyi FAC kendi topraklarına almak zorunda kalmıştı. Bu mültecilere Sovyetler bölgesinden gelen bir buçuk milyon Almanı da katmak gerekir. Bunlar, özellikle kalabalık bulundukları eyaletlerde (Schleswig-Holstein vs…) ortaya ciddî sosyal sorunlar çıkartıyorlardı.

 

Bunları, yine uzmanların yazılarına dayanarak, tamamlayalım.

 

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra en az 60 milyon insan dünyada yer değiştirdi. Bu göçün yaklaşık 12 milyonu Almanya’da vaki oldu: Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkeleriyle Oder ve Neisse (Nysa Luzycka) hattının doğusunda kalan ve önceleri Alman arazisine dâhil bulunan bölgelerden Batı’ya bir sığınma ya da sürülme idi bu. Ancak bu Alman göçü, öbürlerine göre bir özellik arz ediyor şöyle ki bunların esas itibariyle tarım ülkelerine vaki olmalarına karşılık Alman göçü, aşırı derecede bir ekonomik çöküntü içinde ve büyük savaş tahribatına uğramış bir Batı Almanya’ya yönelik oluyor.

 

“Bu büyük göçmen kitlesi enkaz yığını halindeki Batı Almanya’ya sığındığı zaman ülke dört işgal bölgesine bölünmüş olup bir merkezî güç bulunmuyordu; bu nedenle de elde inceden inceye tasarlanmış bir plan yoktu; her şeyden önce bu zavallılara başlarını sokacak bir barınak sağlama cihetine gidilmiş ve bunlar, savaş yıkıntısından nispeten masun kalmış bölgelere, yani kenarda köşede kalmış köylere, münakale, sanayi ve iş merkezlerinden uzak yerlere sevk edilmişler ve bu yapılırken de, bu insanların meslekî durumları hiç dikkate alınmamış. Fransa, Potsdam antlaşmasında taraf olmadığından, bu kişileri kendi işgal bölgesine kabul etmemiş. Bu itibarla bunlar İngiliz ve Amerikan bölgelerinde ve bu arada özellikle Schleswig-Holstein ve Aşağı Saksonya gibi tarım mıntıkalarında iskân edilmişler; buralarda nüfus artışı %36’ya varmış. “Bu suretle mesele sırf mekân bakımından göz önüne alınacak olursa, ziraî karakteri haiz komünlerin, yani normal devirlerde dahi malî takat itibariyle esasen zayıf ve cılız sayılan ziraî mıntıkalarla küçük şehirlerin, kitlevî göçler neticesinde ağır bir yük altına girmiş bulundukları görülür…”

 

“… ayrıca başka bir müşküle yol açan durum, bu muhacir ve mültecilerin sureti umumiye de ziraî mıntıkalardan gelmiş olmaları ve bunlar arasında faal nüfusun % 40’ının meslek itibariyle ziraat ve ormancılıkla iştigal etmesine mukabil, sanayileşmiş Garbî Almanya’da nüfusun ancak %25’inin köylü bulunmasıdır. Keza muhaceretten önce bu nüfus içinde iktisaden serbest teşebbüs erbabının hissesi, ortalama olarak Garbî Almanya’dakinden çok daha yüksek bir seviyede bulunuyordu. Muhacir ve mülteciler arasındaki bu her iki meslek grubunun sosyal bakımdan umumiyetle daha aşağı meslek ve san’atlara intikali pek de hoş olmayan bir tezahürdür.”

 

“Diğer taraftan bugün Garbî Almanya’da mevcut başka bir sosyal grup, bu memlekette iktisadî bakımdan fevkalâde vahim gerginliklere işaret sayılabilir. Bu durum esas itibariyle harp sonu nüfus akımının ve harp tahribatının tabii bir neticesi addedilmek lâzımdır. Filhakika halen Garbî Almanya’da aşağı yukarı 14 milyon insan sosyal rantlar ve umumî yardımlarla geçinmektedir! Tıpkı işsiz kitlesinin terekküp tarzında olduğu gibi, burada da mültecilerin nispeti yerli halka nazaran daha yüksektir…”[12]

 

Savaşın bitimini izleyen ilk beş yıl içinde Almanya’nın durumuna dair Dr. Wülker’in o günlerde çizdiği manzara hiç de iç açıcı değil: işsizlik, aşağılanma duygusu, sosyal ve ekonomik intibaksızlık… Bütün bunlar acaba 1930’ları hatırlatmıyor mu? Acaba bu durum, toprak altından sökülüp atılmamasına özen gösterilmiş faşizm-Nazizm’e dipdiri yeni tohumlar eklemiş olmuyor mu? Hep aynı Schleswig-Holstein adı geçmiyor mu?

 

“Belki Alman ulusunun flegmatik[13] mizacı veya tabir caiz ise, ruhunun değişmezliği, Fransız ulusundan daha uzun süre fief’lerin,[14] sanki bir doğal eğilimmiş gibi, aileler içinde kendilerini devam ettirmeleri keyfiyetine mukavemet etmiştir” derken Montesquieu[15], Alman feodalizminin katılığına işaret etmiş oluyordu.

 

Bu yönde Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın “Tarım reformunun gelişmesi” konusundaki yayınlarına bir göz atalım; “… raporun yazarları, birçok hususun dışında, halkın çoğunluğunun tarımdan geçindiği gelişmemiş ülkelerde, tarımsal yapının (strüktürün), toprakların çok eşitsiz dağılımı, tarım işletmelerinin parçalanması, yüksek arazi kirası, faydalanmada emniyetsizlik, uygun kredi kolaylıklarının yokluğu, toprağı işleyenlerin aşırı borçlanması, toprak ve işçiliğin fena kullanılışı ile karakterize olduğunu… belirtmişlerdir.”[16]

 

“Doğu Almanya’da, tarım reformuna ait 1945 yasasına göre, 100 hektarın üstünde tüm işletmelerle savaş suçluları ve Nazi partisi yöneticilerine ait bütün topraklara el konmuş ve bunlar 5 ilâ 12 hektarlık bölümler halinde bedelsiz olarak, toprağı olmayan çiftçilere, tarım işçilerine ve küçük işletmelere dağıtılmıştır…”[17]

 

Eski Habsburg’lar çift monarşisinin bir bölümünü teşkil etmiş, Nazi Almanya’sının yörüngesinde bulunan Macaristan da 1945’te benzer girişimde bulunuyor, 100 holds (bir hold = 57,55 hektar)dan büyük araziye el koyuyor ve bunları isteyenlere, “her türlü sertlikten azade hür özel mülkiyet”, şeklinde ve bir ailenin işleyebileceği miktarı aşmamak üzere dağıtıyor. “Bu yasa her şeyden önce ‘büyük mülklerin feodal sistemini ilga’ etmek amacını güdüyordu…” Gerçekten, raporun verdiği tablo, Macaristan toprağının, bu dağıtımdan önce, az sayıda ellerde toplanmış olduğunu gösteriyor.[18]

 

1914’ten önce, emperyalizm olarak bilinen şey her yerde kendini millî devletlerin bayağı bencilliğiyle liberal ve sosyalist geleneklerin şaşırtıcı talepleri arasında bir uzlaşma şeklinde gösteriyordu. Ne Kaiser’e akıl hocalığı etmiş Cecil Rhodes, ne Theodore Roosevelt, ne de Friedrich Naumann, çağlarının “kültürel fikirleri”ni, kendi faaliyet alanları içindeki bütün insanların çıkar ve kurtuluşu için yaymaktan başka amaç güdüyorlardı. Ama işbu emperyalizmin temel tabiatı, kendini sorgusuz kabul ettirme keyfiyetini kendi içinde taşıyordu. 1917 yılının, kendi öz çağında derin bir çatlamayı temsil ettiğinde şüphe yoktur. Bu çatlama, gelecekte çok uzaklara varacaktır. Ama aynı şekilde, ortaya çıkışı bu çatlama sonucu tarafından damgalanmış iki büyük gücün, kısa sürede kendi öz topraklarına kapanacakları da bir gerçektir. Amerikan halkının 1920’de Wilson’a karşı oy kullanıp yirmi yıl sürecek bir infiratı seçmesi, Lenin’in Batı’nın “işçi aristokrasi”sine duyduğu şüpheyi doğrulayacaktı şöyle ki Bolşevizm’in Rusya’da başarısı, onun Avrupa’nın tüm sosyal savaş alanlarında bozguna dönüşmesini önleyememişti; hatta belki de bu başarı, bozgunların nedeni olmuştu. Daha 1923’ten, Almanya’da son ihtilâlin başarısızlık yılından itibaren, her yerde faaliyet gösteren komünist partiler kendilerininkinden çok düşmanlarının çıkarlarına çalışacaklardı. Sovyetler Birliği bir kez daha dünyanın çevresinde bilinmeyen bir ülke ve Avrupa da dünya olaylarına sahne olacaktı. Ama bu korkulu perde arasından sonra iştirakçiler hep ayni mi kalacaklardı?

 

Savaş, ihtilâl, emperyalizm, Sovyetler Birliği ve A.B.D.’nin ortaya çıkışı, sınırlı alanlara münhasır olgular değildi. Savaşın yaratığı olarak meydana gelen, ihtilâli ihtilâlci yöntemlerle sürdüren, emperyalizmi kökleştiren, Sovyetler Birliği’nde ve daha az ölçüde olmak üzere “Amerikanism”de, tehditlerin en büyüğünü gören bir hareket de, yerel koşullara atfedilen farklar ne olursa olsun, sınırlı bir alana münhasır olgu sayılamazdı. Bu hareket, Mussolini ve Hitler hiç yaşamamış olsalardı dahi, savaş sonrası Avrupa’sında yerini bulacaktı. “Faşizm”den gayri hiçbir terim bunun için ciddî olarak ileri sürülmemiştir. Bu sözcüğün aynı zamanda isim ve kavram olma gibi bir mahzuru vardır; onun somut içeriksiz olma ve Alman Nasyonal Sosyalizmi gibi, savunulması mümkün olmayan iddialara delâlet etmeme avantajı vardır. Genel olarak kullanılan bir terimin tüm talepleri karşılayamaması nedeniyle yeni bir terimin icat edilmesi, bilimsel çalışmaların işi olamaz.

 

Bu itibarla, faşizm eğer I. Dünya Savaşı’ndan önce mevcut olmayan yeni bir realite olarak tarif edilebilirse, aşikâr ikinci adım, bunun bir alanın siyasî eğiliminin karakteristiği olduğunun beyanı olacaktır; söz konusu alan içinde, yeni ortaya çıkmış iki “kuşatıcı güç”ün geri çekilmesi nedeniyle, Avrupa bir kez daha dünyanın odağı olarak görülebilir. Bu Avrupa’nın başlıca dört gücünden ikisi, bildiğimiz gibi, on yıl içinde faşist olmuş ve bundan bir on yıl sonrasında da tümden faşist olmuş bir anakara bu iki “kuşatıcı gücü” infiratlarından sıyırıp savaşa davet etmişti.

 

1930’la 35 arasında Mussolini, ün ve serbestîsinin doruğundayken sık sık faşist düşüncelerin çağın düşünceleri olduğunu ve birkaç yıl içinde bütün Avrupa’nın faşist olacağını tekrarlar dururdu. Her köşede “cihanın siyasî ve manevî yenilenmesinin faşist mayalarını” görür gibi olurdu; faşizmi, bir millî tabana dayalı, örgütlenmiş, temerküz etmiş, otoriter demokrasi olarak tarif ediyordu ve onun için devlet gücünün ve ekonomiye müdahalenin pekiştirilmesini isteyen her şeyi talep etmekte tereddüt etmiyordu.

 

Mussolini’nin dünyanın yakında vaki olacak kaçınılmaz faşistleşmesi kuramı “hiç şüphesiz havada ve müphem görünüyordu. Thomas Mann’ın Dieser Friede (“Bu barış”) adlı denemesindeki mütalâaları buna çok benzemekte olup o, Münich’ten hemen sonra kaleme alınmış bu denemesinde “faşizm sözcüğüyle özetlenebilen çağın büyük eğilimlerinin tam zaferi”nden söz etmekte, bunları “politik, ahlâkî ve entelektüel açıdan Avrupa’nın faşist sızmasına psikolojik hazırlığı”na bağlamaktadır. Biraz sonra da faşizmi “her tarafta yerini bulmuş olup hiçbir ülkenin kaçınamayacağı bir hastalık” olarak tanımlıyor. Ve hatta Hitler’in çöküşünden sonra bile, Nietzsche üzerine söyleşilerinde, “içinde yaşadığımız Batı’nın faşist alanının, faşizm üzerindeki askerî zafere rağmen, daha uzun süre yaşamını sürdüreceğinden” dem vuruyor.

 

Bu Georg Lukacs’ın Die Zerstörung der Vernunft (“Aklın tahribi”) kitabında ileri sürülen kuramı hatırlatıyor. Bunda Lukacs felsefî irrasyonalizmi Nasyonal Sosyalizmin bir aslî mürekkibi ve zemini olarak tanımlıyor, “geçmiş, yüz elli yılın büyük sorunlarına tepkisel yanıt”ı olan Nasyonal Sosyalizmin. Almanya’da aldığı yolda, “Schelling’den Hitler’e”, Hegel’in ölümünden sonra Alman felsefesinde her boydan isimde pratik olarak bulunur: Schopenhaur ve Nietzsche…, Jasper ve Max Weber. Bununla birlikte Lukacs, özellikle Anglo-Saxon yazınındaki tahlillerin aksine olarak, Nasyonal Sosyalizmin manevî temelini münhasıran Alman olarak görmemektedir: o, bunun Almanya’nın entelektüel ve politik yaşamındaki evriminin basitçe kapitalist dünya içinde bir uluslararası sürecin en sivri tezahürü olduğu inancındadır.[19]

 

“Bu mülâhazalar, hiç değilse felsefî açıdan, bu ‘hastalık’ın derece derece ülkeleri bulaştırmış olmasını ve mikrobunun (sözüm ona) eradikasyonuna rağmen hüküm sürmesi, keyfiyetini izah eder. Politik olarak da, mikrobun kültürünün açıktan açığa teşvik edildiğini söylemek pek yanlış olmaz.

 

Ne Alman Nasyonal Sosyalizmi, ne İtalyan Faşizmi tam bir doktrin ya da tam bir doktrinsizlik olarak damgalanabilir. Bu itibarla faşizmin bir tam olgu olarak fikrî manası, bunun sadece bu iki tezahürünün tetkikiyle bütün olarak kavranamaz. Bu itibarla tetkike, Fransız faşizminin ve bunun lideri Charles Maurras’ın da bu tetkike dâhil edilmesi gerekir. Sadece onun için 1789’dan beri karşıdevrimci düşüncenin tüm selini içine çekip onu değiştirerek kendi çağı ve siyasî partisi için ona yeni bir şekil verdiği söylenebilir. Ancak onun dâhil edilmesiyle faşizm başlıca muarızlarıyla kıyaslanabilir; bu itibarla “anti-Marxizm” kavramının geniş anlamıyla ele alınması gerekir.

 

Marx kendini Alman felsefesinin, İngiliz millî ekonomisinin ve Fransız sosyalizminin vârisi olarak görürdü. Maurras kendi öncülerini en az bu kadar açıklıkla tanımlayıp bunlara hayli zaman ayırmayı ihmal etmezdi. Zikrettiği kişiler Joseph de Maistre, Louis de Bonald, Auguste Comte, Le Play, Ernest Renan, Hippolyte Taine ve Fustel de Coulanges… olup, bu kişiler Avrupa karşı-devrimci düşüncenin en eski ve en önemli zincirini oluştururlar, yazar, filozof, iktisatçı, siyaset adamı olarak.

 

1907’de, çalışma arkadaşlarından Louis Dimier, Les Maîtres de la Contre- Révolution au XIXe Siécle (“XIX. yy.da karşıdevrimin üstatları”) adlı kitabıyla, müşterek niteliği reaksiyonerlik olan bir düşünürler takımının varlığını göstermiş oluyordu.

 

Uzağa gitmeden, ülkemizdeki faşist eğilimli kişilerin, istisnasız, Atatürk devrimlerine karşı tavır almış bulunanlar olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Devam edelim.

 

Fransız Devrimi, bir bütün devrimci hareket içinde sadece bir öğeden ibarettir; bu hareket, çoktan yerleşmiş düşünceye göre, Rönesans’la başlayıp “modern çağlar”da doruğuna varır. Kendi zamanında bu harekete “çağın gelişi” gözüyle bakılırdı ve en büyük etki yaptığı devrelerde bile zatî şüphelerin doğmasını intaç etmişti. Bunlar çok değişik alanlarda yer almış ve çok sayıda adla tesmiye edilmiştir. En tanınmış, önemli antitezlere ifadesini vermiş olanları şöylece sıralamak mümkündür: bilim bağımsızlığına karşıt dogmatik cehalet yanlılığı; aklın kuralına karşıt geleneğin kuralı; toleransa karşıt baskı; terakkiye karşıt tutuculuk; teknolojiye karşıt geleneksel zanaat; kendiliğinden olmaya karşıt katı otorite; özgür karar karşıtı despotizm.

 

İnsanın hemen aklına ülkemizdeki, bilim, teknoloji, üretim kavramlarını bir kenara itip “manevî değerler” edebiyatı yapan kişiler geliyor…

 

Daha başlarda Mussolini düşünür ve gazetecilere faşizme Fransız Devrimi’nin toptan ve kesin inkârı olarak bakmaları talimatını veriyordu ve işte bu yadsıma, Nasyonal Sosyalist polemiğin günlük ekmeğini sağlıyordu.[20]

 

Kuram bir kez sağlam temellere oturtulduktan sonra dünyanın her yerindeki olaylar, kolaylıkla izahlarını bulurlar.

 

Hannover’de politik psikoloji profesörü olan Peter Bruckner, son derecede ilginç bir kitabında,[21] Devlet karşısında Alman siyasî vicdanının son elli yıllık tarihçesini ortaya koymak suretiyle FAC’ni anlatma girişimini başarıyor. Toplum kuramından, Devlet için “işçi sınıfı”nın iç düşman durumuna gelmekte olduğunu istidlâl ediyor; FAC’nin bugünkü “sol”unun gayretlerini beylik “sınıflar mücadelesi” kavramıyla değil, kapitalizmin bir metaekonomik krizinin patlak vermesiyle izah ediyor. Gerçekten bu krize ait haberleri epey zamandan beri her gün gazetelerde okumuyor muyuz? Aslında kişisel ilişkilerde Devlet’in artan müdahalesi, bölgelerin iç kolonizasyonu, sınırlandırılan çalışma süresinin fuzuli kıldığı nüfus gibi, ele aldığı sorunlar tüm Batı demokrasileri için de geçerlidir. Bu kitabın konusuyla ilgili Brückner’in sözlerini aynen vereceğim. Sonra da bu sözleri doğrulayan günlük gazete haberlerine geçeceğim.

 

“Almanların vatanı nedir? Bu soruyu atalarımız, atalarımızın atası endişeyle kendilerine sormuşlar. Bunun basit adı sorunu bile kanı başımıza çıkarıyor. İlişkileri sallantıda (précaire) iki Alman Devleti vardır ve “Alman” sözcüğü bundan böyle ‘Heimatlos – vatansız’ olmaktadır. İşte sorunun nüvesi bu dur.”

 

“Alman vatanı nedir? sorusu bugün ‘onun adı nedir’ manasına gelmektedir. Bir dış ülkede söz alan konuşmacı bizdeki durum’dan bahsettiğinde bunun ne gibi linguistik sıkıntılar doğurduğunu bilir ve bunun için de ‘FAC’ diye bastırır” (s. 7-8).

 

Devletle başının derde girmesini istemeyen kişi, Batı-Alman tabirini kullanmaktan kaçınacaktır: bu “Batı Alman” FAC’nin Batı kampında, kapitalizmin, sinesinde gün gördüğünü ifade eden bir tabir değil mi? (s. 9).

 

“Kentimin (Hannover) telefon rehberinde ‘Nazi Rejiminin Kurbanları Derneği’ diye bir adres bulunuyor. Bu dernek, FAC’inde, Anayasa’ya ters düşmüş gibi görülmektedir. Buna karşılık ‘Enerji ve Ekonomi Girişimleri İşverenleri Birliği Derneği’ Anayasa’ya çok sadık farz edilmektedir” (s. 10).

 

“Birkaç yıl önce bir milletvekili parlamentoda Bader-Meinhof ‘çetesi’ yerine ‘grubu’ diyecek olmuş ki kıyamet kopmuş. Adamı bu çeteye dâhil olmakla suçlamışlar. En azından adam sanki bir sempatizan olarak görülmüş. Suçun bu gayri maddî karakteri her gün artıyor: FAC’nin mahkemelerine kadar her yerde sembollere karşı suç, lisanen suç, FAC ya da onun amblem ve kuramlarına hakaret… kovalanıyor. Devlet, gözle görülür şekilde, bir nevi sürekli birey haline geliyor ve hukuk Devleti ruh haline dönüşüyor… Cezalandırmanın eşiğinden önce bu sansürlü ülkede çok etkin bir sansür işlemektedir.

 

“Bu sansür milletvekillerini ve sair vatandaşları bir otokontrole itiyor. İşin hoş tarafı, FAC’nin Anayasa’sı her türlü sansürü yasaklamaktadır” (s. 11).

 

“İleri derecede sanayileşmiş ve gelenekten yana zengin Güney ve Batı’da, eski Reich’ın Doğu’su, bir marjinal (kenar) bölge telakki edilmiş…” (s. 12) (Benim yukarda söylediklerimin doğrulanması).

 

Brückner, her iki Almanya’nın bazı müşterek taraflarına da parmak basıyor: “Her iki Alman Devleti arasındaki ilişkiler, Avrupa’da eşi olmayan, bir şekil arz etmektedir: her ikisinde de sınıf düşmanı dıştan örgütlenmiş olup bu düşman, bağımsız ve aynı dili konuşan bir sınır komşu Devlet şekline bürünmüştür…” (s. 13).

 

“Almanya’nın bölünmesinin vatandaşlar ve muhalefet için sonuçları, her iki tarafta, daha 1950 yıllarından itibaren, zihniyet ve sosyal evrimi kendi mülkiyetine geçirmek, çok sayıda vatandaşın yaşam tarzı ve gereksinmelerinden kurtulmak isteyen bir Devlet’i anımsatmaktadır… Bütün sınıf yapısındaki farklara rağmen her iki Alman Devleti, her zaman mümkün olup donuk halde bulunan sınıf çatışmaları sorunlarını ‘yasal’ olarak çözme, tartışmaların sıkı şekilde çerçevelendirilmesi lehine alt sınıfları sınırlandırma ve mümkün olduğu takdirde de bütün vatandaşları tek bir halk-Devlet içinde sosyal bütünleştirme yollarını kendilerine göre bulmaktadırlar” (s. 14).

 

“Soğuk savaş’ın başından beri FAC’nde Ortaçağ tipinde bir Haçlı zihniyeti hâkim olmuştu: ‘Doğu’nun üstüne gitmek istiyoruz’ diyordu eski bir türkü… Halkın bazı öğelerinin beyninde var olan, elde edilmesi olanak dışı bulunan şey, Alman İmparatorluğu’nun ihyasıdır (bunun içine Avusturya, Güney Tyrol, Alsace, Baltık ülkeleri, Polonya ve Çekoslovakya’nın kolonizasyon toprakları girecekti). Buna karşılık, yukarı’nın azınlıklarında, idareci zümrelerde bu zihniyet bilinçaltına itilmişti ve bir ulusal düşünce şeklinde kalmamalıydı ama “Batı’’ya yayılması gerekiyordu. Bu, ABD’nin güdümünde Sovyetler Birliği’ni askerî, ekonomik ve kültürel yönlerden geri püskürtmekten ibaretti. Askerî olarak atom tehdidi ile (o zamanlar bunun tekeli “Batı”daydı); ekonomik olarak, daha üstün prodüktivite ve “Batı”nın ileri teknolojisiyle, fikirler ve kültür düzeyinde de, CIA’nın münasip gördüğü şekilde bir Avrupa-Amerika saldırısı halinde gelişecekti bu püskürtme” (s. 17)

 

Şu gazete haberi, FAC’nin hayal gücü hakkında yeterince fikir veriyor “FAC Başbakan H. Schmidt, DAC Devlet Başkanı Erich Honecker ile görüşmek üzere dün Doğu Berlin’e geldi… görüşmeler sırasında DAC liderinin FAC’nin DAC’ni bağımsız bir devlet olarak tanıması ve her iki devlet arasında elçilikler düzeyinde diplomatik ilişkilerin kurulmasını istemesi bekleniyor: FAC halen iki devleti de, kurulması amaçlanan Alman devletinin birer parçası olarak gördüğünden[22] iki ülke arasındaki ilişki halen içişleri statüsünde ve müsteşarlar düzeyinde yürütülüyor…” (Cumh. 12.12.1981).

 

Devam edelim Prof. Brückner’i dinlemeye.

 

“Tutuculuğun yerleşmesi, FAC’nin ilk yıllarında var olan sınıf çatışmalarını yok ettikten sonra bu halk, ister istemez çalışkan, ‘tüketici’ ve aklını randıman (prodüktivite) kavramına kaptırmış bir halk oldu. Ve de, kendisinin nedenlerini ele geçiremediği, ama etkilerini derinlemesine hissettiği hayal kırıklıkları yüzünden mutsuzdu. Bu hayal kırıklığı ve (teknolojik üstünlük ve üretim düzeyinin yarattığı) üstünlük kompleksi karışımından, Batı Almanya’nın küçük adamının komünist düşmanlığının çelik nüvesi doğmuştu.” (s. 18)

 

“Savaş sonrası ilk iki ilâ üç kış, geleceğe ait herhangi bir düşüncesi olmayan aç halk, adeta şaşırmış olup politik bilinçsizlik içinde yaşıyordu. Maddî kayıplar ve 1945’te ulusal kişiliğin yok olması sonucu Batı Almanya’da körüklenen küçük özel mülkiyet, ev, toprak, eşya edinme eğilimi şiddetle ortaya çıkmıştı: ‘Varlığın varsa, adamsın’ sloganı birçok tasarruf kurumunun reklamlarında yer alıyordu… Nasyonal Sosyalist Devlet’in geçmişi büyük ölçüde kenara itiliyor, muhalefet ‘Beğenmiyorsan Doğu’ya git!’ sözleriyle susturuluyordu… Alman demokrasisinin temeli 1949’dan sonra, ‘kitle’lerin, yani çalışan ve bağımlı sınıfların politika işlerinin tartışması ve idaresi dışında tutulması esasının üzerine atıldı… Weimar devrinde büyümüş burjuva demokrasisinin önde gelen kişileri Hitler’in nasıl ‘halk tarafından’ coşkuyla alkışlandığını görüyorlardı; dolayısıyla bu halkı, 1945’ten sonra, politikanın dışında tutmak için bir neden daha var demekti. “Halk” hesaba gelmez, tehdit edilir, ama zaten de tehdit eder. Böylece, bir halk’a geleneksel bir otorite tarafından icbar edilmiş bir baskı bu kez, aydınlanmış demokratik vicdan tarafından bu halkın ‘günah’ imiş gibi onun başına kakılıyor. Sonuç olarak da bir nevi politikasızlaştırma[23], yaşamın piyasaya dönüştürüllmesi… hâsıl oluyor…” (s. 22-3)

 

“Birleşmiş Avrupa düşüncesinin henüz güçlü olduğu 1950’lerde, Batı’nın genç Almanları büyük sevinçle ülkelerini Fransa’dan ayıran sınır direğini kırmışlardı. Ama FAC hükümeti bu kadar uzağa giden bir coşkuyu fazla cesaretlendiremezdi: bu bütünleşme, Avrupa Parlamentosu’na büyük komünist partilerini ve militan sendikaları sokabilirdi ve bunlar FAC’nin sol kanadıyla temasa geçebilirlerdi” (s. 29).

 

“Batı Almanya’da hâlâ toprak taleplerinde bulunan bir azınlık, zamana direnmiştir. Bunlar Doğu Prusya, Silezya, Warthegau, Sudet’leri istemektedirler! Hattâ bazı toplantılarda ciddî ciddî Avusturya! Güney Tyrol! ve İsviçre! sesleri bile işitilmektedir. Bu gibi çiçeklerin açtığı sera, en azından FAC’nde egemen olan hukukî telâkkidir…” (s. 31)

 

“… FAC, bütün mondialist ve kozmopolit görünümüne rağmen Metternich’e rahmet okutacak bir polis devleti sertliğini haizdir.” (s. 32)

 

“Weimar Cumhuriyeti çağından farksız olarak ‘sol’ ve Yeni Nazi azınlıkları aynı şekilde işlem görmemektedirler. Hattâ bu sonuncuların hiç de örtülü olmayan terörleri haylice sönük tepki yaratmaktadır. Bunun resmî izahı da şöyledir: tehlike bunlardan gelmiyor. Yeni Nasyonal Sosyalistlerden ürkenler kendilerini sosyal olarak tecrit edilmiş görmektedirler; buna karşılık ‘sol’dan nefret edenler daima iyi karşılanmaktadırlar. Bu karşıt azınlıkların eşitsizliği bakımından politik psikoloji düzeyinde bir izah şekli ortaya çıkıyor. Aşırı sağ grupların Devlet çarklarıyla müşterek yanları sadece komünizm düşmanlığı olmayıp ayrıca Devlet kavramı üzerinde bir yüksek düşünceye sahip bulunmaktadırlar… Bunlar otoriter Devlet fikrini tecessüt ettiriyorlar (cisim-somut hale getiriyorlar)… Almanya’da “Devlet”, itaat altına alınmış vatandaşın isteklerinden kurtulmuş ve böylece bağımsızlığını bulmuş bir varlık olduğu anlamını taşır. Vatandaşların sosyal gereksinmelerinden Devlet’in bu bağımsızlığı, yurttaş tarafından, onun Devlet’e sadakati çerçevesi içinde kabul edilmektedir…” (s. 33-4)

 

“Nasyonal Sosyalizm bilinçaltına itilme ve topluca inkâr şeklinde atılmıştır…; her şey Hitler’e, o kasaba şeytanı, büyük teröriste yüklenmekte ve Nasyonal Sosyalizm ya XVIII. yüzyılda Lisbon’da vaki olan zelzele gibi doğal bir afet olarak (ki bu takdirde insan 1945’ten sonra ancak dindar olur, hiçbir zaman politikacı olmaz), ya da müthiş bir tarihî rastlantı şeklinde yorumlanmaktadır. Her ne kadar 1950’lerden sonra ‘geçmişin tasfiyesi’ şeklinde nitelendirilen bir politik formasyon programı ortaya çıkmışsa da, resmen yurttaşı aydınlatmak amacına rağmen bunun etkisi altında aslında başka bir amacı açığa vurur olmuştu: pişmanlık duygusunun yokluğunu örgütlemek[24]…” (s. 36)

 

“1871 Birleşmesi’ne iştirak etmiş olanlar için tarih, çoğu kez, bir sülâle öyküsüydü… ve böylece XIX. yüzyılda Bavyera ordu komutanları savaşa, prens dedeleri ya da asil generaller tarafından Türklerden ganimet olarak alınmış çadırlarla giderlerdi! 1914’e kadar ‘Alman’ kıtaları Laender’e (eyaletlere) göre ayrılmış ekipler halinde, başlarında prensleri veya bunların oğulları olmak üzere savaşa giderlerdi (ama muharebe meydanına gelindiğinde prensler ve oğulları kendilerine başka yer bulurlardı).” (s. 39)

 

Enver Paşa’nın da bu “aşiret” kıtalarına önem verdiğini, bunları, başlarında kendi reisleri olarak (bazı hallerde reisin yanına bir kurmay subay vererek) savaşa sürdüğünü, milletin böylece daha iyi dövüşeceğine inandığını… Şükrü Bey, kendisi de bu düşünceye iştirak ederek, anlatırdı. Anlaşılan Paşa bunu 1914’ten önce Almanya’da görmüştü. Mamafih 93 Rus Harbi sırasında Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın Anadolu Ordusu’nda Çerkez süvari kıtalarının bu şekilde dövüştüklerini de biliyoruz. Devam edelim.

 

“Adenauer döneminde Nasyonal Sosyalist Almanya’nın cinayetleri görünür olunca, pişmanlık yokluğu ve karşılıklı tebriye (aklanma), yukardan örgütlendi… Metternich döneminin idarecileri öğretmenlere muzaffer 1813 -1815 savaşlarını hürriyet savaşı olarak adlandırmalarını men etmişlerdi; bunlara kurtuluş savaşı denecekti, yani yabancı Napolyon ordularından kurtuluş. O çağlarda dahi tabirler üzerinde duruluyordu.” (s. 40)

 

“Daha 1950’lerden itibaren FAC’nin bazı politikacıları, ülkenin temel nizamının ekonomik krizleri atlatabileceğinden kuşku duymaya başlamışlardı. Bu krizler, çalışanların bütünleşmesine son verebilirdi. Bu itibarla artık sadece Devlet’e karşı elde edilen sadakate güvenilemezdi. Devlet kendini pekiştirmeli, otoriter olmalı, iç politika düzeyinde bir militer karaktere bürünmeliydi.” (s. 44)

 

“… Sonu gelmez şekilde yenilenen kontrollerle halkın idareye “iştiraki”nden kaçınmaya çalışarak bir kısır döngüye düşülmektedir. FAC’nin idarecileri sansürden geniş ölçüde faydalanıyorlar ve polisi harekete geçiriyorlar. Davranışlarda Batı’nın eski sömürge politikasıyla bazı benzerlikler de göze çarpıyor: sömürgen Devlet, zamanı geldiğinde sömürgenin kurtuluşunu önleyemez ama bu ulusun kurtuluşundan sonra mutlak şekilde var olması gereken bazı ön koşulları yok edebilir. ‘Alman koşulları’, bilindiği gibi haylice farklıdır: ekonomik krizler daima politik ve sosyal krizler şekline dönüşür. FAC, muhalefete alışık değildir; bunu sevmez. SPD (Sozialdemokratische Partei Deutschlands – Alman Sosyal Demokrat Partisi)nin, Adenauer döneminde ve programında sosyalizmden kalmış ve varsa terk edilmesinden ve CDU (Christlich Demokratische Union – Hristiyan Demokrat Birliği) – CSU (Christlich Soziale Union – Hristiyan Sosyal Birliği)nin doğrultusunda gelişmesinden beri partiler, varlıkların korunması için bir kartel teşkil etmişlerdir. Daha 1966’da sosyolog W. Dahrendorff, bir “korku karteli”nden söz ediyordu.” (s. 45)

 

“CDU’nın Şansölye adayı ve Rhenania’nın başkanı Dr. H. Kohl, Bundestag’ın… oturumunda şöyle konuşuyordu: ‘Bütün demokrasilere gerekli olduğu gibi, Demokrat’ların sadakat ve consensus’u hususunda teminat almamız gerekir. Bu da, Anayasa’mızın değerlerini ekonomik, kültürel, sosyal ve politik alanlarda, her yerde icbar etmek zorundayız demektir. Bu keyfiyet, sınıf zıtlaşmalarının düşünülmesini bile dışarıda bırakır’. Böylece de Alman politikacıları bir entelektüel seferberlik’ten söz etmekten hoşlanır oldular… Otoriter Devlet sevk, idare, planlama faaliyetlerini maddî üretim ve sosyal gelişmenin politik temellerinin binası alanından, vicdan (görüş açıları, düşünceler…) üretimine kaydırma çabası içindedir… Kişilik ve bütünleşme üretiminin koşullarına egemen olmayı istemektedir.” (s. 48).

 

“Büyük Çek demokratı Jan Masaryk bir zamanlar Almanya’nın akıllı bir ihtidada bulunacağını umut etmişti. Ama bu mehtap doğmadı, Avrupa üzerine. Nasıl çıksaydı ki Almanya’nın coğrafî-siyasî bölünmesi, 1945’ten sonra bir çapraşık arazi ve geçmiş (mazi) kaybını getirmiştir. Bu bölünme akıllı bir din değiştirme’yi hazırlamadı… ‘yeni Almanlar’ da, ‘halk’ da bir hüviyet-kişilik oluşmasına darbe vurdu. Oysaki ulusun, ondan esirgenmiş olana gereksinmesi vardı: geçmişin serbestçe hatırlanması ve irdelenmesi. Utanç, belki bir politik güç olurdu.” (s.52)

 

“… Bu koşullar altında, çalışanların yaşam düzeyini tehdit eden kriz, Devlet ve parti büyüklerine bir sosyal ve politik krizin başlangıcı olarak görünüyor. Bu itibarla ekonomik krize Devlet, polisle yanıt veriyor. Ve böylece de, 1949’dan beri arzuladığı şeye çok saygın şekilde erişiyor: otoriter Devlet oluyor…” (s. 54)

 

“Nasyonal Sosyalizmin topluca bilinçaltına itilmesi ve inkârı tekniğinin… kısmî bir yeniden Nazileştirme’yle tarihî olarak at başı gittiğini hatırlayalım. Nasyonal Sosyalist Devlet’in eski memurlarını büyük partilerin kurmayları ve bakanlıkların yüksek bürokrasisi arasına yerleştirmiş bir politikaya nasıl ad verilir? Bir politika ki ‘III. Reich’ın[25] etkin uzmanlarının işbirliği olmadan Devlet’in emniyet teşkilâtının örgütlenmesini düşünemiyor: Nasyonal Sosyalist Devlet zamanında solcuyu mahkûm etmiş yargıç şimdi yine aynı işi görmekle meşguldür. ‘Uzman’lara gelince, kolay bir çözümü yeterli bulanlar için bunlar sade birer memur’durlar…” (s. 59)

 

“Adenauer kabinesinin bakanlarından Seebohm açıkça, uğruna Alman askerlerinin dövüşüp öldükleri bir sembole saygıyı yasal kılmak istemişti; bu sembol gamalı haçtı (SPD boş yere, bu bakanın istifasını talep edip durdu). Bir Nasyonal Sosyalist Devlet faydalı geleneksiz yaşayabilir mi?” (s. 60)

 

Bu vesileyle gamalı haçın bir Hint-Avrupa sembolü olduğunu, Buddha’nın ayak tabanında (resmi yapılan bu tabanın izinde), ayak parmaklarının altında bunlardan bulunduğunu, buna Hint’te swastika denip aslında güneşin dönüşünü temsil ettiğini hatırlayalım.[26] Almanlar da Hint-Avrupalı Aryenler değiller miydi?…

 

Prof. Brückner “militer karekter”den söz etti de aklıma geldi: 1945’i izleyen günlerin von Seeckt’i kim? Sakın bu doğruca Pentagon olmasın?… Devam edelim.

 

“İmparatorluk Almanya’sında Devlet, otoriter feodal bir Devlet’ti ve hızlı gelişen bir kapitalizmin odağı olmuştu… Ama idare eden, politik güç düzeyinde içte olduğu kadar diplomatik ilişkilerde de diapazona vuran. Devlet ve toplumun egemeni asiller ve özellikle büyük toprak sahibi asiller sınıfı olmuştu.” (s. 62)

 

“Endüstride, ticarette, bilimde son derece dikkate değer olan burjuvazinin önemi politik yönde asgarîde kalmıştır. Almanya’nın 1871’den 1918’e kadarki büyük çağında o, sadece ülkenin genel işlerine iştirak etmeyi talep etmiş, salt egemenliği eline geçirmeyi, düşte dahi olsa, düşünmemiştir…” (s. 63)

 

“Weimar döneminde dahi toprak-sahiplerinin etkisi çok fazlaydı: Junker’ler kastı (özellikle Elbe suyunun Doğu’sunda) hâkimdi.[27] Hatta FAC’nde bile büyük toprak ağalığı, gizli kapaklı dahi olsa, fevkalâde güçlüdür.” (s. 63, not 1)

 

“Özellikle Protestanlığın etki alanları içinde (Kuzey ve Orta Almanya) iyi bir Hristiyan, sadece babaerkil aile kavramıyla değil, aynı zamanda taht ve papazın mihrabına sadakatle temayüz eder. Bunda Sezar’ın malı Sezar’a iade mi ediliyor? Hayır, otoriteye, esasen zorla aldığı veriliyor…” (s. 65)

 

“Almanlar, otoriter Devlet’in ağır havasını asabiyetle hissetmektedirler. Ekonomik krizler baş gösterince, bu krizler insanların idare edilebilirliklerini, boyun eğmiş birlik ve beraberliklerini, ekonomik büyümeyi tehdit ettiğinden, Almanya’da ‘genel durum’, tel örgüyle çevrili bir demokrasi manzarası arz eder. Kriz ise, sıtma gibi andemik (yerel hastalık) olduğuna göre…” (s. 79)

 

Gerçekten ekonomik krizin Almanya’da halen şiddetini hissettirmekte olduğunu her sabah gazetelerde okur olduk. Devam etmeden önce Prof. Brückner’in “hatta FAC’nde bile büyük toprak ağalığı, gizli kapaklı dahi olsa, fevkalâde güçlüdür” sözü üzerinde durmak çok yerinde olacaktır şöyle ki Almanya, bugün dahi tam bir burjuva devleti görünümünü hiçbir surette arz etmemekte, mezkûr sınıf iktidara doğruca talip olmaktan sürekli kaçınmaktadır. Bunun nedenleri üzerindeki perdeyi aralamak, büyük benzerliği itibariyle, Türkiye için de çok ilginçtir.

 

Avrupalı tarihçiler “Elbe ötesi Doğu Avrupa’sının toprak rejimiyle Batı Avrupa’nınki arasında mevcut karşıtlık”[28] çoktan beri parmak basmışlardı. Ünlü Ortaçağ tarihçisi Marc Bloch[29] da Doğu Avrupa’da “Köylülerin öyküsü, Ortaçağın sonundan bize yakın bir döneme kadar, uzun ve tedricî bir haklardan ıskat sürecinden başka bir şey değildir” diye yazacaktır.[30]

 

Gerçekten Doğu’ya doğru gittikçe, servajın yenilenmiş şekilleriyle karşılaşılır ki bu, ne kadar yeni tarihliyse o derece ağır olmaktadır.

 

Böylece “XV. yy.da Alman köylüsü az çok her yerde, çalışma ve ürün şeklinde yıllık vergiye tabi olmakla birlikte fiilen hürdü. Brandenburg, Pomeranya, Silezya ve Doğu Prusya’da Alman kolonları hukuken dahi hür kabul edilmişlerdi. Feodal senyörlerin Köylüler Savaşı’ndan muzaffer çıkmaları bu hale son vermişti. Sadece yenik düşmüş Güney Almanya köylüleri yeniden serf haline gelmiş değillerdi. Daha XVI. yy.ın ortalarından itibaren, Doğu Prusya’nın, Brandenburg ve Silezya’nın ve biraz sonra Schleswig-Holstein’in hür köylüleri de serf haline getirilmişlerdi.”

 

Yani Batı’da servaj yok olurken bir “ikinci servaj” ya da bir “yeni servaj” (yukarıdaki sözlerin sahibi Engels’in tabiriyle eine neue Leibeigenschaft), kronolojik olarak geç kalmış bir servaj Doğu’da gelişip güçleniyordu. Bu da iki farklı şekilde kendini gösteriyordu: durumları ancak biraz düzelmiş Orta Almanya köylülerinin servaja yeniden düşme’si ile o zamana kadar bir hürriyet rejimi içinde yaşamış Doğu Almanya köylülerinin servaja düşmesi.

 

Feodal şekillerin bu yenilenmesini sadece Köylüler Savaşı, Otuz Yıl ve Yedi Yıl Savaşları’nın sonuçlarına atfetmek mümkün değildir. Tarihçi ve sosyologların çoğunluğu bunu kapitalizmin girişinin etkisiyle izah ediyorlar.

 

İlk bakışta bu, bir çelişki gibi görünüyor. Zira aynı bir sebep, yani kapitalizm, iki zıt etki yapma, Batı’da servajı yok etme, Doğu’da da servajı ihdas etme durumunda görünüyor. Bununla birlikte olgular bundan aslında farklıdır şöyle ki kapitalizmin ortaya çıkışı, vaki olduğu ülkenin yerel ve tarihî koşullarına göre çok farklı şekiller alıp etkileri de çok değişik olabilir.

 

Fransa ve İngiltere’den farklı olarak Almanya XVII. yy.da, ardı kesilmez savaşlarla perişan olmuş, geri kalmış bir ülke görünümündeydi. Köylüler, kadim usullere göre örgütlenmiş olup topraklarını topluluk (Feldgemeinschaft) nizamlarına uygun olarak işliyorlar, ürün ve çalışma günleri şeklinde kendilerine borçlu oldukları feodal senyörlerin hükmü altında bulunuyorlardı.

 

Bu iş böylece sürüp gidiyordu. Vaktaki Batı’nın kapitalist ülkeleri tahıla büyük gereksinme duyar olmuşlardı, bunların tüccarı Doğu’nun geri kalmış yörelerine müracaat etmişti. Bu yöreler de, talebi karşılayabilmek için topraklarını başka bir işletme şekline geçirmişlerdi: köylü işletmelerine el atıp tek elden işletilen büyük mülkler (Rittergüter) oluşturarak yeni tekniklere göre üretim birimleri meydana getirmişlerdi. Köylü, İngiltere’nin aksine, toprağa bağlanmıştı. O artık kaçamaz, serf (Leibeigen) olmuştu.

 

İngiltere’de toprakların boşaltılmasına (Clearing of estate) karşılık burada bunlar serflerle doldurulmuştu (Bauerlegen). Landlord yerine Junker ortaya çıkmıştı, toprağın çorbacısı, yerel adaletin temsilcisi ve yarı köle köylülerin sahibi (Grundherr, Gerichtsherr, Leibherr) Junker!

 

Ve bütün bunlar, doğmakta olup da işçi bulamayan burjuva sınıfına rağmen oluyordu.

 

“Yeni servaj “ı ortaya çıkarmış dünya kapitalist pazarının etkileri, mahallî sosyal gelişmenin yeni kanunlarını icbar ediyordu. İlk önce daha fazla tahıl üretmek gerekti. Bunun için de eski üçlü rotasyon (Dreifeldwirtschaft)dan vazgeçip Junker’lerin Hollandalılardan öğrendikleri ikili rotasyonu (Koppelwirtschaft) kendi ihtiyaçlarına göre değiştirmeleri (preussische Schlagwirtschaft) gerekiyordu.. Bundan başka, tarım işletmesi bir kapalı yaşam ekonomisi olmaktan çıkıp bir piyasa ekonomisi haline geliyordu.

 

Böylece de köylü sınıfına karşı feodal zorlamalar bir “ilkel kapital birikimi” karakterini alıyordu… Bu, Lenine’in ifadesiyle, “tarımda kapitalizme Prusya yolu” idi ve bu “ikinci serflik” olgusu, Prusya’dan başka Rusya, Polonya, Avusturya-Macaristan, Transilvanya…da, bazı küçük farklarla, vaki olmuştu: feodal yollarla tarımsal üretim, para-değere dönüşmüştü. Servajın dehşeti, çok uygar fazla çalışma dehşetiyle tamamlanmıştı!…

 

Her geri kalmış ülkede serflerin çalışması, bu ülke kapitalist dünya ticareti çarklarına kapıldığında, kapitalist amaçlara hizmet edebilir.[31]

 

Düne kadar ve kısmen de hâlâ bu aynı çarkın dişlisi olan “von”, değişti mi? Kırk yıllık Yani oldu mu Kâni?…

 

Ama idareci sınıfın bu köken ve zihniyeti, bugün Almanya’da (ve de Türkiye’de) seyrettiğimiz manzaranın izahını veriyor.

 

Bu “ikinci servaj” konusunda ünlü Ortaçağ tarihçisi Henri Pirenne bize manzarayı şöyle anlatır: “… Nehrin (Elbe) ötesinde, Brandenburg’da, Prusya’da, Silezya, Avusturya, Bohemya ve Macaristan’da bu (“İkinci servaj”), en had derecesine kadar acımasızca uygulanmıştı. XIII. yy.ın hür kolonlarının ahfadı sistemli şekilde topraklarından edilmiş ve serf (leibeigene) koşuluna indirilmişlerdi. Büyük işletme bunların tasarrufunda bulunan toprakları yutmuş ve kendileri köleliğe o denli yakın bir bağımlı hale getirilmişlerdi ki, serfin şahsını, topraktan ayrı olarak satmak mümkün oluyordu. XVI. yy.ın ortasından itibaren Elbe ve Südet Dağları’nın Doğu’sundaki bütün bölge Junker’ler tarafından işletilen Rittergüter’lerle dolmuş olup bu asilzadelerin beyaz kölelerine gösterdikleri insanlık türü, Antille’lerin ekicileriyle kıyaslanabilecek gibiydi”[32]… Bu Junker’lerin torunları Türklere mi rahmet okuyacaklardı?…

 

Ayrı gibi görünen yollardan gelmiş Türk ticarî kapitalizmi, Devlet’in, özellikle Tanzimat’tan sonra zayıflamış olmasıyla ortaya çıkmış feodal eğilimlerle hemhal olmuş olmakla Batı anlamıyla “burjuva” olmaktan uzaktır. Aksi halde kendi antitezini çoktan yok etmesi gerekirdi. Bu bakımdan da Türk ve Alman sosyal yapılarında koşutluk bir bakımdan aşikâr olmaktadır.

 

Biz yine bıraktığımız yerden devam edelim. Prof. Brückner’i dinlemeye.

 

“Andemik olan yalnız otoriter Devlet değildir; bunun öbür yüzü bireylerin ‘moral tabiatına’ içten bağlanması’dır (sübjektif Devlet). İşçi sınıfının merkeziyetçi örgütlerinde, üyeler otoriteye, idareye ve bunların işçilerle Devlet arasında tek aracı olduğuna inanmak zorundadırlar… Her şey, hatta insanın makineyle, işçinin patron’la gündelik karşılaşması bile, örgüt aracılığıyla olacaktır. ‘Hürriyetin evriminin’, ‘işçi koşulu fikrinin’ yeni şekillenmiş hali O’dur. Bilen O’dur. Bu dünyada “aklın diyalektiğinin” organı O’dur. Fabrikanın ham gerçeği içinde çalışma, soyut şekil alıyor; sonra işçiyi bir ikinci kez soyut hale getiren örgüt çıkageliyor. Bu çift olumsuzluk o zaman itaat içinde olumlu hale gelebiliyor… Bu itaatin politik sonuçlarından biri, otoriteye, üstlere iman olup andemik olan bir başka şey de, otoriteye karşı derin bir kuşku yokluğudur. Almanya’da hükümet, “itimat kredisi”ni haizdir.” (s. 80-1)

 

“29 Aralık 1959’da Konrad Adenauer, komünizmi Kuzey Afrika’dan uzak tutmak gerekir diyerek dost Fransa’nın Cezayir savaşına tasvibini bildirmişti… Avrupa Topluluğu’nun fonları aracılığıyla FAC, Fransız sömürge savaşının finansmanına iştirak etmişti… SPD’ye yakın bir gençlik örgütü Köln’de, ölmüş Cezayirliler için tertiplenmiş bir anma töreninde (1961) politik görüşlerini ifade ederken polis toplantıyı dağıtıyor… Adenauer neden Fransız savaşını tasvip etmiş, desteklemiş ve onu cesaretlendirmişti? Bu sadece Avrupa’dan artık irsi düşmanlığı söküp atma amacını mı güdüyordu? Daha başka izahlar da bulabiliriz. Mannesmann, Hoescht gibi büyük Alman firmalarının[33], Cezayir’in sükûnete kavuşmasında büyük çıkarları vardı… Adenauer’in tek kaygısı bir komünist yayılması mıydı? Moskova, etki alanını yaymaya çalışan tek başkent miydi? Batı-Alman sermaye ve ticaretinin çıkarlarının haritasını çizmek isteyen okuyucunun yapacağı şey, siyasî idarecilerin -o dönemde bunlar CDU-CSU’nunkilerdi- demeçlerini ve Afrika ile Lâtin Amerika’da bütün Federal hükümetlerin politikalarını gözden geçirmekten ibarettir… Dışişleri Bakanı Schröder (CDU) 1963’te, Portekizli meslektaşıyla düo halinde Portekiz’in, denizaşırı eyaletlerinde ‘Batı’nın genel çıkarlarını’ koruduğunu söylediğinde, F. J. Strauss 1966’da Güney Afrika Cumhuriyeti, Mozambik ve Rhodezya’nın, FAC’nin uygun bir dış politikasıyla, bir ‘ekonomik işbirliği’ni dilediğinde, Alman ekonomisi her yerde iş başındaydı…” (s. 140-1).

 

“Hitler, Sanayi Kulübü’nde vermiş olduğu konferansta ‘bilgi’den söz ediyordu ve bunun da barbarlık olmadan gül pembe ekonomi olamayacağı, krizlere çare bulunamayacağı anlamında kullanıyordu. Egemen azınlıklarda hep var olan kolonializm ve diktatür yanlıları, her zamandan daha çok bastırarak bunu ileri sürüyorlar. Federal Parlamento üyesi M. Pieroth (CDU) 1975’te, ‘tehdit eden komünist diktatürüne mani olmayı başarmış Şili halkının cesaretini kutlayalım; o bunu, kendisi dahi tehlikede olan Batı dünyasına rağmen yaptı’ diyordu. Alman bankacıları Şili ya da Arjantin’e gidiyorlar, oralarda generallere Almanların onlara duydukları sempatinin teminatını veriyorlar…” (s. 147)

 

“… Bundan böyle bir anti-kapitalist, anti-emperyalist eleştiri, bir cinayet olarak telâkki edilebilir… Ortadan kaldırılması gereken sadece bir Allende değildi… Batı Alman Anayasa’sının 15. maddesi de yok edilmeliydi. Bu 15. madde temel ürünler endüstrisiyle bankaların devletleştirilmelerine olanak sağlıyordu…” (s. 148)

 

“Sonuç itibariyle FAC, faşist çözümlerin magnetik alanında dolanmaya devam ediyor.” (s. 150)

 

“FAC’nde ‘ekonomik mucize”nin anlamı şimdi bireylerin topluma aidiyetini ayarlayan tüketime iştirak olup piyasa, yani ücretli çalışma, para, tek başına, sosyal olarak onu bütünleştirmektedir.” (s. 155)

 

“Burjuva ruhuna sahip olmayan bir burjuva toplumundan ne çıkar? Almanya hiçbir zaman bir burjuva toplumu olmamış ve bizde ‘burjuva yolu’, az çok, statu quo’ya bir bağımlılığın koşullandırılmış güdüsünü ifade eder. En kültürlü tabakalarda bu tabir, imtiyazlarıyla hiç çatlaksız ayniyet demektir… SPD ve FDP (Frei Demokratische Partei – Hür Demokrat Parti)’nin sağ kanatları, 1 Mayıs 1978’de CDU-CSU’nun Hristiyan Çalışma Örgütünün talepler, disiplinsizlikler ve imtiyazların yapılarına yönelmiş eleştiriler enflasyonu hususundaki tam Lutherien sözlerine aynen iştirak ediyordu: ‘Ulusumuzun çıkarı gereğince nizam ve hakkın iyi kullanılmasını yeniden öğrenmeliyiz… Ne Tanrı’ya, ne de kişilere itaat etmeme, kaosa götürür.’…” (s. 165)

 

“Eğer hükümetin ayıp ve kusurları ulusu cinayete sevk ediyorsa bu, onu (ulusu) cezalandırmak üzere adaletin ağına acımasızca düşürmek demektir” sözü Konfuçius’a ait[34]… Devam edelim.

 

“Üstte, tarihî olarak zayıf bir ‘siyasî sınıf’[35] ve çoktan beri bir halk ve Devlet partisi haline gelmiş SPD ile Alman usulü yontulmuş parlamenter demokrasi… (içinde) Batı Almanya’nın muhafazakâr-tutucu çoğunluğu bir (sosyal) istek enflâsyonundan söz ediyor: bu eleştiri-sitemin sendikalara, bunlar çalışanların yönetime iştirakini talep eder etmez, yöneltilmesi, nadir görülen bir olay değildir.” (s.172)

 

Ve daha neler söylemiyor ki Prof. Brückner, “vicdan oluşturma yöntemleri”nden, “Devlet’in… engizisyon haline gelmesi”nden mi söz etmiyor?… İleri sürdüğü görüşleri şimdi de güncel gazete haberleriyle tamamlayalım. Bunlar da bize çıkan yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Prusya-Almanya’nın değişmez düstur olarak çizmiş olduğu Weltpolink, Ostpolitik ve Drang nach Osten programlarının hayatiyetinden hiçbir şey kaybetmediğini gösterecektir. Bismarck, Hitler, sonuna kadar Birmingham Sarayı’nın gıdığından parmaklarını çekmemişlerdi. Bugün de H. Schmidt, onun yerine kaim olmuş Beyaz Saray’ınkini okşamakla meşguldür, yine “birisini tecrit etmek” üzere. Hamam eski hamam, tas eski tas; sadece tellâklar değişik…

 

İşte kanıtlardan çok yeni birisi: “Federal Almanya’da nükleer başlıklı füzeleri protesto amacıyla yeni gösteriler yapılırken, yarın ABD’ne resmî bir ziyarete başlayacak olan Başbakan Helmuth Schmidt, Almanya’ya orta menzilli füze yerleştirilmesine SPD’nin onayını sağlayamazsa Başbakanlıktan istifa edeceğini söyledi… Schmidt, ‘yıllardır Sovyet füzelerinin hedefiydik ve bu nedenle Amerikalıların bu tehdide karşı bir güç oluşturmaları gereklidir’ dedi” (Cumhuriyet, 19 Mayıs 1981).

 

Ne tuhaf şey I. Dünya Savaşı’nın başında da Sosyal Demokratlar, Wilhelm’in savaş bütçesini onaylamışlardı! Bugün de Schmidt, denge için silâhlanmaya devam edilmesini savundu, kendi mantığı içinde tutarlı, olarak. Ünlü Alman siyasî dergisi Stern, “Almanya, dünyanın en yoğun atom silâhı bulunduran ülke oldu…”ğunu açığa vuruyor (Milliyet, 21 Şubat 1981). Alman hükümeti Stern’in bu açıklamasına epey homurdandı ama işi büyütmemeği yeğledi.

 

“H. Schmidt SPD içinde Washington’a en yakın kişi olarak tanınır. Buna karşılık, SPD’nin Willy Brandt’ın Ostpolitik’inden (Doğu Politikasından) Batı Alman sermayesinin çıkarlarını da göz önünde bulundurarak ayrılmama konusunda kararı, Bonn’u Avrupa’daki Amerikan istekleri konusunda ince denge oyunlarına itmektedir. Schmidt bir yandan FAC’nin klâsik savunma stratejisine bağlı kalarak, ülkesi için Amerikan nükleer şemsiyesinin güvencesini her zaman ayakta tutmaya çabalarken, öte yandan da Ostpolitik gereği, Sovyetler’i ve Sovyet Bloku’nu kızdıracak davranışlardan kaçınmaya çalışmaktadır… (Dışişleri Bakanı Hans Dietrich) Genscher (FDP)… açıklamasında, Bonn ile Moskova arasında silâh kontrolü görüşmelerinin sürdürülmesi halinde partisinin Avrupa’ya Amerikan füzelerinin yerleştirilmesini destekleyeceğini belirtmiştir.”

 

Ali Sirmen’in “Schmidt sıkışıyor” adlı yorumu (Cumhuriyet, 1 Haziran 1981), günün gerçeğini ve de… Alman politikasının nasıl geleneksel yörünge üzerinde seyrettiğini kanıtlıyor. Bazı haberler de Sirmen’i bu yolda yalnız bırakmayacak; 27 Nisan 1981 tarihli Cumhuriyet’te şu satırları okuyoruz: “FAC Başbakanı H. Schmidt’in bugün başlayacak Suudî Arabistan ziyareti sırasında… Nato ülkeleri dışındaki ülkelere silâh satmama politikasını sürdüren FAC’nin, İsrail ile olan ilişkilerini de göz önüne alarak[36], Arap ülkelerine bugüne kadar silâh satmadığı belirtiliyor”.

 

Hitler de, hatırlanacağı üzere, milliyetçi Araplara yüz vermemişti, hem İsrael’le olan ekonomik ilişkileri bakımından, hem de o tarihlerde onun arkasında bulunan İngiltere’yi kızdırmamak için. Şimdi SPD, aynı ekonomik gerekçe ve bu kez Tel-Aviv’in gerisinde bulunan ABD’den çekinerek, aynı şeyi yapıyor.

 

Biraz da mikrofonu Israel Başbakanı Menahem Begin’in eline tutuşturalım; o, Almanya’yı “Nazi geçmişini hasıraltı etmeye çalışmak”la suçluyor. Prof. Brückner’in yaptığı gibi. Meğer SPD’nin Başbakanı Schmidt, “Einsatzgruppen’in işi bitirmesine kadar köyleri ve kasabaları kordon altında tutan orduda görev yapmış”mış. Einsatzgruppen de “İkinci Dünya Savaşı’nda, Yahudilerin oturduğu köy, kasaba ve semtlerde, Yahudilerin ortadan kaldırılması işiyle meşgul olan birliklere verilen ad”mış… (Milliyet 5 Mayıs 1981).

 

Tellâklar bile aynı gibi görünüyor…

 

Prof. Brückner’in gerek görüşlerini paylaşan, gerekse anlattığı olayları doğrulayan daha başkaları da var, Almanya’da. U. Bergman, R. Dutschke, W. Lelevre ve B. Rabehl’in beraberce yazdıkları “Alman öğrencilerinin isyanı” adlı kitap[37] da bize çok şey öğretiyor. Onu da bir karıştıralım.

 

“Ocak 1919’da Berlin’de büyük kitle gösterileri vaki olmuştu. Ama ‘askerî komutanın sürekliliği’ bozulmamış, savaşın baş sorumlusu top fabrikatörlerinin malları sosyalize edilmemişti… 1918’den itibaren Sosyal Demokrat Parti ile sendikalar, yaşamlarını artık kapitalist sistemin hasmı olarak sürdürüyorlardı.” (s.89)

 

“II. Dünya Savaşı’nın bitiminde, uluslararası ve özellikle Alman faşizminin görünürde bozgunundan sonra, burjuva toplumun sinesinde faşist deneyin yardımıyla zıtlaşmaların yeniden doğması süreci sürüyordu.” (s.120)

 

“I. Dünya Savaşı’nın sonundan ve öznel olarak da, Rusya’nın Sovyetler Birliği’ne dönüşmesinden sonra, sermaye ihracının önemi ciddi şekilde düştü. Ağır ekonomik ve politik krizler çağında finans kapitali ödünç verme riskini artık göze almaz oldu. Bu itibarla silâhlanma masraflarının azamiye çıktığı ülkelerde, dışa ihraç edilebilir sermaye her gün azalmaktadır: kapital fazlası modern savaşın hazırlanmasına sarf ediliyor. Daha 20 ve 30’lardan itibaren yabancı hammadde ve yakıt kaynaklarının araştırılması ve işletilmesi, kapital ihracının yerini almıştı. Savaş endüstrisi büyük ölçüde hammadde yutuyor, her gün daha yakın gibi görülen bir dünya savaşı tehlikesi bu tüketimi hızlandırıyordu… İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist toplum içten içe bir sürekli kriz temeli üzerinde çalışmaya başladı.” (s.133)

 

Yazarlar, Alman faşizmi çağında sosyal yapının dikine kesitinde şu kategorileri teşhis ediyorlar: “a) Rakip grupların başında tekellerin babaları; b) Küçük babalar, büyük toprak ağaları, devlet idaresiyle büyük müesseselerin yüksek kademe yöneticileri; c) serbest meslekler, memurlar, ikinci sınıf politikacılar, subay ve profesörler, mühendisler, büro şefleri ve stenodaktilolar; d) Serbest çalışanların geri kalanları, zanaatkârlar, köylüler; e) Ücretle çalışan işçiler (proletarya): ‘işçi aristokrasisi’, sıra işçisi, sürekli işsizler, fakirler, ihtiyarlar, sakatlar; f) Bütün binanın üzerine oturduğu, sefalete terk edilmiş temel: tamamen veya kısmen kolonial rejime tabi tutulmuş topraklar” (s. 121), Doğu Almanya’da o tarihlerde çok görüldüğü gibi…

 

“Doğu ile Batı her zaman ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerin sırtında barışırlar (s. 145)… Bugünün faşizmi bir parti ya da kişi tarafından temsil edilmemektedir; o, mevcut kurumların sistemiyle bütünleşmiştir.” (s. 148)

 

“Federal Cumhuriyet sözde ekonomik mucizenin ucuna geldi. Bolluk çağında büyük girişimlerin kârına devlet çarkı büyük ölçüde verimsiz masrafları, sübvansiyonları kolaylıkla iştirak ettirebiliyordu. Ama… istihdam ve iş gücünün bugünkü yapısı bütün olanağını ortaya koyunca, bu masraflar ‘birdenbire’ yersiz, ekonomik açıdan tehlikeli ‘ölü ağırlıklar’… olarak görülür oldular.”

 

“Hiçbir rantabilite mülâhazası olmadan yeni meslekî ve pedagojik yapıların nicel ve nitel olarak yaratılması için gerekli eğitim alanına ‘gözü kapalı’ yatırılan milyarlar (üniversite, akademi, çeşitli teknik okullar…) bugünkü Batı Alman kapitalist kademesinde ancak enflâsyonla karşılanabilir. Bütün bunlara da eklenen oligarşileri, devlet ve özel büyük teşebbüs bürokrasisini, partileri, baskı gruplarını vs.yi içeren idareci makine, aslında tüm toplum düzeyinde hiçbir ‘egemen irade’ tarafından yönetilmemektedir…”

 

“Sistemin yapısal güçlüklerinin çözümüne çalışan oligarşinin ‘büyük koalisyonu’ her gün daha çok görevin sınırlarına çarpmaktadır… Özgül amacının kitleleri vesayet altında tutma ve kriz öncesi tertiplerin faturasını bunlara ödetme olan nizam partileri gündeme geliyor…” (s. 191-2)

 

Aynaya mı baktık?… Devam edelim.

 

“XIX. yüzyılın başında yeni bir toplum, burjuva toplumu, tarihî olarak doğduğu zaman (her türlü Kutsal Antlaşmalar’a rağmen) yeni Üniversite Prusya’da, bugün çok az değişmiş olan Alman üniversitelerinin şeklini almıştı.” (s. 231)

 

“Napolyon savaşlarının ürünü olan bugünkü Alman devletleri, Fransa üzerindeki zaferden önce olduğu gibi sonra da feodal devletlerdi. Gelişmekte olan burjuva uluslara nazaran görülmemiş bir gelişme kabiliyeti gösteren büyük feodal devletler, özellikle Prusya, bununla birlikte, burjuva üretim tarzının her türlü gelişmesini men edecek güçte de değildi. Daha o tarihlerde anti-burjuva askeri istikameti, burjuvazinin belli bir ekonomik kalkınmasını gerektiriyordu. Bunun da manası, hiç değilse eğilim olarak, her dereceden aristokrasi tarafından yöneltilen devlet, asiller sınıfının çıkarlarına ancak her iki sınıfı okşayan bir politika izleyerek hizmet edebilirdi. Daha açık bir deyimle devlet, feodaller tarafından yöneltilmeye devam etmekle birlikte, ekonomik alanda burjuvaziye göz yumuyordu ama onu, politik alanda, her açıdan vesayet altına almıştı. Böylece ‘polisiye devlet’ (Obrigkeitsstaat) kavramı yavaş yavaş olguların içine kayıyordu. Devlet görevlerinin bu şişmesi yeni tipte bir yüksek memur zümresinin ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Bu yüksek memurlar sadece aristokratların tek taraflılık ve kısa görüşünün temsilcileri olmakla kalmayıp aynı zamanda, feodal sınıfın bir bütün olarak razı olmaya mecbur bulunduğu müsaadeler esası üzerinde sınıflar arasındaki uzlaşma uzmanları haline gelmişlerdi… Bu yüksek memurların bu yeni üniversiteyi (Berlin Serbest Üniversitesi’ni) kurmak için aristokrasiye karşı mücadele vermeğe mecbur olmuş olmaları doğru ise de, bu üniversitenin feodal karakteri de aynı derecede açıktır. Gerçekten bu kurum, bir ‘evrensel’ eğitim görmüş memur yetiştirmek suretiyle burjuvaziyle iktidarı paylaşma iki seçenekli sorunundan kaçmaya çalışan bir toplumun gereksinmelerine tamamen boyun eğmiş durumdaydı…” (232-3)

 

“Alman burjuvazisi, Fransa’nınkinin tersine olarak, politik iktidara aristokrasiyle sıkı işbirliği halinde vardı. Cesaretsiz 1848 ihtilâlinin dışında, Almanya’da burjuva öncesi safha hiçbir zaman olmadı. Burjuva üretimi, aristokrasi bundan ters yönde etkilenmeden, büyük bir gelişme düzeyine varmıştı. Ekonomik gücünü pekiştirmiş olan burjuvazi aynı zamanda politik iktidara, aristokrasi, yüksek kumanda ve icra kuvvetiyle iki temel sebepten dolayı ittifakını sürdürmek zorunda kaldığı bir zamanda tırmandı.”

 

“Bir taraftan burjuva üretimi, feodal-burjuva toplumunu süpürebilecek bir proletarya yaratmıştı. Oysaki burjuvazi, sonuçları hesaba gelmez ve belki de kendisi için çok tehlikeli olabilecek bir krizi doğurmadan aristokrasiyi devirme olanağına sahip değildi. Bu itibarla aristokrasi için olduğu kadar burjuvazi için de baskı mekanizmasını güçlendirme gereği her zamankinden fazla âmir hale geliyordu. Öbür taraftan da askerî potansiyel ve orduyu kuvvetlendirmek, hem burjuva üretim, gelişmesinin koşulu olan ülkenin küçük devletlere bölünmesine son vermek, hem de uluslararası rekabete karşı koyabilmek için bir gümrük koruması ve kolonial genişleme politikası güdebilmek için gerekliydi. Bu itibarla burjuvazisinin, içinden subaylar zümresi ile bakanlıklar bürokrasisinin çıktığı aristokrasiye ihtiyacı vardı. Kendi yönünden de aristokrasi, aynı derecede burjuvaziye gereksinme duyuyordu: savaş endüstrilerinin teknolojik gelişmesinin önemi itibariyle kendi varlığı, burjuvazininkine bağlıydı.”

 

“Bununla birlikte burjuvaziyle aristokrasinin işbirliği parlamento içinde yürüyemezdi. Gerçekten bu sınıflardan ilki, parlamento müessesesini kullanarak politik vesayetten kurtulma yolunu tutacak olursa proletaryanın da aynı yoldan aynı şeyi yapmaya kalkışması tehlikesi mevcuttu. Bir yandan emperyalizmin, öbür yandan da sosyalist hareketin sürekli gelişmesi çağında burjuvazi, eski talebinden, yani parlamentodaki tüm politik iktidardan vazgeçiyordu. Parlamentonun çok uzağında olmak üzere devlet bürokrasisi, bu iki sınıf arasındaki işbirliğini organize etmek görevini yükleniyordu. Üretimin artan yoğunluğu sayesinde burjuvazi giderek sermaye piyasasını eline almayı ve bunun yanı sıra toprak rantını sermayeye bağlamayı başardıkça, bu bürokrasinin politikası artık bu sınıfı, aristokrasinin eşiti değil, onun üstünde bir sınıf olarak görme eğilimini arz eder olmuştu. Devlet bürokrasisi, aristokrasi markası altında ve onun himayesindeyken, burjuvazinin âleti haline gelmişti. Bununla birlikte burjuva politikası, özellikle, sermaye gelişmesinin icbar ettiği rasyonalizasyon çabalarına rağmen baki kalan büyük irrasyonalite birikimi nedeniyle bir feodal karakteri muhafaza ediyordu.[38] Zaten bu irrasyonalite burjuvaziye I. Dünya Savaşı’nı kaybettirmişti…” (235-7)

 

Üniversiteler de feodal devlete yönelikti. Yükselmekte olan burjuvazi bu feodal tipte üniversitelerde yüksek memurların tabi oldukları öğretimi değiştirme gücünde değildi; devletin karakterinin değişmesi bu memurların özgün imtiyazlarında da değişmeyi gerekli kılıyor idiyse de… devlet mekanizması, aristokrasiyle artık liberalizmi düşünmekten vazgeçmiş burjuvazinin tutucu (reaksiyoner) ve emperyalist ittifakının aleti olmakta devam ediyordu…” (s.237-8)

 

1964 yılı Aralık’ında Kongo başbakanı Moiz Tshombé, Berlin Senatosu tarafından kabul edildi. Katanga’nın bakır ve kalay madenleri üzerindeki iddialarından vazgeçmeye yanaşmayan Belçika ve Amerika tröstlerinin âleti olan bu kişinin Lumumba’nın öldürülmesinde parmağı bulunduğu Alman basın tröstü Springer tarafından bile doğrulanmıştı. Tshombé, Berlin’i ayıran Duvar’ın önüne götürüldü, orada bu Batı dünyası kahramanına bu duvarın utancı üzerine tertiplenmiş nutku ezberden okutturuldu. Gerçi Senato, adı kötüye çıkmış Kongolunun bu gezisinden fazlaca memnun değildi ama Batı Berlin’i “Almanya’nın başkenti” gibi göstermek için Federal Hükümet hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Berlin Serbest Üniversitesi’nin öğrencileri bu ziyareti protesto için gösteriye kalkıştılar. Ama resmî basın için Tshombé birden demokratik çıkarların bir asil temsilcisi oluverdi ve polis de göstericiler üzerine bütün ağırlığıyla çöktü.” (s.337-341)

 

“1965 sonunda Batı Berlin gazeteleri, Springer tröstünün idaresi altında Vietnam için bir Amerikan yanlısı propaganda kampanyasına girişti. Vietnam’da düşmüş olan her Amerikan askeri, dünya hürriyeti için canını feda etmişti ve dolayısıyla Berlin’liler tarafından da saygıyla anılacaktı.” (s.342-3)

 

“Askerî olarak iyi talim görmüş polis ve çoğu kez Nazi Wehrmacht ve SS Waffen’lerin eski üyelerinden oluşan komutan kadrosu için sadece iki pozisyon, yani dost ve düşman olma durumu vardı. Onlara göre mevcut nizamın bir açık eleştirisi sadece, komünistler tarafından yürütülen bir yıkıcı isyandan ibaretti.” (s. 355)

 

Engels’in birkaç cümlesi, bütün bu anlatılanları daha da anlamlı kılacaktır: “Sanayideki refahın en kesin alâmeti olan ihtikâr bol bol yeşermekte ve kontlar, dukalar ihtikârın arabasına bağlanmaktadır. Alman sermayesi şimdi Rus ve Rumen demiryollarını yapıyor; oysa, Alman demiryolları, daha on beş yıl öncesine kadar, İngiliz- teşebbüs adamlarından yardım dileniyordu… Alman burjuvazisinin çok geç kalmak gibi bir bahtsızlığı vardı…”

 

“Burjuvaziyi evvelce hâkimiyet sürmüş bütün sınıflardan ayırt eden özellik şudur: bu sınıfın gelişmesinde öyle bir dönemeç vardır ki, bu dönemeçten itibaren güçlenme vasıtalarının, en başta da, tabii ki sermayelerinin her artışı, bu sınıfı siyasî hâkimiyeti gittikçe beceremez hale getirmekten başka bir işe yaramaz olur… belli bir anda burjuvazi kendi kopyası olan işçi sınıfının kendisini hızla aştığını anlamaya başlar. O andan itibaren, siyasî hâkimiyeti sadece kendi elinde tutmak kuvvetini kaybeder. Kendisine bir takım müttefikler arar; şartlara göre, ya iktidarı bunlarla paylaşır, ya da tamamıyla bunlara bırakır.”

 

“Bu müttefiklerin hepsinin de gerici birer niteliği vardı: ordusu ve bürokrasisiyle krallık, büyük derebey aristokrasisi, önemsiz küçük toprak ağaları, hepsi o soydandı… Prusyalıların son derece kötü stratejileri Sadowa (Königsgraetz) da Avusturyalıların daha da kötü olan stratejilerini yendiği zaman, savaşta yenilen Prusyalı burjuva mı, yoksa rahat bir nefes alan Avusturyalı mı, hangisidir, bunu söylemek çok güçtür.”[39]

 

“1870’de… on dört buçuk milyon eski Prusyalının karşısına, toprak ağalarının katılaşmış Prusyalıvari derebeyliğinden çoktandır kurtulmuş olan yirmi beş milyon Alman karşı çıkmış oluyordu… Toprak ağalarının hâkimiyeti hatta hükümette bile çekilmez hale geldi. Oysa sanayinin son derece hızla gelişmesiyle, toprak ağalarıyla burjuvalar arasındaki mücadelenin yerini, burjuvalarla işçiler arasındaki mücadele aldı… Artık aristokrasiyi burjuvazinin baskısına karşı korumanın değil de, bütün varlıklı sınıfları işçi sınıfının baskısına karşı korumanın önem kazandığı andan itibaren, eski mutlak krallık tamamıyla bu maksat için kotarılmış bir devlet şekli olan Bonapartist krallık[40]a geçmek zorunda kaldı. Prusya’nın Bonapartizm’e geçişine gelince.. gerçekten, Almanya’da da devlet, içinden çıktığı sosyal alt yapının bir mahsulüdür. Prusya’da bugün güçlü olan bir toprak soyluluğunun yanında oldukça genç ve hele çok korkak bir burjuvazi vardır. Bu burjuvazi bugüne kadar ne Fransa’da olduğu gibi siyasî iktidarı doğrudan doğruya, ne de İngiltere’de olduğu gibi az çok dolaylı olarak elde etmiştir…”[41]

 

İstanbul Türk-Alman Kültür Enstitüsü yöneticisi Eckart Plinke, Ali Sirmen’in sorularını şöyle yanıtlıyor:

 

“… Hitler, kitabındaki (Mein Kampf) tezlerin birçoğuyla Alman burjuva ve küçük burjuvasının çok geniş bir kesimiyle uyum içindeydi… Gelişmekte olana, politik yenileşmelere, başka ırklara karşı hoşgörüsüzlük… çok yaygındı… Alman ulusunun kültürel geçmişi nedeniyle buna (hoşgörüsüzlüğe) daha yatkın olduğunu… söyleyebilirim. Kanımca bu, Almanların realite ile olan bozulmuş ilişkisinden geliyor… Almanya’da bir burjuva devriminin gerçekleştirilmemesi, Almanların aslında kendi içinde çok olumlu olan kültürel hizmetlerine etkisinde, psikolojik yaşamlarında ve politik gelişmelerinde olumsuz etki yapmıştır, bence. Alman romantizminde ve idealizminde kendini en belirli şekilde gösteren realiteden uzaklıktan söz ediyorum. Bize Alman düşünce tarihinin bu döneminden (Hitler döneminden) gerçeği itme (bastırma) eğilimi kalmıştır… Bütün bunlara Almanya’nın, İngiltere ve Fransa’nın aksine politik birliğe ve ulusal bilince çok geç ulaşmasını katmak gerek. Tarihte geç elde etmenin yarattığı bu kompleks, ortak (kolektif) bilinçte ayrıca bir güvensizlik oluşturdu… İşte benim Almanya’daki burjuva ve küçük burjuvayı kınamanın nedeni bu: insanların ortadan kaybolmaları olgusuyla ve bir takım konsantrasyon kamplarının varlığına dair belirsiz bilgilerle yetinmeleri ve soru sormayı ileri götürmemeleri…”[42]

 

Akıl her yerde birdir. “Siyasî iktidarı egemen sınıfın elinde bırakarak feodal sosyal yapıyı bir doğal evrimle değiştirmek mümkün müdür?” diye haklı olarak soruyor, N. Todorov.[43]

 

Bilerek mi söyledi, bilmeyerek mi, pek kestiremedim. Ama Nato’nun eski Başkomutanı ve bugün Reagan’ın Dışişleri Bakanı General Haig, “Türkiye’yi Almanya’nın eline terk etmeyeceğiz!” gibi bir laf etmiş. Bir senatörün “Türkiye’nin ekonomik çıkmazdan kurtulması için Amerika’nın üstlendiği rolün icaplarını Almanya yerine getirebilir” sözlerine cevap veren General Haig, “Bu kesinlikle olmaz” demiş (Hürriyet, 11 Ocak 1981). Yani General, geçmiş zamanlarda Fransa ve İngiltere’nin hatalarını tekrarlamayacağız demek istemiş olmalı; “Olmalı” diyorum, çünkü şimdi kısa kısa sıralayacağım haberler, bu demeci fazlaca pekiştirir nitelikte görünmüyor.

 

“SPD özel temsilcisi olarak Ankara’da hükümet yetkilileri, CHP çevreleri ve bu arada CHP eski genel başkanı Ecevit ile görüşmelerde bulunan milletvekili Ludwig Fellermaier… Sayın Ecevit biz Almanlar için daima bir lider olarak kalacaktır… Sayın Ecevit istediği zaman, istediği saatte Almanya’yı ziyaret edebilir… Dostlar birbirlerini böyle bir çağrı olmadan da görürler.”[44] (Cumhuriyet, 5 Kasım 1980)

 

“Alman muhalefet milletvekillerinden bir heyet Demirel ile görüşecek. Milletvekili Werner Marx’ın başkanlık edeceği Hristiyan Demokrat Parti (CDU) heyeti, diğer AP yetkilileri ile temaslarda bulunacak…” (Milliyet, 5 Kasım 1980).

 

“… Werner Marx, dün temaslarına başlamıştır… Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ile görüşmüştür… 20 yıldan beri Türkiye’ye sık sık geldiğini anlatan Marx, “ziyaretim süresince birbirinden ayrı düşünen kimselerle görüşeceğim… Türkiye’de olup bitenleri anlamaya çalışacağım” demiştir. Ecevit de yaptığı konuşmada, Türk ve Alman ulusları arasında tarihî bir dostluk olduğuna değinmiş[45], “son zamanlarda partiler arası ilişkilerle yeni boyutlar kazanan bu dostluğun Sayın Marx’ın ziyaretleriyle daha da gelişeceğine inanıyorum” diye konuşmuştur…” (Milliyet 4 Aralık 1980).

 

Anlaşıldığına göre Sayın Marx, burasını yirmi yıldan beri komşu kapısı yapmış Devam edelim.

 

“…Demirel ile yaptığı görüşmenin olumlu geçtiğini, ancak bu konuda ayrıntılı bilgi veremeyeceğini de belirten Marx,” Polonya, Irak-İran, Suriye, Ürdün’den… de lâf etmiş… (Milliyet 5 Aralık 1980). Turhan Fevzioğlu ile bile görüşmeyi ihmal etmemiş (Cumhuriyet 5 Aralık 1980).

 

“Türkiye’ye yapmış olduğu ziyareti tamamlayan Avrupa Parlamentosu raportörü Avusturyalı parlamenter Ludwig Steiner, dün Türkiye’den ayrılmıştır.” (Milliyet, 10 Ocak 1981).

 

“Türkiye’deki üye sendikaların durumunu incelemek üzere dün Ankara’ya gelen Uluslararası Kamu Görevlileri Federasyonu ve Alman Genel Hizmet ve Ulaştırma İşçileri Sendikası Genel Başkanı Heinz Kluncker[46] bugün CHP eski Genel Başkanı B. Ecevit ve AP Genel Başkanı S. Demirel ve Türk-İş’e bağlı bazı sendikalarla görüşecektir” (Cumhuriyet 11 Ocak 1981). Görüşmüş ve tutuklu sendikalar hakkında bilgi almış. Çalışma Bakanı Turan Esener’i de ziyaret etmiş (Cumhuriyet, 12 Ocak 1981).

 

Zengin ülkelerin sendikacıları da “göbekli” oluyor, Kluncker gibi. Bunu, gazetelerde çıkan fotoğrafları kanıtlıyor. O da, Afganistan, Güney Amerika, Friedman… gibi laflar karıştırmış… (Cumh., 14 Ocak 1981).

 

“Türkiye’de insan haklarının durumu üzerinde incelemelerde bulunmak amacıyla altı parlamenter ve bir sekreterden oluşan FAC Parlamento heyeti yarın Ankara’ya gelecektir. Almanya’nın Türkiye’ye yapacağı ekonomik yardım, Türkiye’nin demokrasiye dönüşü… Heyette iki CDU, üç SPD ve bir de IDE mensubu bulunuyor.” (Cumh., 1 Mart 1981)

 

Bu kişiler FAC Meclisi’nin “dışişleri, ekonomik işler ve kalkınma faaliyetlerini ilgilendiren komisyonun üyeleri” imişler. Bunlar Savunma Bakanı Halûk Bayülken, Dışişleri Bakan Vekili İlhan Öztrak ve çeşitli sair Bakan ve üst düzeydeki Askerî komutanlarla temaslarda bulunup brifinglerde hazır bulunacaklardır. Tabii bu arada Demirel’le Ecevit de var… Ve daha kimler yok ki, Çağlayangil’den, Menteşe’den, Nuri Bayar, Esat Kıratlıoğlu’ndan…, görüşecekleri arasında? (Milliyet, 3 Mart 1981).

 

Ve ertesi günü: “FAC Parlamentosu temsilcilerinden oluşan…, Dışişleri Komisyonu sözcüsü CDU’lu Mertes’in başkanlık ettiği heyet, Ankara’daki temaslarına dün başladı… Mertes ise, sorgulama gibi bir amaçları bulunmadığını[47] belirttikten sonra, Türkiye ile FAC arasındaki geleneksel dostluğa atıfta bulundu… Konuk heyet üyeleri, bu sabah Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun ile görüştükten sonra, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin durumuyla ilgili bir brifinge katılacaklar. Bunu AP lideri S. Demirel ve CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa eden B. Ecevit’le yapacakları görüşmelerden sonra heyetin Hristiyan Demokrat üyeleri kendi başlarına Demirel’i ziyaret edecekler. Benzer şekilde Sosyal Demokrat üyeler de Ecevit’i ziyaret edecekler[48]…” (Cumh., 4 Mart 1981)

 

Aradan dört gün geçiyor ve Sayın Alois Mertes bu kez Celâl Bayar’ı ziyaret ediyor. Gazetelerdeki fotoğraflarından her ikisinin gündüz gözü kara gözlük taktıklarını görüyoruz, konuşurlarken. Meğer konuğun kolundaki saati yirmi üç yıl önce Celâl Bey armağan etmişmiş… Heyet üyeleri, Fener Patriği I. Demetrius’a da çeşitli sorular yöneltmişler. O da “Türk Ulusu, demokrasi, Kemal Atatürk, 12 Eylül…”ü yan yana dizmiş. Ermeni Cemaati ruhanî lideri Başpiskopos Şnork Kalustyan da, Alman parlamenterlerin Türkiye’ye faydalı olmak için geldiklerini bildirip “Memleketimizle ilgilendikleri için teşekkür ederiz” demiş. Konuk parlamenterler, Kalyon Oteli’nde bir grup Cumhuriyet Savcısı ile yemek de yemişler. Ama bütün bu ziyaretlerin ağırlık merkezini yine de Celâl Bey teşkil etmiş (Cumh., 8 Mart 1981).

 

“FAC Savunma Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyet bugün Ankara’ya geliyor. Alman heyetinin Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı yetkilileriyle yapacağı temaslar…” (Cumh., 4 Mayıs 1981)

 

Peki, bu yoğun trafik neyi ifade ediyor? Haig’in hiçbir şeyin farkında olmadığını mı? Buna pek ihtimal veremeyiz. Sayın General’in kendisi tarihi unutmuş olsa bile arkasında koskoca, “tarih bilen” Pentagon, Beyaz Saray ve de… CIA örgütleri var. Şu halde, son savaştan sonra Amerikan Corporation’larının vassal’i durumuna düşmüş Alman burjuvazisine[49], “geleneksel pay” olarak Türkiye bırakılmış olmalı, eskiden olduğu gibi…

 

Bu burjuvazi de, yeni “Enver”ler bulma peşinde, Türkiye’de… Mamafih bu arayışta Almanların yalnız olmadıklarını hemen vurgulamak zorundayım. Evet, Almanya Küçük Asya’da oynayabilir, topu hiçbir surette Körfez’e atmamak, hattâ bunu yapmaya yeltenenlerin karşısına dikilmeyi vaat etmesi kaydıyla. SPD ise buna çoktan razı gibi görünüyor.

 

Oyunun kaidelerinde de, yüzyılın başından beri bir değişme yok. Stiff, penaltı (penalty) cezasını gerektirmiyor. Böyle olunca da “… diplomatik temaslar, Türkiye’ye karşı tezgâhlanan oyunlarda bir dost kazığı’nı ortaya çıkardı. Batı Almanya Sosyal Demokrat Parti başkanı ve birçok Avrupa ülkesinin iktidar partilerinin üyesi Sosyalist Enternasyonal örgütü başkanı Willy Brandt’ın Kıbrıs konusunda Papandreu çizgisinde faaliyet gösterdiği saptandı.” (Hürriyet, 23.2.1982). Türk hakemler düdük çalıyorlarsa da aldıran yok, oyun sürüyor.

 

Ama Brandt’ın başı serin mi? Hiç de değil. Bugün “B. Almanya, üstünlüğü, rahatlığı sona eren bir dönemi yaşıyor: tükenme sınırındaki iktisadî mucizesi, çekim gücü (takati) zayıflamış kurumları ve Doğu-Batı gerginliği arasında gidip geliyor.”[50] “Alternatif hareketler diye adlandırılan, yani, alışılagelmiş sağ ve sol siyaset anlayışlarından farklı, geleneksel kuramların dışında yeni yaşam biçimleri oluşturmaya, çevre korumaya ve barışçılığa yönelik akımlar B. Almanya’da öbür Batı ülkelerinden daha güçlü. Etkinlikleri yalnızca gençlikle sınırlı değil. Kadınlar, din adamları, köylüler, orta sınıf, genç işçiler, her türlü siyasal partinin üyeleri söz konusu akımların ve hareketlerin içerisinde yer alıyorlar. Bu ise alışılagelmiş siyasal davranış ve kalıpları allak bullak ediyor. Bütün yerleşmiş siyasal kurumlar, toplumsal kurumlar tedirgin. ‘Alman mucizesi’, sanayileşmenin erdemleri, ‘Alman disiplini’, ‘çok çalışmak’ bu akımlara katılanlar için vazgeçilmez ahlâkî değerler değil. Ve bu insanlar giderek sol ya da sağ kurumlaşmaların çekim alanının dışına çıkıyor, kültür içinde, boyutları genişleyen bir alt kültür oluşturuyorlar…”

 

“Willy Brandt karşı seçenek akımlarına hoşgörüyle bakılmasından yana… Helmut Schmidt ise teknokratik ve Prusyalı yapısıyla irkilerek bakıyor. Onlarda sorumsuzluğun, düşselliğin ve duygusuzluğun izlerini görüyor olmalı ki ‘Alman mucizesi’ adına katı ve sert bir tutumla üstlerine gidiyor…”[51], tıpkı Bismarck gibi.

 

Almanya’da odaklanan bu tür barışçı hareketler sadece Prusyalıyı mı düşündürüyor? Onun arkasındaki başka büyük güçler bundan kaygı duymuyorlar mı? Elbette ki duyuyorlar ve böylece de Nazi hortlağı izahını buluyor.

 

Şimdiye kadar W. Brandt ve şerikleri için hep başkalarını konuşturmuş olduk. Bazen oldukça sert yargılara varan bu kişilerin birer “kuyruk, acısı” olup tarafsızlıktan duygusal mülâhazalarla ayrılmış olabileceklerini düşünerek bu kez Avrupa sosyal-demokrasisinin büyük şampiyonlarının bizzat kendilerine kulak vereceğiz. Bunlar, Willy Brandt ve başını çektiği “Sosyalist Enternasyonal”in öbür iki temel adamı, İsveç Başbakanı Olof Palme ile Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky, sosyal-demokrasi ve Sosyalist Enternasyonal üzerindeki görüşlerini, her birinin öbür ikisine hitaben yazdığı mektuplarda ve bir araya geldiklerinde de, teati ettikleri sözlerle belirtiyorlar. Şimdi bunlardan bazı parçalan aynen aktaracağım.[52]

 

Kitap, adları belirtilmemiş yayımcıların Ağustos 1975’te kaleme aldıkları ve “Kuramda ve uygulamada demokratik sosyalizm” adını verdikleri bir önsözle başlıyor. Önce buna bir göz atalım.

 

“SPD’ye oy verenler arasında kuramda ve uygulamada demokratik sosyalizm üzerine bir seri yapıt yayınlamak düşüncesinin doğduğu dönemde Alman Cumhuriyeti bir reformlar eğilimi içindeydi… Federal Cumhuriyet’te toplum daha liberal oluyordu. Yeni sol, kuram arzusunu ifade ediyor ve sosyal-demokrat ve liberal oy verenler kuşağı içinde çeşitli yaşlılarla diyaloğu arıyordu. Böyle bir isteğe cevap verebilmek için tüm iştirakçiler kendi öz kuramlarının temellerini yeni baştan gözden geçirmeliydiler. Başka deyimle, demokrasinin artık kendi kendine yürüdüğü varsayılamaz olmuştu; yeniden sürekli bir terakkiyi gerektiriyordu.”

 

“Bugün, tam serinin ilk üç cildinin yayına hazır ve daha başkalarının da hazırlanmakta olduğu bir zamanda, bu girişimin yayımcısı ve bunda işbirliği yapanlar, 1970’lerde başlayan yeni bir politik manzarayı karşılarında buldular. Rakkasın bir geri dönüş hareketiyle, Federal Almanya ve Batı Berlin’de bir nevi kontr-reform hareketi kendini gösterdi. Bu eğilime birçok etken dâhil olmuştu: muhafazakâr ve tutucuların gayretleri, enerji fiyatları krizi ve dünya ekonomik çöküntüsü. Ama aynı zamanda, demokratik solun kendisinde bile şüpheler uyandıran bir takım karışıklıkları, kuramsal aşırılıkları, takip edilen politik çizgide eksiklik ve hataları da saymamız gerekir. Bir kez daha farklı bir tutum içine giren genç işçilerde bu öyle değilse bile liseliler ve öbür öğrenciler arasında bir yeni muhafazakârlık kendini gösteriyor ve ilk kez bugünün genç sosyalistleri sayıca kuvvetli bir ters akımla karşılaşıyorlar. Bu akıma kendini kaptırmış olanlar arasında kimi oportünizm, kimi de daha üstün nedenlerle böyle davranıyor ve bunlar, 1969’un bir yüzeysel gözlemcisinin ispatlanmış gibi gördüğü gençliğin solla yekvücut olduğu tezini çürütüyor. Bu arada, Savaş Birlikleri’nin genç üyeleri, yeniden doğmuş bir hamiyetle yüzlerini kılıç darbeleriyle çizdirip bu izleri geleceğin “elit”inin işareti olarak gösteriyorlar. Bu nedenle, demokratik sosyalizmin kuramları özellikle politikanın pratik gereklerine uydurulmalıdır…” (s. 10-1)

 

Yani, yayımcıların bu sarih ifadesine göre, bayraktarlığı büyük gürültüyle yapılan işbu “demokratik sosyalizm”in belli bir kuramı, doktrini yokmuş, oylar, neidüğü belirsiz bir “ortanın solu”na veriliyormuş. Aksiliğe bakın ki tam kuram kurulacağı zaman, Korps hortluyor!… Hortladığına göre de artık kuram gereği kalkmış oluyor, “politikanın pratik gerekleri” yeterli sayılıyor. Devam edelim.

 

“Hiçbir parti, nasyonal-sosyalistlerin diktatörlüğüne mukavemette daha kararlı ve daha inatçı olmamıştı. Üyeleri arasında çok kişi hürriyet aşklarını toplama kamplarında ya da zorunlu hicret yollarında hayatlarıyla ödemişlerdi.” (s.13)

 

Son cümleler doğru olmakla birlikte bütün tarihler, Hitler’in başarısının amilleri arasında işçilerin ve sosyal-demokratların kayıtsız kalışlarının bulunduğunda müttefiktirler. Ortada bir demokratik ve… demagojik yalan var, demektir.

 

“Federal Cumhuriyet’in organik yasalarını hiçe sayarak demokrasiyi bitmemiş halde bırakan özel kapitalizm sistemi ile Hitler’in nasyonal-sosyalizminde yaptığı sosyalizm kavramını sahteleştiren totaliter devlet kapitalizmi arasında demokratik sosyalistler, bir üçüncü çözümün fikir ve bunun kademe kademe gerçekleşmesinden, demokratik hürriyet, adalet ve dayanışma (tesanüt) çerçevesi içinde somut sosyalizmden vazgeçmemektedirler. Bir camit ideoloji ve hatta bir felsefe (Weltanschauung) olmamış olan bu sosyalizm, buna karşılık, bireylerin fikrî birliğine dayanır.”

 

“Bununla birlikte sosyal-demokratlar, tartışma, karar ve programlarında bu hedefin birçok noktada çok müphem kaldığını kabul etmelidirler. W. Brandt’ın tekrarından bıkmadığı gibi bu, daha çok bir ‘prensip umudu’ olmuştu. 1959 Godesberg Programı dahi, “sosyal demokrasi” ile “demokratik sosyalizm” terimleri arasında tereddüt etmiştir. Bu konuda soru yönelten yeni üyelere az çok her zaman bu iki ifadenin aynı anlama geldiği yanıtı verilir…” (s. 14)

 

“1965’ten sonra SPD’ye girmiş genç kuramcılar kuşağı da, öbürleri gibi, her gün daha çok devrim aleyhtarı reformcu bir parti karakterine bürünmektedir. SPD’ye, Bundesrat’da henüz tekabül eden çoğunluğu haiz bulunmayan Hür Demokratlar’la koalisyonun yüklediği hükümet sorumluluğu, bu eğilimin gelişmesinde büyük etken olmuştur…” (s. 15)

 

Yayımcılar kısaca şunu demek istiyorlar: ideoloji ve felsefeden yoksun, mahiyeti bir lâf salatasıyla anlatılmak istenen Alman sosyal-demokrasisi, “tutucu” dememiş olmak için “reformcu” bir nesne imiş. Bunun günahı da, koalisyon ortaklarının boynundaymış…

 

Şimdi aşağıda içinden parçalar aktaracağım mektuplar, bu doğru sözlü yayımcıları hiçbir surette yalanlamayacaklar. Aksine, onların bu yönde söylediklerine çok şey ekleyecekler.

 

  1. Brandt’ın O. Palme ve B. Kreisky’ye 17 Şubat 1972 tarihli mektubundan:

 

“…Bildiğiniz gibi 1959 Kasım’ında bir temel tartışmadan sonra SPD, Godesberg Programı’nı benimsemişti. Bu program, içte olduğu kadar dışta da başarılı olmuştu; sosyal-demokrasiye önyargılarını dağıtmak, daha güçlü olmak ve Bund hükümetini üstlenmek olanağını sağlamakta yardımcı olmuştu. Ama ancak on yıl geçtikten sonra birçok yurttaşın aklında Godesberg programlarından ancak birkaç yüzeysel görünüm ya da birkaç klişe kalmıştı.

 

Böylece de Godesberg hakkında çoğu kez çok yavan şeyler söylenir oldu: bunlara göre SPD-herhalde seçim mülâhazalarıyla – bu kongrede, sosyalizasyona sihirli inancı ardına atmakla yetinmişti ve nihayet Millî Savunma lehine resmî açıklamada bulunup Kiliselerle barışmıştı. İdeolojiden kurtulup pragmatizme sapmıştı. Ayrıca dünyanın bir metafizik telâkkisinin (Veltanschauung) partisi olmak istemediğini tasrih etmişti. Bütün bunlar doğrudur şu şartla ki, halkın partisi olarak (bizim CHP’nin iddia ettiği gibi), aynı inanışları paylaşan bir topluluk olmaktan vazgeçmediğimiz eklensin.”

 

“…Biz orada (Godesberg’te) sosyal-demokratların ya da, aynı anlama gelen demokrat sosyalistlerin ‘içinde her insanın kişiliğini serbestçe geliştirebileceği ve topluluğun üyesi olarak beşerin politik, ekonomik ve kültürel yaşamında işbirliği yapabileceği’ bir toplum yaratmayı amaçladığını ifade ettik. Biz, hürriyet ve adaletin karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırdığı düşüncesinden hareket ettik. Sosyalist hareketin temel değerleri… hürriyet, adalet ve dayanışma (tesanüt)[53] olarak tarif edilmişti. Bundan sonra da Avrupa’da demokratik sosyalizmin ‘köklerini Hristiyan[54] ahlâkı, klâsik hümanizma ve felsefesine daldırdığını’ ve son ve kesin gerçekler ilân etme iddiasında olmadığımızı anlamıştık. Tavrı, ‘dinî felsefeler ya da gerçeklere karşı anlayışsızlığın, hatta ilgisizliğin ürünü değildir. O insanoğlunun üzerinde ne politik partinin, ne de devletin söz söyleme yetkisi bulunan inançlar konusunda vermiş olduğu kararlara saygıdan doğmuştur.’…”

 

“Biz, – SPD – düşünce serbestliği partisini ilân ettik, çeşitli dindar ve entelektüel[55] ailelerden gelen bir insanlar topluluğunu temsil ettiğimizi ifade ettik. Bunların anlaşmaları ahlâkî konuda müşterek temel değerler ve eş politik hedefler üzerine dayanır. Ve bu bahsin sonunda sosyalizmi ‘hürriyet ve adalet, bunların korunması ve bunlara lâyık olmak için mücadele etmeyi amaçlayan uzun vadeli bir görev’ olarak tarif etmiştik”.

 

“Doğrusunu isterseniz bugün bunların neresinin değişmesi gerektiğini pek kestiremiyorum… Benim için bunun hâlâ doğru olduğundan çok, yeterli olup olmadığıdır. Üçlü – Hürriyet, Adalet (Eşitlik), Dayanışma-Kardeşlik – kavramı, bizlerin, Aydınlanmalar Asrı’nın vârisleri olduğumuzu açıkça göstermekte olup bundan utanmak için neden yoktur. Mamafih bu nokta üzerinde görüş teatisinde bulunup sonuçları somutlaştırmaya değer. Bu çerçeve içinde tesanüt kavramına bir kilit rol atfetmek gerekir[56]…” (s. 20-2).

 

“Devlet’e karşı kötü bir niyetle iyi politika yapılmaz. Sosyal-demokratlar iktidarla tabii ve gerginlikten kurtulmuş ilişkiler içinde olmalıdırlar. Bruno Kreisky bir gün iktidarın sadece denetlenmesi gerektiğine değil, bunun aynı zamanda ahlâk tarafından[57] tayin edilmesinin önemli olduğuna işaret etmişti.” (s. 26)

 

“Kasım 1971’de Bonn’da partimizin fevkalâde kongresinde Devlet kavramını tetkik etmiştim. Konuya dönerek bazı kuramları formüle edip bunları görüş alışverişimize ithal etmek isterim”:

 

“1. Bugünkü haliyle insanların arasında, dünyanın bugünkü hali içinde demokratik Devlet de, kuvvetli bir yapıya malik olmadan örgütlenemez. O, hükümranlık haklarına sahip olup bazı kesinlikle saptanmış hallerde, ülkede barışı sağlamak, hukukî Örgütü korumak ve cinayetlerin üstüne gitmek için kuvvete başvurulmalıdır.”

“2. Meşru müdafaa gibi bazı aşırı durumlar dışında[58], sadece Devlet ve onun uzuvları kuvvet kullanmaya yetkilidir, bunlardan başka hiç kimse bu hakka sahip olamaz…”

“3. Teyakkuz halinde ve demokrasi düşmanlarının üstüne gitmeye hazır olan Devlet’imizin, seçimler ve yasal tayinler tarafından verilmiş inanç ve consensus üzerine dayanan bu yetkeye ihtiyacı vardır. Yetke hesabı verilmelidir ve geri çekilebilir. Ahlâkî niteliği ve entelektüel düzeyde iyi niyeti ile kendini haklı çıkarmalıdır…” (s. 27)

 

“Çıkan yaz içinde Tutzing Protestan Akademisi’nin siyasî kulübünde verdiğim bir söylev vesilesiyle, politik aksiyonunun tek dürtüsünün insan olduğunu söyleyen konuşmacının belli bir şüphecilikle karşılanmayı beklemesi gerektiğini söylemiştim…” (s. 29)

 

Bu mektupta Brandt, baklayı resmen ağzından çıkarıyor. Neymiş sosyal-demokrasinin dağıtılması gereken önyargıları? Sürekli olarak diline virt ettiği “dayanışma-tesanüt” kavramının Wilhelm Almanya’sından beri Alman ideolojisinin malı olup memleketimize Tekin Alp tarafından ithal edildiğini, korporatif devlet yapısının bu öğesinden Gökalp’in de etkilenmiş olduğunu ilerde ayrıntılarıyla anlatacağım. Şimdilik Brandt’ın, Wilhelm çağını devam ettirdiğini vurgulamakla yetiniyorum.

 

Ayrıca, işler hep “Hristiyan ahlâkı”, “Protestan Akademisi” çerçevesi içinde dönüyor. Haydi, Katolik Kreisky idare ediyor diyelim. Ama Müslüman “yeni Enver”ler bu ortamda nasıl barınırlar?… Devlet’e ceberut olma imkânını verecek olan “kesinlikle saptanmış haller” hangileridir ve kimin tarafından saptanıyor?…

 

Bakalım şimdi O. Palme, “Aziz Willy ve aziz Bruno”ya 17 Mart 1972’de neler yazmış.

 

“… Sosyal-demokrasi, toplumu idare etmekle görevli bir parti olmaktan öteye, görevimiz bu toplumu değiştirmektir…” (s. 33).

 

“Bugünkü toplumun, savaştan sonrakinden daha ‘politize’ olduğunda şüphe yoktur. Kendi temel sorunlarımıza karşı insanlığın tümüne ait konular üzerinde insanların vicdanı daha sivri hale geldi. Ama aynı zamanda bir ‘apolitik’ eğilimin, politikayı, politik çalışma ve temsilî demokrasiyi aşağılamanın varlığı kaydediliyor… Çeşitli yanlardan bizim, parlamento ve siyasî derneklerde, önemsiz işlerle uğraştığımız iddia ediliyor. Politikacılar… temel sorunları ihmal etmekle ve bu alanlarda açık ve kesin tavır takınmamakla suçlanıyorlar…” (s. 34)

 

“…Demokratik sosyalizm… dayanışmadan çok şey bekliyor…”[59] (s. 37)

 

Alman sosyal-demokrasisinin Kuzey komşusununkiyle ortak yanları meydana çıkıyor, bu mektupta. Önce, birtakım lâflar ederek hiçbir kesin şey söylememe müşterek niteliği derhal göze çarpıyor. Örneğin Palme, bir “toplumu değiştirmek”ten söz ediyor. Ama bu değişmenin ne yana doğru olacağına dair herhangi bir icazda bulunmaktan özenle kaçınıyor. Kendilerine yönelen suçlamaları da kabullenir hali görülüyor…

 

Bu “dayanışma-tesanüt”ün bir müşterek öğe oluşu da vurgulamaya değer.

 

Keza, sosyal-demokrasi’nin “devrimci akrobasilerle kaybedecek vakti” bulunmadığını söyleyen Palme, “toplumu ıslah etmek için yapacak çok işleri olduğunu” ekliyor (s.43), bunların neler olduğundan yine hiç söz etmeden.

 

  1. Kreisky’nin öbür iki “aziz”e 2 Mayıs 1972 tarihli mektubunda ise:

 

“Partinin kapılarını her yönde açık tutmalıyız: sosyal-demokrasinin hedeflerinin tümü bölünmez değildir[60], zira çok kişi, programımızın tümüyle mutabık olmadan bizimle yolun bir kısmını kat etmeye, birçok sorunun çözümüne bizimle çalışmaya hazırdır…” (s. 54-5)

 

“Büyük Fransız liberal demokratı Edouard Herriot bir gün demokrasiyi, onu ancak sürekli hareket halinde tutarak, yani onu geliştirerek pekiştirilebileceğini söylemişti…” (s. 56)

 

Vaktiyle Mevlânâ (“bazâ baza her ançihesti bazâ – gel gel, her kim olursan ol, gel”) ve sonradan CHP’nin yaptığı gibi kapıları toprak ağası, bunun kasabadaki uzantısı avukat, doktor, mümessil-komisyoncu…ya, ve de yer kalırsa, (usulen) işçiye (halk’a) açıyor demektir, Bruno. Herriot’ya gelince, bu ünlü zatın gerçek kişiliğini biraz aşağıda ortaya sereceğim. Bununla birlikte Kreisky’nin, öbürlerinde görülmeyen bir içtenliğe sahip bulunduğu da gözleniyor: “Bizim Viyana programı şunları ifade ediyor: ‘Sosyalistler bir sosyal örgütlenme, yani yaşam koşullarının ve insan kişiliğinin serbest gelişmesine götüren insanlar arası ilişkilerin örgütlenmesini istemektedirler. Onlar sınıfları ortadan kaldırmak ve sosyal mesai ürününün âdilâne dağılımını istiyorlar. Sosyalizm, sınırlamasız politik, ekonomik ve sosyal demokrasidir. Sosyalizm, gerçekleştirilmiş demokrasidir’…” diye yazıyor (s. 53).

 

  1. Palme’nin, Brandt’ın izinden giderek “demokratik sosyalizm köklerini Hristiyan ahlâkı, klâsik hümanizma ve felsefesine daldırmaktadır” dediği gibi (s. 44), B. Kreisky de “… Sosyalistler, bir dinî inanç ve lâdinî bir felsefeye bağlanmayı her insanın iç âleminin esası olarak görürler. Bu temel tavır, Kilise ile sosyalist hareket arasında yeni münasebetler saptamıştır” demektedir (s. 61). Bu münasebetlerin nasıl olması gerektiğini de ayrıca söylüyor Şansölye.

 

17 Eylül 1972 tarihli mektubunda Marx’ı (bir sosyal-demokrat olarak) çürütme yolunu tutan W. Brandt, mutat lafazanlığıyla diyalektik, çelişki… Hegel’den dem vurduktan sonra şunları söylüyor bize: “Yeni bir çağın fecrinde, ‘büyük güneş tutulması’ndan sonra, Auschwitz ve Hiroshima’dan sonra, Nürnberg ve My Lay’dan sonra, insanoğlunun ne kadar barbarlığa sapabileceğini biliyoruz artık…” (s. 71). Evet, yanlış okumadınız: Brandt, Auschwitz toplama kampındaki facia ile Nazi savaş suçlularını cezalandıran Nürnberg Uluslararası mahkemesinin kararlarını bir kefeye koyuyor! Yani solcu Alman ya da Yahudi’ye reva görülen zulmün eşi Keitel, Jodl, Ribbentrop, Rösenberg…’e yapılmışmış… Bir şey eklemeden devam edelim.

 

Amerikan Demokrat Parti’nin ünlü iktisatçısı J. K. Galbraith, Economics, peace and laughter adlı kitabında, sosyalizm anlamı üzerinde bir not düşüyor:

 

“Sosyalizm tabiri, hiç değilse son canlanmasına kadar, bir anlam belirsizliği içinde bulunuyor, zira muhafazakârlar, devletin hoşlarına gitmeyen bütün fiillerini sosyalist olarak damgalamaktadırlar. Liberaller de, serbest teşebbüsün işlemesi için sosyalist hareketlerin gerekli olduklarını şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ifade etmektedirler. Bu makalede ‘sosyalizm’ sözcüğünü, Profesör Milton Friedman’ın ya da Wall Street Journal’ın yapacağı gibi ama National Review’ya nazaran daha sınırlı ve daha az korkutucu manada, büyük sosyal etki veya kontrol sağlayacak kadar geniş bir sanayi ya da firmanın sermaye yapı veya düzeni içinde devlet tarafından oluşturulan bir durumu ifade etmek üzere kullandım. Bu tür sosyalizm sosyalizmdir”, diyor Galbraith, kendine göre betimlemesinde.[61]

 

Yukarda söylediğim gibi B. Kreisky, içtenlik ve çekingen tavırla dahi olsa, bazı meselelere değinmesi bakımından diğer ikisinden farklı bir sima olarak beliriyor. Kreisky ezcümle uluslararası-çok uluslu şirketlerin rollerine (s. 57), Gaibraith’ın A.B.D.’nde nasıl batağa saplanmış ekonomik büyük ağalarının firmalarının millîleştirilmesini talep etmeleriyle alay ettiğine… değiniyor. (s. 88) ve şöyle diyor, 8 Mayıs 1983 tarihli mektubunda:

 

“… Bir sorun ortaya çıkıyor: sistemi koruma eğiliminde olan bir reformu, onu değiştirme eğiliminde olandan nasıl ayırt edeceğiz?… Bazı sol düşünürlerin bile artık reform konusunda yepyeni bir tutum içine girdiklerini görmek ilginçtir. Bu bakımdan sosyal-demokrasi, görüşüme göre, sözcüğün klâsik anlamıyla bir devrimci gücü temsil etmeyi bırakıp geniş ölçüde bir muhafazakâr harekete dönüşmüştür.” (s. 93-4) Katolik Şansölye günah, çıkarıyor. Devam edelim onu dinlemeye.

 

“İstihdam politikasının çerçevesinden geniş, ölçüde taşan bir başka sorun da yabancı işçiler sorunudur. Birçok sanayi Devletinde, işçilerin %10 ilâ 40’ı başka ülkelerinkiler, çoğunlukla Avrupa Güney’ininkilerdir. Bunların arasına birçoğu kısa süre için gelmediklerine göre belli bir imtisas süreci vaki olacaktır. Sosyal-demokrat olarak bunu kabul ettiğimi belirtmeye gerek yok. Gelecek kuşak içinde, Avrupa sanayi Devletlerinde işçi topluluklarına bu süreç bir yaratıcı damga vuracaktır. Biz Avusturyalılar, bu olguyu iyi biliriz: Viyana’nın birçok ilçesinin tamamı vaktiyle yabancı işçilerle meskûndu; örneğin ünlü Ziegelböhm’lerin (Bohemya kiremitçileri) yaşadıkları, çok sayıda gelenekli ‘Favoriten’ mahallesi. Avusturya’nın birçok ilinde ve daha başka ülkelerde geçmişte buna benzer imtisas olaylarına tanık olunmuştur.” (s. 99-100) Yani, diyor Şansölye, yabancılar içimizde eriyecek olursa, bir sosyal-demokrat hoşgörüsüyle ses çıkarmayız… Öbürlerini bilmem ama Türkmen’i Bizans bile eritememişti!…

 

30 Temmuz 1973 tarihli mektubunda W. Brandt, “hayatın kalitesi”, insana dönük politika, insan gereksinimleri… gibi lâfazanlıktan (s. 123-6) sonra sistemi değiştirme yanlısı genç sosyalistlere çatıyor, bunların “mülkiyet koşullarının değişmesi, beşer yaşamının düzelmesinin kesin manivelâsı olup gerisi, mevcut sistemi pekiştirmek için şarlatanlıktan başka bir şey değildir”, düşüncesini eleştiriyor (s. 129-30), şunları da söylüyor:

 

“Son yıllar zarfında, sosyal politikanın AET düzeyinde tezahür ettiğini ve ‘Sosyal Birlik’i hazırlamaya başlamanın gerektiğini çok kez tekrarladım. Böylece de Paris konferansında Alman inisiyatifi alındı. Bu bapta, Avrupa sendikaları federasyonunun kurulmasından sonra, sosyal-demokrat partilerin işbirliğinin daha etkin olmaya başladığını kaydetmek önemlidir. Doğruca sosyal politika çerçevesini aşıp sair sosyo-politik alanlara yayılıyor, mahallî politikayı ve özellikle ekonomik politikayı ihata ediyor. Gerçekte, bir müşterek telâkki oluşturmak… eğilimindeki çabalarla ilgilenecek kadar ileri gidiyor…” (s. 133).

 

  1. Palme, 29 Nisan 1974 tarihli mektubunda tuhaf lâflar da ediyor: “İki süper güç dünyada hükümranlıklarını icra ediyorlar. Siyasî ve askerî kuvvet potansiyeli her gün daha fazla ellerinde toplanıyor ve bu arada da sermaye uluslararasılaştırılıyor ve bir yüksek çokuluslu finansın denetiminde toplanıyor… Bunlar iki farklı siyasî sistemi temsil ediyorlar…” (s. 1974) Bundan sonra Palme, saf kapitalist bir toplum olan ABD’ni, Vietnam’daki ve Lâtin Amerika’daki tutumunu, dogmatizm ve bürokrasi içine saplanmış öbür süper gücü eleştiriyor. Bu sonuncusunun kurtuluş hareketlerini kuşku ve şüphe ile karşılayıp bazı hallerde de bunlara karşı bile çıktığını söylüyor. Amerikan kapitalizminin muhafazakâr liberalizmi ile “Leninizm tarafından bozulan” Marksizmin artık zayıfladıklarını ve saldırgan kuvvetlerini kaybettiklerini iddia ediyor (s.175-8).

 

Bu arada, yabancı işçiler için de güzel sözler söylüyor, Palme. Bunlar sömürülmemeli, sorunları çözülmeli, koşulları teminat altına alınmalıymış… (s. 190-1). Şimdi uzağa gitmeden bir gazete haberine yer verelim: “İsveç’te Türklere karşı saldırı. Daha önce de bir saldırıya uğrayan İsveç’in Handen bölgesindeki Türk Kültür Derneği yeni bir ırkçı saldırıda yakıldı… Handen polisi ise, saldırının ‘rakip bir grup’ tarafından yapılmış olabileceğini öne sürdü” (Hürriyet 18.4.1983)… Devam edelim.

 

“Üçüncü Dünya temsilcileriyle vaki görüşmelerimde, bunlar, kutuplaşmış dünya içinde kendilerine uyacak bir yol aradıklarını söylediler. Büyük güçlerin her an artan kuvvetinden korkuyorlar… Bunlardan çoğu, ülkelerinin gelişmesi için Sovyet komünizmi ile Amerikan kapitalizmini model ittihaz etmeyi reddediyorlar. Kendi yollarım bulmak istiyorlar. Avrupa sosyal-demokrasisinin kuvveti, siyasî güç olarak onlar için bir tehdit teşkil edemeyeceğindedir, Kurmaları gerektiği siyasî sistemi onlara icbar etmemiz için bir neden yoktur…”[62] (s. 193) Hani vaktiyle Almanya’nın da Osmanlı Devleti ile müşterek sınırı ve hükmü altında Müslüman nüfusu yoktu ya…

 

Ve uluslararası dayanışma lâfları… (s. 191).

 

Bu dayanışma-tesanüt temasını gerçekten her üçü de trio halinde işliyorlar. Her üçü de bugün temsil ettikleri sosyal-demokrasinin, yüzyılımızın başlarındakiyle bütün bağlarını koparmış bulunduğunda, eskisinin ileri sürmüş olduğu mülkiyet münasebetleriyle mutabık olmadıklarında ittifak halinde görünüyorlar. Gerisi insanlık, hümanizma, yaşam koşulu, ideal… gibi ne doğruca tarif edilmiş, ne de elde edilmeleri için hangi yolun tutulacağı somut ve kesin olarak söylenmiş havada lâflardan ibaret kalıyor.

[1]              “Sturm”ın esas manası “fırtına”dır.

[2]              İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin silâhşorları gibi…

[3]              Theodor Heuss. — National Socialism, German, in ESS.

[4]              William Ebenstein. — National Socialism, in IESS.

[5]              Wilhelm Reich. — The mass psychology of fascism. Transl. by V.R. Carfagno, Middlesex 1978, s. 69.

[6]              Ay. e, s. 246.

[7]              Firuz Kazemzadeh. — a.g.e., s. 157-61.

[8]              William Carr. — a.g.e., s. 140-167.

[9]              Mete Tuncay. — Türkiye’de sol akımlar  I. .1908-1925, Ank. 1978, s. 28.

[10]            Ay. e., s. 43-4.

[11]            W. Carr. — a.g.e., s. 199.

[12]            Dr. G. Wülker. — Harp sonrası Batı Almanya nüfusunda yer değiştirmeler. Meselenin iktisadî ve sosyolojik bakımdan tahlili, in İ. Ü. İktisat Fak. Mecmuası, Nisan-Temmuz, No. 3-4, 1951, s. 14-21.

[13]            Duygusuz, ruhsuz, soğukkanlı.

[14]            Bir vasal’in bir senyör’den, herhangi bir tür taahhüt karşılığı ve “arz-ı ubudiyet” ederek elde ettiği soylu mülk-arazi. Çoğu kez “tımar” şeklinde tercüme edilmişse de, aslında “fief”, Osmanlı “tımar”ından farklıdır.

[15]            L’Esprit des lois XXXI/30.

[16]            Nations Unies. Departement des Affaires économiques et sociales. — Progrès de la réforme agraire. Deuxiéme rapport, N. Y. 1957, s. 1.

[17]            Ay. e., s. 5.

[18]            Ay. e., s. 5-6.

[19]            Ernst Nolte. — Three faces of fascism: Action Française, Italian Fascism National Socialism, transl. by L. Vennewitz, New York 1965, s. 20-4.

[20]            Ay. e., s. 51-3.

[21]            Peter Brückner. — Essai d’explication de la République Fédérale Allemande à l’usage des allemands et des autres. Trad. M. — S. Rollin, Paris 1979.

[22]            Tarafımdan belirtildi.

[23]            Bu paragraftaki bazı tümceler tarafımdan belirtildi.

[24]            Tarafımdan belirtildi.

[25]            Yani Hitler çağı.

[26]            Bu konuda bkz. Burhan Oğuz. — Türkiye Halkının Kültür Kökenleri. Teknikleri, müesseseleri, inanç ve âdetleri, C. II/l, s. 763 ve dev.

[27]            Yukarda söylediğim gibi.

[28]            Henri See. — Esquisse d’une histoire du régime agraire en Europe aux XVIIIe et XIXe siècles, Paris 1925, s. 265. Zikreden Henri Stahl. — Voie prussienne et “deuxième servage”, in Mauris Dobb, Paul-M. Sweezy. — Du féodalisme au capitalisme: problèmes de la transition, C. II, s. 81.

[29]            Nazi’ler tarafından kurşuna dizildi (1944). Aynı yıl ünlü fizikçi Georges Bruhat da Buchenwald toplama kampında can vermişti.

[30]            Les deux Allemagnes rurales, 1937, s. 606-10, M. Dobb, P. —M. Swezy — a.g.e.’de zikredilmiş.

[31]            Henri Stahl. — a.g.e., s. 81-90.

[32]            H. Pirenne. — Histoire de l’Europe, vol. I. D es invasions au XVIe siècle, Bruxelles, 1958, s. 265. Zikreden P. Sweezy. — Une critique in M. Dobb, P.-M. Sweezy. — a.g.e., I, s. 62-3.

[33]            Bu her iki büyük firma da Türkiye’ye yerleşmiş haldedir…

[34]            Confucius. — Choix de pensées, Tchou Editeur, Paris 1966, s. 115.

[35]            Tarafımdan belirtildi.

[36]            Tarafımdan belirtildi.

[37]            Uwe Bergman, Rudi Dutschke, Wolfgang Lefèvre, Bernd Rahehl. — La révolte des étudiants allemands. Trad. S. Bricianer et A. Gaudu, Gallimard 1968.

[38]            Tarafımdan belirtildi.

[39]            F. Engels. — Almanya’da köylü savaşı. Türkçesi Şerif Hulûsi, İst. 1967, s. 9-11.

[40]            Yani plebisitle gelen diktatörlük.

[41]            F. Engels. — Ay. e., s. 16.

[42]            “Cumhuriyet”, 1 Şubat 1982.

[43]            N. Todorov. — L’enchainement, in Institut d’Etudes Balkaniques. Musée National Polyteechnique Sofia. — La révolution industrielle dans le Sud-Est Européen — XIXe siècle. Rapports présentés au Colloque international de la Commission de l’AIESEE sur l’histoire sociale et èconomique, Hamburg 23-26 mai 1976, s. 17.

[44]            Tarafımdan belirtildi.

[45]            Tarafımdan belirtildi.

[46]          Tarafımdan belirtildi.

[47]            Tarafımdan belirtildi. Demek böyle bir amaç da bahis konusu olabilirdi!…

[48]            Tarafımdan belirtildi.

[49]            Aslında o da bu uluslararası-çokuluslu şirketlerin ortaklarındandır.

[50]            Reha Bilge. — Almanya’nın sorunları, in Cumhuriyet, 27.2.1982.

[51]            Aynı makale.

[52]            Willy Brandt, Olof Palme, Bruno Kreisky. — La social-démocratie et l’avenir, Gallimard 1976.

[53]         Tarafımdan belirtildi.

[54]            Tarafımdan belirtildi.

[55]            Tarafımdan belirtildi.

[56]            Tarafımdan belirtildi.

[57]            Tarafımdan belirtildi.

[58]          Tarafımdan belirtildi.

[59]            Tarafımdan belirtildi.

[60]            Tarafımdan belirtildi.

[61]            J. K. Galbraith. — Economics, peace and laughter, Middlesex 1979, s. 83.

[62]            Tarafımdan belirtildi.