Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 117. Bölüm

Güvercinin de aynı şekilde sembolik bir değer taşıması *

“Hamâm-i akl eremez şahbaz-i fikretine

Hüma kuşu ile beraber hiç ola mı usfur” (Hayalî)

“Hamâm”, Arap’ların güvercine verdikleri isimdir. Allah, Peygamber’in gizlenmiş olduğu mağaraya iki güvercin göndermiş ve bugün mübarek Mekke bölgesindeki güvercinler de o iki güvercinin yavrularıymış. “Mekke güvercinlerinden daha emin, daha ehlî” tabirleri bugün darb-ı mesel halinde kullanılmaktadır.[1]

Ancak, cami ve sair kutsal mahallerde etrafımızı alan güvercinlerin öyküsünün burada başlayıp burada bittiğini sanmamalı. Güvercin, genellikle bütün kanatlı hayvanların taşıdıkları sembolizmi, yani ruhaniyeti[2] paylaşır; o, ruhu temsil eder, hem de Ruh-ül Kudüs’ü. Az çok bütün Annunciation (Meryem’e İsa’ya hamile kalacağının Cebrail tarafından ihbarı) tablolarında[3] beyaz güvercin yer alır. Meryem’i ilkah edecek olan odur, Ruh-ül Kudüs’le.

Tek tanrılı dinî alanda daha da gerilere giderek, Evren’in Kaos halinin cari olduğu “zaman”larda sular üzerinde uçuşan Allah’ın Ruhu olduğunu Kitap’lardan öğreniyoruz. İncil, onu (güvercini) ayrıca safiyet ve sadeliğin de sembolü yapıyor, Nuh, gemisiyle konacak yer ararken, zeytin dalını ona o getirmişti.

Pelages’lerin en büyük tapınağının bulunduğu ve Zeus kâhininden ötürü hattâ Delphis’i geçecek derecede önem kazanmış Epeiros’taki Dodone kentinde büyük meşe Zeus’a adanmıştı; fakat bu ağaçtan sonra, büyük Toprak Ana’nın sembolleri olan mukaddes güvercinler gelirdi; bu keyfiyet, göğün fırtına tanrısıyla doğurganlığın Büyük Tanrıçası arasında eski bir hierogamie’ye işarettir. Şu halde göklerin büyük tanrısı nezdinde Boğa’nın rolü ne ise, Toprak Ana’nın nezdinde güvercininki de o idi. Talmud’a göre, iffeti telkin eder. Helenistan’da, Aphrodite’nin mukaddes kuşuydu. Âşıklar, maşukalarına güvercin armağan ederlerdi. Mezar taşı kabartmalarında, çoğu kez bir güvercin bulunurdu, fot. 269’dakinde olduğu gibi (Çavdarhisar antik kentinden – Emet ilçesi – Kü – Örencik Bucağı’nda).

İkonografilerde bu kuşun çift balık’la ilişkili hale konulmuş olması, “başlangıç”taki Sular’ın Allah’ın ruhu tarafından ilkah edilişini hatırlatır.[4]

Bu Dodone hikâyesini, Libya’daki Ammon kehanet merkezininkiyle birlikte bir de Herodotus’dan dinleyelim! Mısır’lı rahiplere göre Thebes’deki Zeus mabedine bağlı iki kadını Finikeliler kaçırıp birini Libya’da, öbürünü Helenistan’da satmışlar. Mezkûr merkezleri bu kadınlar kurmuşmuş. Dodona’da ise, kuruluşun öyküsü biraz değişik şekilde anlatılmış, bizim seyyah-tarihçiye: Mısır’da Thebes’ten iki siyah güvercin kaçıp bunlar adı geçen yerlere gelmişler, Dodona’ya uçan buradaki meşeye konmuş ve insan gibi oradakilere seslenerek burada bir Zeus kehanet merkezinin kurulmasının gerektiğini söylemişmiş. Onlar da bunu gökten gelen bir emir olarak telakki etmişlermiş…[5]

Dionysos’un anası Semele’nin, aynı zamanda tanrının ilk doğumunun vaki olduğu, zifaf odası thalamos’tan güvercinler çıkar, burada şarap ve süt çeşmeleri bulunurdu.[6] Karia’da, Manisa (Magnesia) ve Labranda’nın (Büyük Menderes’in güneyinde, Çine – Marsyas çayının sol kıyısında bir Karia kenti) meşhur mabetlerinde tanrıçanın güvercinleri ve bir de bahçesi vardı (aksos): bitkisel tanrısallık havası hâkimdi.[7] Aphrodite’nin etrafında bu kuş eksik olmazdı.[8] “Doğu’nun Atina’sı” Edessa’da da Adonis tapınağında ortaya çıkan bir tanrıça başının üstünde yine kabartma güvercinler görülüyor. Güvercinlerin Atargatis’e adanmış oldukları dikkate alındığında bu tanrıçanın Dea Syria olması muhtemeldir, işin içine bir türlü “muaşaka” karışınca bir köşeden mutlaka bir güvercin uçuveriyor…[9]

Daha önce gördüğümüz kuzey Irak’ta Arpaçay heykelcikleri (Venüs’leri), M.Ö. beş binlerde iki ağızlı balta, güvercin, boğa başı ve yılanla birlikte bulunurdu.[10] Girit’te ise, bundan bin yıl sonra, ilk etkiler ve bunlarla birlikte çift ağızlı baltayla güvercin, Küçük Asya’dan geçmişti.[11]

Hindistan’ın Çibijâkata öyküsüne kulak verelim: “Çibi’lerin bir kralı varmış; bu adam çok hayırsevermiş. Bu faziletini tahkik etmek için tanrı İndra bir güvercini, daha doğrusu güvercin donuna girmiş bir başka tanrıyı kovalayan bir şahin kılığına bürünmüş. Güvercinin gövdesi gökyüzü gibi mavi, gözleri de kırmızı inciler gibiymiş. Şahinin önünden kaçan güvercin, Çibi’lerin kralının göğsüne sığınmış. Arkasından şahin gelip yaşama hakkı gereğince kraldan şikârını, hiç değilse aynı miktarda taze et talep etmiş. Kral, bir alî fedakârlıkla eliyle budundan et kesmiş. Fakat ne görsün ki, güvercinin konduğu terazide bu kuş pek ağır gelir olmuş, o kadar ki kral sonunda, onu kurtarabilmek için bütün bedenini kefeye koymak zorunda kalmış. Bunun üzerine İndra kendini tanıtmış, kral da Buddha Çakyamuni’nin bedeninde tecessüt etmiş”.[12]

Ken’an ülkesinde Beth-Shan’da demir çağı tapınaklarında çok sayıda, üzerlerinde yılan kabartmaları bulunan buhurdanlıklarla çiçek saksılarından başka dövüşen iki yiğit, aslan, yılan vs.nin yanı sıra güvercinlerle çevrilmiş bir üryan tanrıça ele geçmiştir.[13]

“Ve bir sabah Güneş Rahipleri hep bir ağızdan şu duayı okudukları saatte: ‘Ey sen ışığı veren, ey sen ısıyı ve rahatlığı bahşeden, ey sen zalim ve şefkatli olan[14] sen kralların kralı, selâmlar kraliçe seni bizimle birlikte’…”.

 “Bu geniş koroya Semiramis’in sesi katılmaz. O zaman önemli kişiler ve bakanlar sarayın her tarafında, bütün odalarda onu ararlar. Ama Semiramis sırra kadem basmıştır”.

“Nerededir Semiramis? Ne olmuştur? Bu haber bütün şehre yayılır. Ve böylece bir efsanedir doğar. Belki de bu efsaneyi yine Semiramis’in kendisi uydurmuştur”.

“Bu efsaneye göre tanyeri ağarırken güvercinler gelerek Semiramis’i alıp çöle ve göklere doğru götürmüşlerdir. Babil halkı hayran bakışlarını göklere doğru çevirir. O günden sonra uzun yıllar tanyeri ağarırken sürüler halinde beyaz güvercinlerin göklere doğru uçuşunu gören Asurlular her seferinde bunların beraberlerinde Semiramis’in ruhunu da götürdüklerine inanmakta devam ederler”.[15]

Bir Babilonya prensesiyken Şamşi-Adad ile evlenen Semiramis’in kızlık adı Sammuramat’tı. Erken ölen kocası aslında silik bir şahsiyet olarak kayda geçmiş olup kraliçe büyük şanını buna olmaktan çok, halkın büyük itibarına mazhar İshtar’a borçludur: Sammuramat adı ile İshtar’ın kuşu olan güvercini ifade eden Summat sözcüğü arasındaki karışma bunda etkin olmuştur.[16]

Biz burada güvercinin sadece dinî inançlarla ilgili yönünü tetkik ettiğimizden bu kuşun özel olarak yetiştirilmesi, marifetli cinsler elde edilmesi ve sair hususların tarihî gelişiminden söz etmeyeceğiz.[17] Ancak “Münakale Teknikleri” cildinde bu hayvanın haberleşme aracı olarak kullanılması keyfiyetini inceleyeceğiz. Konumuz yönünde devam edelim.

 

Halife Mansur 755’de Horasan’lı Ebu Müslim’i öldürttüğünde Ateşperest Simbat namıyla maruf Nişapur’lu bir Mazdehist, intikamını almak üzere hareket geçti. Ebu Müslim’in ölmediğini, son anda bir beyaz güvercine dönüşüp bakırdan bir köşke doğru uçtuğunu ve burada Mehdi ve Mazdak’la birlikte yaşadığını ve zamanı gelince beraberce meydana çıkacağını ilân etti.[18]

 

Yine Halife Eşek Mervan, İmam İbrahim’i astırdığında, bu gibi durumda cesedin arz edeceği manzara yerine, halk bunun bir çift yeşil kanat açıp göğe doğru yükseldiğini, mavi ufuklara çıkıp gözden kaybolduğunu gördü: bir günahsız asılmıştı. Derhal, bu işi yapanların başına taş yağmaya başladı.[19]

“Hacı Bektaş, Rûm ülkesine güvercin donunda gelir. Hacı Doğrul adındaki eren, onun üstüne doğan şeklinde gider. Hacı Bektaş silkinir, insan olur, onu boğazından yakalar, sıkar. Bir zaman aklı başından giden Doğrul, kendine gelince özür diler. Hünkâr, ‘biz size mazlum donunda geldik, siz bizi zalim donunda karşıladınız;[20] er eri böyle karşılamaz; güvercinden daha mazlum bir hayvan bulsaydık onun donunu urunur da öyle gelirdik’ der”[21]

“Hünkâr, oradan (ulu arşın tavanından) bir güvercin şekline girdi, uçarak doğruca Sulukaraöyük’e indi, bir taşın üstüne kondu. Mübarek ayakları, hamura gömülür gibi taşa gömüldü”[22]

Bu gibi marifetlerin Hünkâr’dan halifelerine de geçtiğini görüyoruz. Resûl Baba da önce altından bir geyik, dört yanı sarıldığında güvercin olmuştu.[23] Daha önce de mümasil öyküler nakletmiştik. İslâm’ın Azrail’inin bile, bir adamla mücadelesinde güvercine dönüşüp pencereden kaçtığı anlatılıyor, şamanlık siyakına uygun olarak.[24] Bir Yakut masalında devamlı tebdil-i şekilden bir örnek daha buluyoruz: genç bir hanzade, at’a dönüşüyor ama sihirbazlar tarafından kovalanınca balık oluyor. Bu kere sihirbazlar martıya tebeddül edince o da güvercin donuna giriyor. Sihirbazlar atmaca olunca, delikanlı yani güvercin toprak kurdu, diğerleri tavuk haline geliveriyorlar. Sonunda tavuklar öldürülüyor da delikanlı kurtuluyor.[25]

Bir gün ibadetin koyu bir yerinde Karacaahmed’in kız kardeşi Kadıncıkana telâşla seslenir olmuş: “kalkın, kalkın, memlekete bizlerden daha ulu bir veli geldi!” diye. Karacaahmed bunun kim olduğunu anlamak üzere istihareye yatmış. Biraz sonra rüyası onu Karacahöyük’e götürmüş. Orada kara bir taşın üzerinde çok güzel bir ak güvercin duruyormuş; Karacaahmed’e bakıp bakıp da gülüyormuş. Rüya burada bitmiş. Uyandığında erler arasından Sarı Saltuk’a “tez elden bir şahin ol, Karacahöyük’e var, orada duran ak güvercini buraya getir” emrini vermiş…[26]

Deli Dumrul’un, kapılı pencereli ev gibi Asya’nın göçebe unsuruna yabancı motiflerle süslü hikâyesinde Azrail, Deli Dumrul’u böyle bir yerde kıstırmış. O da kılıçla üzerine yürüyünce al kanatlı Azrail güvercin donuna girerek pencereden uçup kaçmış.[27]

Balığın olduğu gibi güvercinin ve tavşanın da, yani kutsallaştırılmış hayvanların, fala bakmada, geleceği seçmede kullanıldıklarını görüyoruz. Bugün İstanbul’da, özellikle Eyüp Sultan’da, niyetçi’ler, niyetleri, sehpanın üzerinde uslu uslu bekleyen bir güvercin ya da tavşana çektirirler, resmî din müessesesini çileden çıkarırcasına: “…kuşa kâğıt çektirmek, kâğıtlı şeker alıp talihine bakmak… bâtıl ve hurafelerdir”[28]

Ahmet Haşim, “Gurabâhâne-i Lâklakan” kitabında (1928) “Bursa’da Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malûl hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, halkın sadakası ile yaşarlar. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar amelmande bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, onları bu zavallı kuşlara dağıtırdı”[29] derken Türkiye adamının kuş sevgisini dile getirmiş oluyor. Bu sevginin bir başka belirtisi de evlerde, saçak altlarında ve sair yerlerde kuşlar için inşa edilen kuş evleri olup biz bunların ayrıntılarına “inşa Teknikleri” bahsinde gireceğiz. Eskiden günahların kefareti olarak köle azat edilirdi; bunu yapamayanlar da kuş pazarlarından kuş alarak salıverirlerdi: “Azat, buzat, bana cennetten bir hasırlık yer uzat!” Bu sevginin gerisinde biraz da “hesap” seziliyor: sevap kazanmak!

Ayrıca, bir de kuş kafesi mimarisi teşekkül etmiş olup önemli sanat dallarından birini teşkil etmiştir. Bu yapıtlar, hattâ gümüş gibi değerli malzeme kullanarak, cami, köşk, sebil… biçimlerinde imal edilirler. Hani “gönüllerde altın kafes”lerde oturulur ya…

Cennetten edinilecek parsel konusu bir yana, gerçek bir kuş sevgisinin varlığı birçok insanı, musiki tutkusuna koşut bir aşırı özlemle kuş (bülbül vs.) sesi dinlemek üzere sabahın erken saatlerinde (“’kuşluk”ta) belli ağaçlıklı yerlere (Çamlıca vs.) götürüyor. Son padişahlar da yine bu “nağme”lere kulak vermek üzere Ihlamur Kasrı’na giderlermiş. Son yıllara kadar İstanbul’da Aksaray’da “Serinofil (serinophyle – kanarya sevenler) Derneği”nde, meraklıların oturup saatler süresince büyük bir huşu içinde kanarya sesi dinlediklerini gelip geçerken görürdük.[30]

Bir hususa dikkati çekmeden geçemeyeceğiz. Kasas Suresi’nde “Münasebetsiz (yalan yanlış),    bir söz işitince ondan yüz çevirirler ve bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size ait! Size selâm olsun…”[31] deniyor. Bu ayette münasebetsiz, lüzumsuz ve lağviyât kabilinden olan şeylerden yüz çevirenler methediliyor. İbn Kayyim, “İğâsetu’l-lehfân min masayidi’ş-şeytan”ında, mezkûr ayette geçen lağy-laghw kelimesini “önemi ve değeri olmayan söz; hükümsüz, kötü ve müstehcen söz; bâtıl ve küfür olan söz ve kuş nağmesi” karşılığı olarak gösteriyor. Keza İbn Manzûr da, “Lisânü’l-Arab”da, bu aynı kelime için “düşünülmeden gelişi güzel söylenen söz, kuş sesi” diyor.[32] Abdülgani el-Nablûsî, “İdâh el-dalâlât fî samâ’al-âlât”ında “musiki aletlerinin dinlenmesi haram ise bunun kuş seslerine de teşmili gerekir. Zira musiki aletleri hisleri tahrik ediyorsa, aynı şey kuş nağmeleri için de söylenir” mülâhazasında bulunuyor.[33] Bunlar doğru ise bizim Aksaraylı kanarya severlerin “dinledikleri kendilerine”…

Divertimento.

Sultan Reşad’ın (rakı dışında) “yegâne zevki güvercinleri olup Avrupa’dan yeni cins güvercinler getirterek ve buraca da kruvazman yaptırarak güzel güvercinler yetiştirtirdi. Kuşçubaşı yeni cins bir güvercin yetiştirip kendisi de beğenmiş olduğundan bir gün yanında bulunan Sâbit bey’e “Kuşçubaşıya üç lira atiyye ver” dedi. Sâbit bey de “Aslanım, bu merak kardeşinde[34] de vardı ama böyle üç lira vermez, üç yüz lira verirdi” deyince benim yanımda mahcup olarak bana hitaben “başkâtip bu kadarı da israf değil mi?” dedikten sonra “ne yapalım, bizim lütfumuz yoksa da kahrımız da yoktur” dedi” diye anlatıyor mabeyn başkâtibi Ali Fuat bey.[35] Yukarıdaki hesaba göre, kuşçubaşı istihdam eden mezkûr iki hakan-halife’nin de “dinledikleri kendilerine”…

 

[1]              İA, mad. “Hamâm”.

[2]              Türk Kültürü EI Kitabı, II, Ks 1a, İst. 1972, s. 61.

[3]              Meselâ bkz. Fra Angelico ve El Greco’nun “Annunciation”larına

[4]              J. E. Cirlot.- op. cit., mad. “Dove” ve Dictionnaire, mad. “Colombe”.

[5]              II/53-60.

[6]              H. Jeanmaire.- op. cit., s. 306.

[7]              A. Laumonier.- Les cultes indigenes en Carie, s. 484.

[8]              ibd. s. 498.

[9]              H. J. W. Drijvers.- op. cit., s. 109-110.

[10]             E. O. James.- Le culte de la déesse-mère. s. 23.

[11]             ibd., s. 43, 141, 151.

[12]             R. Grousset.- Sur les traces de Buddha, s. 106.

[13]             W. F. Albright.- The archeology of Palestine, s. 120.

[14]             Anlaşılan, kralların kralı da, İslâm’ın Allah’ı gibi al-cabbâr, al-muzill, al-zarr, al-muntakim… olabiliyormuş, gereğinde.

[15]             A. Moran.- İlkel efsaneler, İst. 1961, s. 43.

[16]             N. Adontz.- Histoire d’Arménie, s. 90 ve J. Karst.- op. cit., s. 333.

[17]             Bu konular için bkz. EI, mad. “Hamam”.

[18]             I. Mélikoff.- Abû Muslim, s. 55.

[19]             ibd., s. 119.

[20]             Hacı Beklaş’ın, Mevlana’nın antitezi olarak -‘halk”ı temsil ettiğini çok kez vurguladık- Yukarıdaki ifadelerde, bir “idare edilen” — halk (mazlum) ve idareci (zalim) çelişkisi ayan oluyor gibi.

[21]             Vilâyetnâme, s. XIV-XV

[22]             ibd., s. 18.

[23]             ibd., s. 88.

[24]             J.-P. Rome.- Faune et flore, s. 28.

[25]             ibd., s. 246.

[26]             A. Okan.- İstanbul evliyaları, s. 46-7.

[27]             M. Kaplan.- Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut Kitabı’nda eşya ve âletler, in Jean Deny Armağanı, s. 150.

[28]             M. Uysal.- İslâm’a sokulan bidat I, s. 184-5.

[29]             Zikreden M. Aksel.- Kuş evleri ve kuşlar, in TFA 225, Nisan 1968, s. 4722 ve dev.

[30]             Burası sonradan yandı.

[31]             28/55.

[32]             S. Uludağ.- İslâm açısından musiki ve semâ, İst. 1976, s. 44.

[33]             M. Molé.- La dance extatique en İslam, in Les dances sacrées. Anthologie, Ed. du Seuil, Sources Orientales VI, Paris 1963, s. 276, not 23.

[34]             II. Abdülhamid.

[35]             A. F. Türkgeldi.- Görüp işittiklerim, Ank. 1951, s. 269-70.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.