Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 15. Bölüm

“Kült” kavramınının tarifi *

Sık sık kullandığımız ve kullanacağımız “kült” kavramını da açıklığa kavuşturmamız gerekir. Kült, dinin ilâhiyata ait veçhesinden farklı olarak, bir tanrı ya da şahsa ritual mecburiyeti vurgulayan bir tapınma şeklidir. Etnolojide, bir tanrı ya da aziz’in kişiliği etrafında odaklanmış bir “salikler” (“sırra vâkıflar”) zümresinin teşekkülüne yol açıp dinî inançlar demeti içinde çoğu kez bir özel meslek üzerinde temerküz eder. O tanrı ya da şahsa, emredilmiş bir ritüel gereğince, kültün temeli olarak isnat edilen nitelikler belirtilmek suretiyle tapınılır.

Anthropologlar kültlerin ortaya çıkmasının kültür değişmesi devirlerinin bir karakteristiği olduğunu müşahede etmişler. Bir ilkel kült, daha ileri bir kültün etkisinde kaldığında, yeni gerginliklere bir tepki olarak mahalli kültler meydana çıkabilir. Bunlar çoğu kez siyasi ve iktisadi yeni akımlarla birlikte, mevcut dinî geleneğin karşılayamadığı ruhi gereksinmeyi tatmin edebilirler.[1]

Mezhep olgusu *

Yukarıdaki ifadeler “kült”ünki ile birlikte bizi “mezhep”, yani “dinî grubun bir özel şekli” kavramına da götürüyor. Her mezhep, mensuplarının yaşayışı üzerinde az çok mutlak bir tahakküm icra eder. Fikrî tahakküm genellikle grubu tecrit eden İçtimaî tedbirlerle (aralarında evlenme – endogamy, sair kişilerle münasebet şekillerinin kısıtlanması, bazı sosyal faaliyetlere katılmama, özel giyim, topluca yemek ya da oruç vs.) desteklenir. Tefrikin bu sosyal şekillerine bağlı olarak bir de, grubun mensupları arasında “müntehab”, bir nevi “dinî güzide” mefhumu ortaya çıkar. “Kült” konusuna bu açıdan bakıldığında onun “ritüel tapınma fiili” tarifinin dışında örgütlenmiş, mezhebinkinden daha gevşek ve daha bireyci bir grup şeklinde ele alındığını görüyoruz. Kişisel husus ve yaşama (experience) dayanan “kült”, genellikle süreksiz ve geçici, mensupları çoğu kez kararsız, değişken olur. Bir kült’e mensup olmak muayyen bir disiplin kabul etme manasını tazammun etmez. B. R. Wilson (Sects and society, Berkeley 1961) onu bir gnostic mezhep olarak tanımlıyor.

Tasavvufi çabaların dinin örgütlenmesindeki yeri *

Tasavvuf (mysticism) özellikle, müesses şekiller içinde akide ve ibadetin tekellüfü kişisel dinî yaşamı (experience) güçleştirip onu gayrı müsmir hale koyduğu zaman meydana çıkıyor. Mezhebin bir alt tabaka hadisesi (sosyal sistemde hiçbir dayanağı –stake– olmayanların dinî şekli) olması gibi tasavvuf da güzideler sınıfının mesleğidir. Müesses dinî örgütlenmenin hayatını zenginleştirdiği gibi ona karşı çıkmanın da bir ifadesi olabilir.[2] Aşağı tabakaları etkilediği ve fakirin dini hareketlerine dahil olduğu zaman işe büyük duygusal ifrat ve heterodox yenilik zevki karışır. Herkesin erişemeyeceği gizli bilgi ve mahareti gerektiren gnostic yaşam (experience); Tanrı ile müesses ibadet ve hattâ lisan şekilleri dışında bir kişisel ilişki gerçekleştirmek üzere tasavvufî-mystic çabalar, aşikâr şekilde birbirine bağlıdırlar. Bunun sonucunda da bir nevi yarı-dinî (semiecclesiastical) örgütler (tarikatlar vs.) meydana çıkmıştır.[3]

Tasavvuf ve getirdiği ritüelin yayılması kazaî mercilerle ilâhiyatçıları kaygılandırmaktan geri kalmıyordu. Zikr ve semâ ayinleri, resmî cami ritüelini dengeleyecek kadar önem kazanıyordu. Herkes “ibraz-ı marifet” ediyordu, yani sufî, doğrudan doğruya Allah’tan aldığını iddia ettiği hadsî ve “zevk”li bilgi (ma’rifa)[4] konusunda birbiriyle yarışıyordu. O ise ki, ilm’i, yani dini işler “bilim”ini, kazaî merci ile ilâhiyatçılar inhisarlarında tutmakta ısrar ediyorlardı.

Sufî ile resmî din müessesesi arasındaki ihtilâf iki misalle açıklanabilir: biri mücerretlik (bekârlık), diğeri aziz-veli’lerin kültü sorunları.

“İçinizde evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden nikâha lâyık olanları evlendirin. Onlar fakir iseler Hak Teâlâ onları kereminden zengin kılar. Hak Teâlâ’nın nimeti boldur…” (Nûr Suresi 24/32) emri Medine’de nazil olmuştur. Buna karşılık, Hristiyanlığın etkisiyle olacak, kadınlar için haylice sert hadisler de mevcuttur. Bunlara dayanarak sivrilmiş sufîler mücerretlik yolunda yürümüşler, “kalpleri lekesiz, zihinleri günah ve ihtirastan münezzeh” olarak.

Diğer misal ise sufînin üstatlarına, yani şeyhlerine, hayatı boyunca resm-i tazim ve hürmet eda etmeleri, bunların ölümlerinden sonra da onları azizlik, velilik mertebesine yükseltmeleri keyfiyetidir. Hâlbuki İslâm’ın doğuşunda insanlar arasında eşitliğin korunması ve müminleri sadece Tanrı’ya yöneltme amacı güdülüyordu. O ise ki çırak daha baştan beri ustasına körü körüne bağlanıyordu. Böylece de aziz-veliler kültüne, mezar-türbe tazimi ve ziyaretine yol açılmıştı, Mekke’yi ziyaretin (Hac) dışında olarak. Bu kült daha sonra bütün bir apotropaic (άποτροπή = saptırmak, çevirmek), yani şeametli tesirleri çevirme gücünü haiz azizler (abdal’lar v.s), başlarında kutb, yani her asırda dünyayı sürükleyip esrarengiz şekilde idare eden aziz olmak üzere, silsile kavramının ortaya çıkmasına sebep oldu.[5] Yolumuz boyunca hep bu aziz-velilerle uğraşacağız.

Din ve Kült *

Bugün beyinlerde beliren din mefhumu üç kısımda irdelenebilir, önce insanın içinde yaşadığı dünyanın beyanı yapılıp özellikle bunun hareketinin gizli sebepleri ve etkin güçleri, genellikle heyecan uyandıran tanrılar, melekler, şeytanlar, ruhlar; bunların ayırıcı nitelikteki mizaçları, mitos tesmiye edilen az çok sembolik hikâyeleri şeklinde olmak üzere, anlatılır. Sonra sıra insanoğlunun bu dünyadaki nasip ve kaderinin, nereden gelip nereye gideceğinin, necatı ya da lânetlenmesinin (cehenneme mahkûmiyetinin) beyanına gelir. Daha sonra da hareket saikleriyle müessir güçleri kontrol altında tutup beşer hayatının ve “öbür dünya” (“ebediyet”)in günlük işleyişini kolaylaştırıcı davranışlar tarif edilir. Bu üç kısım arasında bir organik bağın bulunmasının yanı sıra sonuncusu, gizli kuvvetleri arzu edilen amaçlara yöneltecek âdetler, ritüeller, ayinler ve sair hitap ve ibadet şekillerini içerir. Bu kısımlardan herhangi birinin varlığı diğer ikisini de beraberinde getirir. Bunlardan birinin yetersiz olması, diğerlerinin değişmesi ya da yok olması sonucuna götürür.

Dinin bu üçüncü mürekkibi onun kültü olup psikolojik açıdan belki de en önemli unsurudur. Gerçekten, esasında bir davranış şekli olması itibariyle hem ilahiyat, hem de ahlâk (ethic) zümrelerinin, içinden çıktığı ve dayandığı nüveyi teşkil eder. Dinin mezkûr üç veçhesi içinde en son ve en az değişeni olup laikleşme, esas itibariyle, kültün ihmal edilmesi manasına gelir. Her dinin bir kült, her kültün bir din olduğu söylenebilir. Amel veya mesleğin mahsusî şekilleri bir dini diğerinden veya aynı din içinde bir mezhebi diğerinden ayırır. Bunların hepsi Allah’la arayı düzeltmenin çeşitli yolları oluyor. Tanrı, ya da refah ve felâketin bağlı bulundukları farz edilen görünmez kuvvetlerle iyi geçinmenin yolu bunların dostluğunu kazanmaya çalışmaktır. Bu da, indlerinde makbul ve onları, karşılığında insanoğlunun gönlündekini yapmak üzere harekete geçiren tavırları takınmak, fiilleri icra ve sözleri telâffuz etmek demektir. Bütün bunlar ibadetin tarifine giriyor. Bunun, bir örgütlenmiş birlik tarafından bunu iş edinmiş bir ruhban sınıfının aracılığıyla icra edilmesi halinde kesin olarak dinin fariğ niteliği oluyor. Ticaretle savaş, her tacir, denizci ve kara askeri, seyyah ya da muhacir, bunun bir diyardan diğerine taşıyıcıları oluyorlar. Bir kültürün ve bunun bir parçası olan kültün kabul edilmesi için, I. ciltte anlattığımız gibi, bir gereksinmeyi karşılaması, muhtemel mühtedilerin, eski dinleri içinde kendilerini necat yönünden emniyetsizlikte, tanrılarının yeni namzetlere nazaran bu gibi emniyeti sağlamada yetersiz kaldıklarını hissetmeleri gerekir. Doğu dinlerinin pagan Roma’ya atlamaları sırasında buranın ruhî haleti bu ihtiyacı açığa vurmuştu. Büyük Ana, İsis ve Mithra dinleri, Suriye’nin necmî dinleri, göz, kulak ve gönle daha çok zengin ve cazip şekilde hitap ediyorlardı, yerini aldıkları mahallî Grek ve Roma dinlerinden. Ritüelleri daha duyumsal ve hareketli, sacrament’leri (örneğin boğa kurbanı – taurobolium) duygusal yönden daha etkili ve emniyet ve ölümsüzlük teminatı daha âmirane ve tartışma götürmez cinstendi. Bu üstünlüklerle devlet gücü bile baş edememişti: Phrygia’lı Kybele’nin dini, başta yasaklanmış olmasına rağmen, kısa sürede resmen tanındı. Bunu başkaları takip etti. Sonunda ilâhlar, aralarında değiştirilebilir olmuş, ilâhiyatları karışık ve ahlâkî kaideleri aynı kalmıştır; ama rituslar farklı kaldıkları sürece kültler ayrılıklarını korumuşlardır. Buna benzer bir öykü de İsis ve Osiris kültününkidir. M.Ö. 59’dan 48’e kadar Roma senatosunun bunun yayılmasını önlemeye say etmesine rağmen, imparatorlar İsis’e mabetler inşa ettiler. Ona tapanlar ebedî hayat vaadini sağlama bağlamışlardı…

Jehovah ve İsa kültleri kabaca hikâyeyi tekrar eder, özellikle sonuncusu tathir ve yeniden doğuş için vaftiz teknikleri ve sacrament’ler yoluyla da ölümsüzlük teminatı ile. Rakiplerinden de o kadar çok şey atmışlardır ki ilâhiyat ve ahlâkta ittifaka iştirak etmişler, rituslarının birbirlerine benzerliği o dereceye gelmiş ki Kilise büyükleri bunları, gerçek müminleri saptırmak için şeytanın icatları olarak ilân etmişler,[6] tıpkı sonradan sûhtenin mümasil davranışları İslâm’a sokulan bidat ve hurafe şeklinde gösterme gayreti gibi. Dinin çapraşık sistemi içinde azizler-veliler kültü, melekler kültü, cinler kültü, mukaddes nesne (sakal-ı şerif, hırka-i şerif, sancak-ı şerif, vs.) kültü, ateş kültü, zemzem kuyusu kültü, semavî cisimler kültü (hacer-i esved) ve hattâ şeytan kültü (Yezidî’ler)… dinin resmî kültlerine meydan okuyup bunları yerlerinden etmektedir. Resmi dince tasdik edilmemiş bütün kültlere işbu resmî din müessesesi daha başkalarını da ekler, Hulefa-i Râşidîn’in kültü gibi. Tabiî Rafızîler, orthodox dine karşı çıkan Şiî’ler vs. de, gözle görülmez kuvvetlerle baş etmek üzere kendi özel “teknik”lerini ortaya koyacaklardır.

Bu “tekniklerdeki farklar küçük de olsa, yeni bir mezhebin ortaya çıkmasına yeterlidir. Bir kişi ya da grubun hayatında herhangi bir müşkül, görülmez kuvvetlere karşı davranışta bir değişmenin başlamasına yol açar. Bu sonuncular ise yeni saliki hissî mutabakat ve günlük dünyevî hayatta tatmin edici vaatlerle kendilerine çekerler. Sonunda değişik davranış şekli, yeni bir kült düzeyinin farik ritüeli haline gelir. Bu “teknik”lerin mucit ya da kurucularının bunlara bizzat inanmaları şart değildir. Kendilerinin birer şarlatan veya dolandırıcı olmaları, ortaya koydukları kültlerin başarısı ya da başarısızlığıyla ilgili değildir. Başarı ya da aksi, kurucuların ahlâkî niteliği ile bağıntılı olmayıp müminleri arasında yeni kültün sağladığı itibara, o andaki emniyet ve refah duygusuyla nihaî necatın teminat altına alınış derecesine bağlıdır. Bu nedenledir ki kültün yöneldiği görülmez kuvvetlerin mutlaka doğaüstü olmaları gerekmez. İnsanoğlunun herhangi bir eser ya da ideali, doğada vaki herhangi bir olay ya da nitelik, ruhî mesafeyle abartılan bir şahsiyet, mezkûr tekniklerin konusu olur ve karşılığında da bunları uygulayana daha çok iyilik geleceğine inanılır: güzelliğe, silâha, bayrağa, siyasî mefkurelere… tapınma; ve de “kült” kelimesine bağlanan infirat ve tasgir kavramları gelir beraberinde. Külte, bir türediler ya da sınıf ve itibarı olmayanların dini, salih tasdikten yoksun, tam sahih olmayan bir tapınma, içinde iş olarak kurulduğu toplum nazarında kuşkulu görülen bir sözde din gibi isnatlar vurgulanır. Saliklerin adedi artıp kendisi itibar ve güç kazandıkça bir kült olmaktan çıkıp bir din olur. Sonunda kült, kendinin değil, başkasının tapınması olarak anlatılır.[7] Sünnî, Şiî’yi Müslüman’dan saymaz! Onun dini yok, sadece bir kültü vardır…

[1]              P. C. Ward. — Cult, in EA.

[2]              Bu konuya I. ciltte çok yerde değindik. Meselâ s. 873 ve devamına bkz.

[3]              T. F. Odea. — Sects and Cults, in IESS.

[4]              “Zevk etme”yi daha önce tarif etmiştik.

[5]              G.-C. Anawati et L. Gardet. — op. cit., s. 44.

[6]              H. M. Kallen. — Cults, in ESS.

[7]              ibd.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.